Feminist Teori Nedir?

felsefe Nedir

Kronolojik olarak tarihteki ilk Feminist düşünürler olarak Sappho (M.Ö.630- 570), Christine de Pizan (1364-1430), Mary Astell (1666-1731), Abigail Adams (1744-1818) gibi isimler kabul edilir.

Bununla beraber Feminist Teorinin kökleri genellikle örgütlü bir kadın hareketinin ortaya çıktığı 19. Yüzyılla, özellikle de Mary Wollstonecraft’ın (1759-1797) 1792 yılında yayınladığı “Kadın Hakları Savunması” (Vinication of the Rights of Women) ile başlatılır.

Wollstonecraft’la aynı dönemde yaşamış olan bazı diğer feministlerin, örneğin Olympe de Gouges (1748-1793), Sarah Grimké (1792-1873) ve Sojourner Truth’un (1797-1883) eylemleri de ilk dönem Feminist düşüncenin gelişimde son derece etkili olmuştur.

Fransız Devrimi sürecinde oldukça etkili olan ama Aydınlanma düşüncesini de Fransız Devrimi’ni de bazı açılardan eleştiren bu düşünürlerin görüşleri Feminist Teorinin ilk halinin oluşmasında temel taşlarıdır. Ne var ki kökleri bu kadar geriye uzanan Feminist Teori genel olarak sosyal bilimlerde, özel olarak da sosyolojide uzun yıllar geri planda kalmış ve öne çıkan teorilerden biri olarak görülmemiştir. Bu durumun nedenleri hem Feminist teoriyi hem de Feminist epistemolojileri anlamak açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle öncelikle sosyolojide Feminist düşüncenin neden ihmal edildiğinin nedenleri üzerinde duralım.

Sosyoloji disiplini yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar erkek egemen bir bakış açısını yansıtan, kadınlara karşı önyargılı bir bilim olmuştur. Sosyolojinin doğduğu dönem üretimin ve endüstrinin evden ayrıldığı ve dikkatlerin eve değil, üretimin yapıldığı fabrikalara, piyasaya, devlete, kamusal alana çevrildiği bir dönemdir. Bu dönemde kamusal alan neredeyse tamamen erkeklerin egemen olduğu bir alandır ve sosyolojinin teorileri ve yöntemleri de erkeklerin kendi sosyal çevreleriyle olan ilişkileri üzerine kurulmuştur (Oakley, 1974).

Oakley’e göre bunun nedeni akademik yaşama erkeklerin egemen olması, “kurucu babaların” cinsiyetçi çıkar ve kişilikleri ve Batı toplumlarındaki toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili kalıp yargıları sorgulamaksızın teoriye uyarlamalarıdır. Bu durum, toplumun tamamını incelemek amacını taşıyan bir bilimi daha baştan kısıtlayan ve zayıflatan bir durumdur. Sosyologlar dikkatlerini kamusal alandan özel alana kaydırdıklarında bile özel alanı, kamusal alan için önemli olan işlevleri bakımından değerlendirmiştir. Örneğin Parsons çekirdek ailenin bazı işlevleri nedeniyle modern endüstri toplumuna uygun bir aile olduğu sonucuna varmış, üstelik kadınların dışavurumsal, erkeklerin araçsal rollerini doğaya bağlayarak sosyal Darwinist bir bakış açısı benimsemiştir (Letherby, 2003, s.21). Kısacası modern sosyoloji teorisinde kadınların ve kadınlara ait olduğu düşünülen özel alanın / evin politik ve teorik açıdan pek de önemli görüldüğü söylenemez.

Birinci Dalga Feminizm başlığı altında da görüleceği gibi, kadınlar 1700’lerin sonlarından itibaren kamusal alanda çeşitli haklar talep etmeye başlamışlardır. Ancak söz konusu yıllarda bu kadınlar erkeklere ait bir alana, yani kendilerine yasak bir alana giren, Tanrının kendileri için biçtiği rolü reddeden, doğal olmayan isteklere sahip kişiler olarak görülmüş, alaylara maruz kalmış, küçük düşürülmeye çalışılmışlardır (Letherby, 2003, s.21). Bu durumun nedeni aslında Aydınlanma Düşüncesinin akılcı dünya perspektifinde yatar. Donovan’ın (2001, s.18) deyişiyle “Newton’ın dünya görüşü bir tarafta akıl aracılığıyla yönetilen kamusal dünya ve evrenin fiziksel dünyası ile diğer tarafta akıl dışı olarak nitelendirilen duygusal ilişkilerin, kişisel mizaçların, kader, estetik ile ilgili soruların, ahlaki yargıların ve kadının yer aldığı marjinal dünya arasında kökten bir ayrım ya da kırılma olduğunu öne sürmektedir”. Bu yeni görüş aynı zamanda akılcı dünyanın akıldışı dünyaya üstün olduğu ve onu kontrol etmesi gerektiğini varsayar. Buna dayanarak bu görüşü savunanlar akılcı varlıklar olan erkeklerin akıldan yoksun kalanlara, yani kadınlara, insan olmayan varlıklara ve dünyanın kendisine (doğaya) aklı götürme hakkına sahip oldukları sonucuna varırlar (Donovan, 2001, s.19).

