Kültürel Feminizm Nedir?

felsefe Nedir

Birinci dalga feminizm içinde, özellikle yüzyılın sonlarına doğru etkili olan bir başka teori de kültürel feminizmdir.

Ancak bu dönemde yaşamış olan bazı feministler (örneğin Stanton ve Anthony) zaman zaman hem liberal feminizm hem de kültürel feminizm içinde yer alırken benzer şekilde Emma Goldman da hem kültürel feminizm hem de anarko-feminizm (anarşist feminizm) içinde yer almıştır (Donovan, 2001, s.70, 73).

Kültürel feministler de liberal feministler gibi eleştirel düşüncenin önemine inanmıştır ancak liberal feministlerden farklı olarak teorilerini kadın ve erkeğin aynılığı değil, farklılığı üzerine kurmuş ve bu farklılıkların değişmez nitelikte olduğunu düşünmüşlerdir.

Erkek ve kadınların farklılığını vurgularken kadınlar arasındaki benzerliği de ön plana çıkarmış, kadınların ayrı bir kültüre ve etiğe sahip olduğunu, kolektif hareket ederek erkek egemen kültüre karşı çıkmaları ve kendi doğalarına dönmeleri gerektiğini savunmuşlardır. Buradan da anlaşılacağı gibi liberal feministlerden farklı olarak politik bir değişim değil, geniş çaplı bir kültürel değişim gerektiğini savunmuşlardır. Liberal feminist teori temel olarak erkeklerin sahip olduğu bir dünyaya kadınların da girmesi ve bu dünyayı eşit olarak paylaşmaları olarak görülebilir, kültürel feminist teorinin altında yatan ise çok farklı bir toplum tahayyülüdür: temelde dişil etki ve değerlerin yönlendirdiği anaerkil bir toplum (Donovan, 2001, s.70).

Kültürel feminist geleneğin başlangıcı olarak Margaret Fuller’ın 1845 yılında yayınlanan “On Dokuzuncu Yüzyılda Kadın” adlı eseri kabul edilir. Fuller bu eserde Aydınlanmanın akılcı düşünürlerinin mekanik perspektifini reddeder. Kadınların doğa gibi büyümeye, yaşayan bir ruh olmaya, özgüvenlerini artırmaya ihtiyaçları olduğunu savunan Fuller bilginin duygusal ve sezgisel yönünü vurgular ve organik dünya görüşünü savunur (Donovan, 2001, s.71-72).

Alman ve İngiliz romantiklerinden etkilenen Fuller romantik birey kavramını merkeze almış, kadınların dış dünyadan dayatılan kurallarla yönetilmemeleri, içten gelen kuralları izlemeyi, yani özbelirlenimi öğrenmeleri gerektiğini düşünür, çünkü özbelirlenim kadının tek başına ayakta durmasını sağlayacaktır. Ancak kadınların kendi gerçekliklerini keşfetmeleri tek başlarına değil, birlikte yapmaları gereken bir iştir. Kadınların hep birlikte kim olduklarını keşfetmesi gerektiğini düşünen Fuller’a göre kendi doğalarını keşfedebilmek için dünyadan uzaklaşmaları gerekir. Kadınlar eğer kuvvet, gurur gibi kendilerine özgü özel niteliklerle ifade edilirlerse hem kadınların hayatları hem de toplum hayatı olumlu yönde değişecek, dünya iyileşecektir (Donovan, 2001, s.70-77).

Kısacası kadınlar kolektif deneyim sayesinde özgüvenlerini kazandıkça üretkenleşecek, erkek egemen kültürel dayatmalara karşı çıkabilecek ve kendi kültürlerini yaratabileceklerdir. Bir diğer kültürel feminist olan Elizabeth Cady Stanton dine önemli eleştiriler getirmiş, bir grup başka feministle birlikte İncil’in belirli bölümlerini yorumlayarak “Kadının İncili” (1895) adlı eseri yazmıştır. Bu eserde inançların ve kutsal kitapların hepsinin kadını erkekten sonra, erkek için, erkeğe bağımlı ve düşük statüde yaratıldığını iddia eden ataerkil düşünce üzerinde temellendiğini ve doğal haklar ilkesinin İncil’den daha yüksek bir ahlaki düzeyde olduğunu savunmuştur (Donovan, 2001, s.81). Stanton sadece İncil’i değil, ataerkilliği de reddetmiş ve hayat verici güçlerinden ötürü kadınların ruhban sınıfı kadar kutsal sayılacağı, tamamen ya da kısmen anneler tarafından yönetilen bir toplum tasarlamıştır (Donovan, 2001, s.83).

Kültürel feministler içinde dini eleştiren bir diğer isim de Matilda Joslyn Gage’dir. Gage, Kadınların İncili’nden daha önce, 1893’te yayınlanan “Kadın, Kilise ve Devlet” adlı eserinde kilisenin öğrettiği fedakârlık ve itaatin ölümcül olduğunu, her bireyin ilk görevinin kendisini geliştirmek olduğunu savunmuş ve tarih boyunca kadınlara uygulanan pek çok baskı ve eziyeti listeleyerek bunları dinle ilişkilendirmiştir. (Donovan, 2001, s.85-87).

Kültürel feministler içinde önemli bir isim de Charlotte P. Gilman’dır. Gilman, Sosyal Darwinizm düşüncelerine dayanan teorisinde kadının bağımlı kılınmasının ırkın ilerlemesini engelleyen, doğal olmayan bir anormallik olduğunu savunur. Gilman ayrıca kadınların besin için erkeklere bağlı olduğunu, insanların cinsel ilişkilerini aynı zamanda ekonomik bir ilişki içinde yürüttüklerini, üstelik bu bağımlılığın doğa tarafından zorunlu kılınmamış olduğunu vurgular (Donovan, 2001, s.90, 93).

Bu bağımlılık nedeniyle kadınların erkeği cezbetme dışındaki yeteneklerinin birçoğunun gelişmediğini düşünen Gilman, Sosyal Darwinizm üzerinden ilerlese de Wollstonecraft, Grimke ve Mill ile aynı sonuca ulaşmıştır: “kadınların başat enerjileri ekonomik bağımlılıklarından dolayı erkekleri memnun etmek için kullanıldığından, yanlış yönlendirilmiştir” (Donovan, 2001, s.94). Gilman yuva kavramını ve yuva içinde kadının rolünü de eleştirmiştir. Yuvayı özgürlüğün ya da eşitliğin olmadığı, hükmedici bir baba, köle ruhlu bir anne ve tamamen bağımlı bir çocuktan oluşan, içinde kadın için mahremiyet alanı olmayan, kadını sınırlayan ve toplumsal evrimi yavaşlatan bir ekonomik birim olarak görmüştür (Donovan, 2001, s.101).

Gilman dindeki ataerkilliği de irdeler, dinde en önemli kavramların ölüm ve öteki dünya ile ilgili olmasının nedenini ilkel toplumlarda erkeğin avcı olarak ölümle kurduğu ilişkiye bağlar. Ölümün kutlanması gereken bir durum olduğu bu ilişki, erkekler tarafından tanımlanan dinde ölümün öne çıkmasına neden olmaktadır, hâlbuki doğum yapan kadın için doğum ölümden daha önemli bir andır (Donovan, 2001, s.99). Kültürel feministler arasında sayılan diğer isimler arasında Victoria Wooldull, Emma Goldman, Margaret Sanger yer alır.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*