Etik Nedir, Ne Demektir?

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Etik sözcüğü köken olarak eski Yunanca bir sözcük olan ethos sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün kökeninde ethika sözcüğü vardır. Buradaki ethika sözcüğü, ethos sözcüğünün çoğulu olan “ethe’ye ilişkin konular” anlamına gelmektedir. Ethos’un çoğulu olan ethe, en eski anlamıyla söylenirse, “canlı bir varlığın ‘mekân’ı, ‘hep gittiği, sığındığı yer’” anlamına gelmektedir (Kuçuradi, 1997).

Günümüzde, özellikle son yıllarda, hem çeşitli bilgi alanlarında hem de günlük yaşamın içinde sıkça etikten söz edildiği görülmektedir. Öyle ki etik sözcüğü, araştırma ve uygulama olarak çoğu etkinliğimizde ve yaşama dünyamızın hemen her alanında çok yaygın olarak kullanılan bir sözcük olmuştur.

Oysa yaklaşık otuz veya kırk yıl önce bu sözcük, ne felsefeciler arasında ne diğer bilgi alanlarında ne de günlük yaşamda bu denli yaygındı. Yalnızca birkaç düşünürün önem verdiği bir alanın adı olarak dile getirilen ve duyulan bir sözcüktü etik. Ona, bir bilgi alanı olarak önem veren birkaç düşünürün dışında etik, çoğu filozofun ilgisini çekmiyordu bile.

Bugün etik, felsefede öncelikli bir araştırma alanının adı olarak öne çıkmasının yanında, hem bilim çevrelerinde hem de günlük yaşamın içinde çok sık dile getirilen bir sözcük olmuştur. Çünkü felsefe araştırmalarında da 20. yüzyılın ilk yarısında olduğunun tersine, filozofların yeniden eğildiği ve önem verdiği bir alan haline gelmiştir.

Felsefede etiğin tarihi çok eskidir. Ama eski olmakla birlikte bugün etik, sanki yeni bir alan gibi görünmektedir. Çünkü hem felsefenin iki yeni alanı olan ve günümüz için önem kazanan insan felsefesi ve değerler felsefesi ile çok yakından ilişkilidir etik hem de diğer bilgi alanları -insan ve toplum bilimleri, doğa bilimleri ve uygulamalı bilimler- için etiğin vazgeçilemez bir önemi vardır. Günümüzde yeniden bu denli önem verilen, öneminin farkına varılan, böylece de öncelikli bir araştırma alanı hâline gelen etik nedir peki?

Aristoteles’e göre, “Bütün insanlar doğal olarak bilmek isterler”. Bilmek, insanın en temel gereksinimidir. Varlığını sürdürebilmek için insan, doğal olarak ilişkide olduğu var olanları bilmek zorundadır. Bilgi, onun bir “varlık koşuludur”. Bu koşul, onu öylesine belirlemektedir ki onun bilgisi, yalnızca kendi dışında var olanların bilinmesiyle sınırlı kalamaz. İnsan, diğer var olanları bilmek zorunda olduğu kadar kendini bilmek durumundadır da. Bundan dolayı canlı varlıklar içinde yalnızca insanın kendini bilmekle yükümlü olduğu söylenebilir. Bu yükümlülük onu, doğal bir bilme isteği ve yöneliminin ötesinde bir bilme çabasına ve bilgi arayışına götürür.

İnsan doğal çevresine kapalı, onunla belirlenen bir canlı olarak yaşayamaz. Onun bilgi arayışı, bilme arzusu, anlık gereksinimlerine yanıt vermekle sınırlı değildir. İnsan ancak kalıcı bilgi ile var olabilir, varlığını koruyabilir. Onun bilgi ile bağı, kendini var etmek, kendine bir dünya kurabilmek içindir. Bundan dolayı, kendine özgü doğal yetilerine bağlı bilgi edimleriyle çeşitli etkinlikler gerçekleştirir. Bilim, sanat ve felsefe bu etkinliklerin başta gelen örnekleridir.

MÖ. 469-399 yıllarında yaşamış ünlü Yunan filozofu Sokrates, insanları, özellikle yaşama ilişkin sorunların söz konusu olduğu durumlarda, “bildiğini sanma yanılgısı” karşısında sürekli uyarmış, doğru düşünme ve soru sorma yollarını göstermiş; felsefenin bu yönde sorgulayıcı bir etkinlik olarak gelişmesine büyük katkı yapmıştır.

Delphoi’nin girişinde yazılı olan ve Sokrates’in de önemle vurguladığı “Kendini bil!” sözünü hemen herkes duymuştur. İki sözcükten oluşan bu buyruk, bir bakıma etiğin temelini oluşturan iki şeye işaret etmektedir: İnsan için bilginin önemine ve her türlü bilme uğraşının, kendini bilmekle olan bağlantısına. Burada ister insanın kendini, kendi varlık yapısını bilme olarak, ister kişilerin kendilerini bilmeleri olarak düşünülsün etik soruların bağlı olduğu, ortaya çıktığı noktaya vurgu yapılmaktadır. Bu bilginin olmadığı yerde önemli bir bilgisizlik vardır. Günümüzde etiğe duyulan büyük gereksinim, önemli ölçüde bu bilgisizliğin yarattığı sorunlardan dolayıdır.