Sosyal bilimler üzerinde etkili olan pek çok düşünürün ifadelerinde bu durum görülür. Örneğin F. Nietzche’nin “bir kadın eğitim almak istediğinde cinsel araçlarında bir sorun var demektir”, E. Burke’ün “kadınların beyinleri muhakkak ki rahimlerindedir” , M. Luther’in “kadınlar doğum yaparken yorulurlarsa bunda bir zarar yoktur, doğurabildikleri sürece bırakın ölsünler, zaten bunun için yaratılmışlardır” (Mills, 1991, s. 31, 269, 168) gibi ifadeleri kadınlığın modern bilim içinde nasıl inşa edileceğinin ipuçlarını vermektedir. Kadınların biyolojik özelliklerinin vurgulanması modern bilimin doğuşuyla birlikte başka bir çehreye bürünür. Modern bilim doğuşu itibariyle amacını doğayı egemenlik altına almak olarak tanımlar (Fox Keller) ve doğayla kadın özdeşleştirilirken akılla erkek özdeşleştirilir. Fox Keller’ın (1987, s.47) deyişiyle “kadınların bilimden dışlanması tarihsel olarak bilimin tanımlanış şeklinin bir parçasıdır, bu tanımda bilim karşı çıkılamaz şekilde objektif, evrensel, gayri şahsi ve erildir”. Modern bilim erkekler tarafından tanımlanan bir bilimsel kültürle gelişmiş, kadınlar eğitim ve akademi alanından yüzyıllar boyunca sistematik olarak dışlanmıştır.

Yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar erkeklerin egemen olduğu Pozitivist bilim anlayışı kadınların erkeklere tabi konumunun sürdürülmesini sağlayan ideolojiyi desteklemiş ve sürdürmüştür. Büyük çoğunluğu erkeklerden oluşan Pozitivist bilim insanları araştırma problemleri oluşturulurken kadınların sorunlarına önem vermemiş, araştırmalarda problem ya da örneklem konusunda cinsiyetçi davranmışlardır. Örneğin uzun yıllar çeşitli işsizlik çalışmalarında hanedeki kadının işsiz olması aynı hanedeki erkeğin işsiz olması kadar önemli görülmemiş, ailelerin sınıf pozisyonu sadece erkek hane reisinin işine bakarak saptanmıştır (Abbot vd., 2005, s.367).

Aydınlanma düşüncesi akılcılığı kamusal alanla, akıl dışılığı ve ahlakı özel alanla ve kadınla özdeşleştirmiş (Donovan, 2001, s.19), bu düşüncenin bir uzantısı olarak modern bilim erkeklere ait bir alan olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle büyük güçlüklerle akademiye kabul edilseler bile bilimsel araştırmalara katılan kadınların erkek bakış açısını benimsemeleri beklenmiş, bu norma uymayan kadınların bilime uygun olmadığı düşünülmüştür. Kadınların konu olduğu çalışmalarda bile kadınlar kendi kendilerini tanımladıkları şekliyle değil, erkeklerin tanımladığı şekilde yansıtılmış, özne olarak kabul edilmemiş, evrensel rasyonelliğin bir parçası olan erkekler tarafından açıklanması gereken birer nesne olarak görülmüştür (Abbot vd., 2005, s.5).

“Akademik maçoluk” (Letherby, 2003, s.24) olarak adlandırılan bu bakış açısı akademik, bilimsel, yetkili bilgiyi erkeklere ait görmüş ve kadınların bilgisini ve deneyimlerini dikkate almamıştır. Morgan (1981) akademik söylemin gerçekte bilim, rasyonellik ve bilgi etiketlerinin ardında saklanan bir erkeklik söylemi olduğunu belirtir. Bu söyleme direnmek oldukça zordur, çünkü:

“Okulları, medyayı ve diğer kültürel kurumları kontrol edenler genellikle kendi gerçeklik algılarını alternatif yorumlardan daha üstünmüş gibi gösterme konusunda beceriklidirler. Baskı altındaki bir grup kendi deneyimleri sayesinde olguları farklı şekilde görebilir ama toplumda ideolojik hegemonyayı sürdüren araçlar üzerinde kontrole sahip olmadıkları için kendi kendilerine tanımladıkları duruş noktasını dile getirmeleri zorlaşır. Güce erişemeyen gruplar aynı zamanda kendi bakış açılarını toplumun geri kalanına aktarmak için gerekli olan kaynaklara da erişemezler” (Hill Collins, 1994, s.83).

