Sosyal Bilimler Felsefesi Nedir?

felsefe Nedir

Felsefe ve bilim üzerine açıklamalarımız, bilim ve felsefe terimlerini içeren sosyal bilimler felsefesinin içeriğine bizi yaklaştırmış olabilir mi? Ya da böyle söylendiğinde bilimi ve felsefeyi tanımlayarak sosyal bilimler felsefesini de tanımlamış olur muyuz?

Bu soruların olumlu ya da olumsuz yanıtı yoktur. Ya da evet ve hayır diye cevap vermek gerekir. Evet, felsefeyi tanımlamak, onun temel özellikleri üzerinde durmak, ‘felsefe’lik iddiasında bulunan her türlü düşünceyi açıklamak anlamına gelir; bilimi tartışmak, bilimsellik iddiası taşıyan disiplinlerin temel özelliklerini tartışmak anlamına gelir; Hayır, sosyal bilimler felsefesi yalnızca felsefe ya da yalnızca bilim değildir. O kendine özgü konusunu yine kendine özgü yöntemlerle inceleyen özel bir felsefedir.

Felsefe ve bilimin genel özelliklerini paylaşmakla birlikte, konusuyla özgündür, incelediği gerçeklik her biri kendi iradesiyle karar alabilen ve bütüne kendi iradeleri doğrultusunda katılan insanların oluşturduğu toplumsal varlıktır. Bunun yarattığı güçlükler sosyal bilimler disiplinlerinin nasıl bir nitelik taşıması gerektiğine ilişkin tartışmaların üzerinde durduğu konulardır.

Araştırmacının arasına bir mesafe koyması gereken konusunun parçası olması, araştırmanın araçlarının ve kavramsal malzemenin, inceleme konusu tarafından belirlenmiş olması ve öte yandan konu üzerine elde edilen sonuçların toplumun tepkileri dikkate alınarak ortaya konması gibi güçlükler de sosyal bilim disiplinlerin dikkate almak zorunda olduğu özgül sorunlardır.

Sosyal bilim disiplinlerinin mantığı ve yöntemini kendine konu edinen sosyal bilimler felsefesi, “tarihsel olarak bakıldığında… toplumsal bilginin bilimsel statüsü problemi üzerinde” (Turner&Roth, 2003:1) kurulmuştur. Bu temelde, doğa bilimleri dışında ayrı bir kategori olarak sosyal bilimlerin mümkün olup olmadığı; sosyal bilimlerin kendilerine özgü yöntemleri; toplumsal fenomenlerin nedensel açıklamasının olanağı; toplum ve doğa ilişkisi, bilimde değer yargılarının etkisi ya da bilimin normatif temellendirilmesi gibi sorunlar; sosyal bilimler felsefesinin ilgi alanı içine girer.

Sosyal bilimlerin teori ve yöntemini konu edinen sosyal bilimler felsefesinin, bu disiplinlerin bilgisine sahip olması ve bu disiplinlerden empirik olarak beslenmesi gerektiği açıktır. Bu nedenle çalışmamızda çıkış noktası olarak klasik ekonomi politik örneğinden yararlandık. Öte yandan, felsefe kavramsal bir çalışmadır ve pratik, teori de yalnızca içerilmiştir. Hiç kuşkusuz, felsefe, kendisini söz konusu disiplinin sınırlarına hapsedemez. Bu bilimlerin ussal bir kurgusu niteliğiyle, eleştirel bir sorgulama yöntemidir.

Sosyal bilimlerin niteliğini ele alan felsefe, ilk olarak bu disiplinlerin, bilimsellik iddiasıyla karşılaşır. Bilim kavramının doğanın zihinsel araştırılması olarak gelişmiş olması, bu yöntemin sosyal bilimlere de uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna neden olmaktadır. Sosyal bilimler ve doğa bilimleri arasındaki ilişki, bu felsefenin farklı yönelişlerinin ilk başlangıç kaynağıdır. Natüralist başlığı altında yerleştirebileceğimiz birinci gruba göre, doğa bilimleri modelinde bir sosyal bilim mümkündür. Doğal fenomenlerin incelenmesinde kullanılan yöntemler, sosyal fenomenlerin araştırılmasına da taşınabilir. Sosyal bilimler, doğa bilimleri gibi nomolojik açıklama ve öngörü gücüne sahip olmalıdır. “Kısacası….iktisat, tıpkı fizik bilimler gibi “nesnel” bir bilim olabilir” (Friedman, 1994:647).