Bugün etikle ilgili arayışları ve etik araştırmalarını öne çıkaran nedenler, insanın kendine ilişkin bilgisinin yetersizliği, eksikliği yüzündendir büyük ölçüde. Dünyadaki pek çok sorun, insanın kendini bilme konusunda yetersiz kalmasından, böyle bir bilgi arayışını çoğunlukla ihmal etmiş olmasından ileri gelmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi bugün etik, özellikle 20. yüzyılın başlangıcındaki genel durumun aksine, felsefenin en fazla ilgi gören alanlarından biridir. Eski Çağ’daki yerini ve önemini bir yana bırakırsak, etiğe hiçbir dönemde bu denli önem verilmediği söylenebilir. Çünkü bugün uygulamalı bilimler başta olmak üzere insan ve toplum bilimleri, kısmen de doğa bilimleri kendi çeşitlilikleri içinde etiğe apayrı bir yer verme eğilimindedirler. Örneğin tıp, mühendislik, iletişim, basın, siyaset gibi uygulamalı bilimlerin çoğunda etik önemli bir ilgi alanı haline gelmiştir. Öyle ki bugün etiğe bu uygulamalı bilimlerin lisans programlarında ders olarak da yer verildiği görülmektedir.

Ayrıca, son yıllarda mühendislik, tıp, iletişim gibi alanlarda çeşitli seminerlerin yapıldığını, kongrelerin düzenlendiğini görmekteyiz. Yine benzer şekilde insan ve toplum bilimleri ile doğa bilimlerinde aynı yönelim gözlemlenmektedir. Kısaca 20. yüzyılın ikinci yarısından bu yana bilim(ler) ile etik arasındaki ilişki, her geçen gün daha fazla sözü edilen bir konu olmuştur. Bu yönelimin her durumda ve her alanda yeterince bilinçli olduğu söylenemez gerçi. Ama yine de özellikle bazı alanlarda, örneğin tıp etiği, biyoetik, biyomedikal etik, iletişim etiği, basın etiği gibi alanlarda etiğin gerekliliği konusunda dikkate değer bir bilinç düzeyine varılmıştır.

20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Viyana Çevresi, Mantıkçı Pozitivizm veya Yeni Pozitivizm adıyla da bilinmektedir. Bu akımın başlıca temsilcileri Moritz Schlick, Rudolf Carnap, Hans Reichenbach ve Otto Neurath’dır. Bu düşünürler, bilginin ölçütünü “deneyle doğrulanabilir” olmada görmüşler; bu ölçüte dayanarak felsefenin, metafizikten arındırılması ve dünyanın bilimsel kavranması gerektiğini savunmuşlardır. Böylece felsefeyi, “bilimsel felsefe” olarak sınırlandırmak istemişlerdir.

Peki, 20. yüzyılın başlarında etik, ona verilen önem bakımından ne durumdaydı acaba? O günün koşullarında bir bilgi alanı olarak etiğin sağladığı bilgiye fazlasıyla gereksinim olduğu hâlde, bu alan, felsefenin dışında tutulmuştur. Dönemin, toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullarını ayrı tutarak felsefeyle bağlantısında söylenirse, bu dışlamanın başlıca iki etkenden dolayı olduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, 19. yüzyılda doğa bilimlerine bağlı bir bilme ve araştırma anlayışıyla öne çıkan bilimlerin benimsettiği insan ve yaşam anlayışıdır. Bu anlayışla neredeyse tümüyle örtüşen Viyana Çevresi düşünürlerinin benimsediği “yeni felsefe” anlayışı, etiği felsefe içinde bir bilgi alanı olarak görmenin yolunu kapatmıştır. Bu anlayışın etkisiyle insan, yaşama dünyasında apayrı bir yeri ve işlevi olan önemli bir bilgi alanından uzak kalmıştır. Öte yandan, daha çok ekonomik kalkınmaya dayalı bir ilerleme anlayışı içinde insanın, kendine ilişkin bilgi yönünden gelişmesi gerekliliğinin unutulması, bu eski ve köklü bilgi alanının ihmal edilmesini daha da kolaylaştırmıştır.

Peki, bugün neden etiğe olan ilgi böylesine artmıştır? Genel olarak söylenirse, bugünkü dünyanın içinde bulunduğu durumun getirdiği kaçınılmaz bir gereksinimden dolayıdır bu ilgi. Bugünkü dünyada genel olarak yaşamın hemen her alanında, her türden insan ilişkisinde çok çeşitli sorunlar vardır. İnsanların, hem kendilerine hem de insana ilişkin bilgi düzeyleri genel olarak çok eksik, yetersiz, verimsiz, yüzeysel ve sığdır. Çoğu insan bu durumdan rahatsız olmaktadır. Bilerek ya da bilmeyerek etik bilginin göz ardı edilebildiği bir anlayışla kurulan insan ilişkileri ve çoğu durumda bu ilişkilerin biçimlendirdiği bugünkü dünyada pek çok etik sorun vardır. Şüphesiz bu durum, kişiler arası ilişkileri belirleyen etkenlerin ya da bu ilişkilerde benimsenen “değerlerin” niteliğiyle yakından ilişkilidir. Acaba kişiler genel olarak hangi “değerleri” benimsemektedirler? Bu “değerler” gerçekten “değer” olma niteliğini taşımakta mıdır? İlişkileri ve yaşama dünyamızı belirleyen şeyler “değerler” ise, neden dünyada bugün ve belki de çoğu zaman bu kadar çok “kötülük” vardır? İşte etik ile değer felsefesi ve insan felsefesi arasındaki kesişme noktası da buradadır.

Konu Başlıkları

Ayrıca lütfen bakınız:

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2356, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1353, Prof. Dr. Sevgi İYİ, Prof.Dr. Harun TEPE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*