Tarih boyunca hem bilim alanında hem de genel olarak kamusal alanda kadınlar kendileri tarafından değil, erkekler tarafından tanımlandıkları için “duygusal, ama rasyonel veya nesnel olamayan, sömürülmesi kolay, pasif, kırılgan, bağımlı, zayıf, güçsüz” gibi niteliklere özdeşleştirilmişlerdir (Oakley, 1981, s.38). Ancak Hill’in yukarıdaki alıntısında belirttiği nedenlerden ötürü kadınların bu etiketlere karşı çıkmaları son derece zor olmuştur. Kadınların kendi perspektiflerini topluma aktaramamalarının nedenlerinden biri de erkek egemen bakış açısının dile yansımış olmasıdır. Spender (1980) Erkeklerin Yarattığı Dil adlı eserinde kadınların da erkeklerin de anlam ürettiklerini, bilme ve anlama yolları yarattıklarını, ama kadınların ellerinde güç olmadığı için kendi ürettikleri anlamların ciddiye alınmasını sağlayamadıklarını, erkeklerin yarattığı temsillere karşı özgün bir direniş gösteremediklerini belirtir. Günümüzde dahi dil, büyük ölçüde erkekler tarafından inşa edilmekte, erkekleri aşağılamak için kadınsı olduğu varsayılan nitelikler kullanılmakta, “kız gibi” ya da “kadınsı” olmak gibi ifadeler hakaret olarak kullanılmaktadır.

Kadınların toplumsal, politik ve ekonomik güçten yoksun olması uzun zaman eğitim alanının ve akademinin dışında kalmalarına neden olmuştur ama feminizmin bir teori olarak güçlenmesinin nedeni kadınların akademide artan sayıları değil, Aydınlanmanın ve Pozitivizist bilim anlayışının eleştirilmesine olanak veren toplumsal değişimlerdir. Erkek egemen bilim anlayışının egemen olduğu Pozitivizmin mutlak ve nesnel bilgi anlayışı, Einstein’ın çalışmasını ilerleterek kuantum teorisini geliştiren Niels Bohr (1885–1952) ve Verner Heisenberg (1901–76) ile birlikte zayıflamaya başlamıştır. Kuantum teorisiyle beraber mikro ve makro evrenin durağan, istikrarlı, tek düze olmadığı, sürekli genişlediği ve karmaşık ve belirsizlik içerdiği kabul edilmiştir. Buna bağlı olarak standart, mekanik etkileşimin merkezde olduğu bilim anlayışından süreksizlik, belirsizlik, olasılık, dinamiklik, kaotiklik, çok yönlülük gibi kavramların merkezde olduğu yeni bir bilim anlayışına geçilmiş, mutlak objektif gerçekliğin yerini etkileşim sisteminin oluşturduğu yapılanma almıştır (Erkan, 2012, s.134-5).

Bilgi anlayışındaki bu değişimin yanı sıra bilim ve teknolojinin her zaman olumlu bir ilerleme sağlamadığı, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi insanların zararına olabildiği de görülmüştür. Bu düşünceler Aydınlanma Düşüncesine, özellikle bilim, ilerleme, evrensellik, insan doğasının aynılığı gibi ilkelerine yönelik genel bir eleştiriye dönüşmüştür. Bu eleştiriler sayesinde tek bilimsel bilginin Pozitivist bilgi olduğu fikrini reddedenler artmış ve 1960’lardan itibaren toplumsal gerçekliğin farklı tanımları ve bu gerçekliğin bilgisine erişmenin farklı yöntemleri kabul edilmeye, diğer bir deyişle farklı bilim paradigmaları yaygın olarak kabul görmeye başlanmıştır.

Feminizm de bu çerçevede hem bir teori hem de Pozitivizmden farklı, kendi epistemolojisine ve metodolojisine sahip bir bilim olarak kabul görmeye başlamıştır. Kadınların sosyolojide ve genel olarak sosyal bilimlerde toplumsal gerçekliği etraflı bir yeni bilim anlayışı çerçevesinde kendi perspektiflerinden ortaya koymaları ancak bu gelişmelerden sonra mümkün olmuştur. Böylece 1970’lere kadar sosyolojide hem konu, hem özne hem de araştırmacı ve teorisyen olarak geri planda kalan ve büyük ölçüde görmezden gelinen kadınlar feminist teorilerin gelişmesi ve çeşitlenmesiyle birlikte daha görünür bir hale gelmeye başlamışlardır. Feminist çalışmaların son kırk yıldaki artışına rağmen günümüzde ana akım sosyoloji sosyolojinin pek çok alanındaki feminist argümanları hâlâ ihmal edip görmezden gelmekte ve marjinalleştirmekte, özellikle sosyolojik teori içinde bu görüşlere fazla yer verilmemektedir (Abbot vd., 2005, s.xiii).

Konu Başlıkları

Konu Başlıkları

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*