Her iki alan arasındaki yapısal farklılıklar, yöntemlerin farklılaştırılmasını gerektirecek düzeyde değildir. Modern sosyal bilimlerin ilk şekillenişinde etkili olan bu görüşü, Helvétius şöyle ifade etmektedir: “Fizikte hareket neyse etikte tutku o’dur. Fizik her şeyi yaratır, yıkar, korur ve canlandırır ve o olmadan her şey ölüdür. İnsan dünyasına hayat veren de tutkulardır” (Aktaran Collinicos,1999: 16).

Bu yaklaşım, doğabilimi örneğinde geçerliliği ispatlanmış yöntemlerin sosyal bilimlere taşınmasını savunur. Doğa bilimlerinin başarılarından etkilenen bu yaklaşım, toplumsal olguların gözlemlenmesinde aynı yöntemi kullandığı takdirde sosyal bilimlerin de sürekli bir ilerlemeyle, gerçekliğe her geçen gün daha yaklaşacağı ve sürekli bir ilerlemeyle kesinliğe ulaşacağını kabul eder:

Neredeyse bütünüyle bizim dönemimizde yaratılan ve hedefi bizzat insan olan ve doğrudan insanının mutluluğunu amaçlayan bu bilimler, kesinlikle fiziksel bilimlerden aşağı kalmayan bir ilerleme yaşayacaklardır. Bizden sonra gelenlerin bilgi ve aydınlanmada bizi aşmaları düşüncesinin bir yanılsama olmaması fikri o kadar güzel ki. Moral bilimlerin doğası üzerine düşünürken insan onların da fizik bilimler gibi olguların gözlemlenmesiyle temellendirildiklerine göre aynı yöntemi izlemesi gerektiğini görmeden edemiyor. Aynı şekilde kesin ve hassas bir dil bulmalı ve aynı kesinlik derecesine ulaşmalılar (Condorcet, aktaran Gerring, 2001: xi).

İkinci olarak, toplumsal olguların bütünüyle farklı bir nitelik taşıdıkları iddiasıyla karakterize olan ve ‘Anlamacı’ başlığı altında sınıflandırabileceğimiz yaklaşım gelmektedir. Toplumun kendi iradeleri doğrultusunda etkinlikte bulunan insanların amaçlı etkinliklerinden meydana geldiğini savunan bu yaklaşım, doğa bilimlerindeki nedenselliğin, sosyal bilimlerde yerini amaçlı insan eyleminin arkasındaki motifleri anlamaya bıraktığını savunur. Anlamacı yaklaşım, sosyal araştırmanın amacının insan eyleminin arkasındaki motifi, kültürel bağlamı içinde anlamak olduğunu kabul eder. Toplumsal olgular ve edebi metinler arasında bir benzerlik kuran bu yaklaşıma göre araştırmacının amacı, yorumsal anlama olmalıdır. Hermeneutik yöntemi benimseyen yorumlayıcı yaklaşıma göre, araştırmacı belirli bir davranış biçiminin altındaki belirleyici anlamları o kültürel değerler sistemi içinde anlamaya çalışmalıdır.

Sosyal bilimler, toplumsal olguların oluşturucusu insanı ve onun güdülerini anlamaya yönelmeli, nedensel bakış açısıyla yasalar aramak yerine, insanın bakış açısını ve kaygılarını yorumlamaya çalışmalıdır. Toplumsal olguların yasalarca yönetilmediğini savunan Hermeneutik gelenek, deney ve gözlemin sosyal bilimlerce kullanılmasını kabul etmez. Bilimciliği savunan pozitivist yaklaşıma karşı bu geleneğin itirazını Benton ve Craib şöyle özetlemektedir:

Sosyal bilimciler arasında en yaygın yapılan ve kabul edilmiş bulunan eleştiriler, bilimsel yöntemlerin insanın toplumsal yaşamına taşınmasından endişe duyarlar. Bu tür argümanları savunan anti-pozitivistler insanın toplumsal yaşamıyla doğa bilimlerinin konusu olan doğal olgular arasındaki farklılığa işaret ederler. Bu farklılıklar, irade sahibi olmamızdan kaynaklanan insan davranışının öngörülemezliği iddiası, toplumsal yaşamın ayırt edici bir özelliği olarak ‘yasayla yönetilen’ değil ‘kuralla yönetilen’ yapısı ve insan toplumunda bilinç ve anlamdır. (Benton & Craib, 2001:28)

Eleştirel sosyal bilim savunucuları, sınıf, ırk, cinsiyet gibi yüzeye çıkmayan ama zihnimize yön veren ayrımların sosyal bilimlerin bilimselliğini zedelediğini sosyal bilimler felsefesinin bunları bilince çıkarması gerektiğini öne sürmüştür.

Sosyal bilimler felsefesi içindeki diğer bir ayrımlaşma ise araştırma yönteminin çıkış noktası konusundadır. Sosyal fenomenlerin, toplum kavramından yola çıkılarak ya da bireyden hareket edilerek anlaşılacağı düşüncesiyle birbirlerinden farklılaşan iki yaklaşım, bütüncül ve bireyci olarak adlandırılır.

Bireyci yöntem, bireysel olguları, toplumsallığın kurucu unsuru olarak görür. Toplumsal olguları, bireysel iradelere ve eylemlere indirgeyerek açıklar. Ayrıca, toplumsal yasaları, bireyin doğasına ilişkin varsayımlar üzerine kurar. Bütüncül yöntem, toplumu bireylerin toplamından daha farklı bir olgu olarak kabul eder. Sosyal fenomenler, onları oluşturan unsurlara indirgenemezler. Ayrıca, bireysel eylemler de toplumsallık tarafından koşullandırılmaktadır.

Sosyal bilimlerin özgünlüğü ve sosyal bilimler disiplinlerinin sorunlarına ilişkin bu farklı yaklaşımlardan hareketle bize hareket olanağı sağlaması amacıyla bu noktada genel bir tanımla yetinmek yeterli olacaktır: Sosyal bilimler felsefesi, sosyal bilimlerin doğasını anlamaya yönelerek, genel metodolojiye ilişkin sorunlar yanında sosyal bilimlerin kendilerine yönelik algılarının ne olduğu, kurumsal yapılarının teorik yapıları üzerindeki etkileri, sosyal bilimlerin toplumsal rolü gibi konuları ele alır. Yukarıda sayılan farklı yaklaşımlar çok kere farklı bileşimler içinde bir araya gelerek güçlü sistemler oluşturulabilirler.

felsefesinin bugün ilk olarak gerekliliğini ispatlamak problemiyle karşı karşıyadır. Bilimsel bilginin emprik temelli olması ve gerçeğe ulaşmada kesinlik arayışı, bilimsel bilginin diğer bilgi türlerine karşı üstünlük iddiasının kaynağıdır. Sosyal bilimciler de doğa bilimcileri gibi kullandıkları kavramların tarafsız olmak anlamında nesnel olduğunu, bu kavramların deney tüpleri, ölçü birimleri gibi araştırmayı mümkün kılan analiz araçları olduğunu kabul ederler. Bu anlamda sosyal bilimler felsefesi gereksiz bir uğraş gibi sunulur. Felsefe ne araştıran ne de araştırılanın araştırma sürecinde soyut, yalıtılmış bir gerçekliği yaşamadığını, bilimsel ve kültürel atmosferin kullanılan araçlardan araştırmanın yöntemine kadar tüm niteliğini etkilediğini göstermelidir.

Doğduktan sonra bir dili öğrenen bebek yalnızca kelimeler duyar, ama o kelimeleri birbirine bağlayan grameri de öğrenir. Kelimeler gramerle birlikte var olurlar ve bu gramerin taşıyıcısıdırlar. Sosyal bilimler felsefesi; gerçeklik, us, insan doğası vb. kavramların tarihselliğini vurgulayarak, farklı dönemlerde kazandıkları anlamlarla bilimin yapısı ve yöntemi üzerinde nasıl belirleyici olduklarını gösterir. Çünkü, doğa bilimleri de sosyal bilimler de özsel olarak araştırma konusunun kavramsal düzeyde yeniden kurulmasıdır.

Kullanılan kavramların bilincinde olmak, bilimin ilk koşuludur; çünkü zorunlu olmalarına rağmen değer yüklüdürler ve önkabullere dayanırlar ve bu anlamda yanılgıya açıktırlar. Zorunludurlar; çünkü tekil somut olayları anlayabilmek için kavramsal yapılara başvurulması gerekir. Bir inşaat ustası duvarı örmeden önce onu zihninde oluşturur ve tuğlaları zihnindeki plana göre yerleştirir. Bir bilim adamı da çalıştığı alana ilişkin zihinsel kategorilere sahip olmak zorundadır ve bu belirlenim içinde çalışır. Bir taraftan söz konusu kavramlara sahip olma zorunluluğu diğer yandan onlarla belirlenmiş ve yönlendirilmiş olma olgusu çelişkili gibi görünür; fakat kaçınılmazdır. Felsefe kavramların bilinçle kullanılması gerektiğini gösterir.Zihninde araştırdığı konuya ilişkin kategoriler taşımayan biri, o alana ilişkin soru soramaz. Bilimin ilerlemesi ise buna bağlıdır.

Kaynak: DOKTORA TEZİ, FELSEFE AÇISINDAN SOSYAL BİLİMLERDE NİTELİK VE ANLAM SORUNU TARTIŞMASI, Lütfü ŞİMŞEK

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*