Etiğin Önemi Nedir?

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Felsefenin en temel bir alanı olmakla birlikte etik felsefe tarihinin her döneminde aynı derecede önemli sayılmamıştır. En parlak dönemi olan Eski Çağ’dan sonra uzun bir süre, yaklaşık 18. yüzyıla kadar geri planda kalmış, hatta neredeyse unutulmuş bir alandır.

Aristoteles’in ölümünden sonra, felsefenin theoria yönünün zayıflamasıyla ve daha sonra 529 yılında Doğu Roma İmparatoru Justinianus’un, Atina’daki Akademia’yı (Platon’un okulunu) Hristiyanlığa aykırı bulduğu için kapatmasıyla (Gökberk, 2005: 122), insanın dünya ile ilişkisi köklü bir değişime uğramıştır. Sonuç olarak insanlık tarihinde uzun bir dönem olan Orta Çağ boyunca etik Eski Çağ’daki önemini yitirmiştir.

Ancak, insan var oldukça insan ilişkileri ve eylemleri de var olacaktır hep. Dolayısıyla insan ilişkileri ve eylemlerden oluşan dünya da hem güncel olaylarıyla hem de tarihsel yönüyle var olacaktır. Olan bitenleri, insanın yapıp etmelerini, eylemlerini, tutumlarını, kararlarını ve bunlardan oluşan dünyasını felsefî bakışla bilme yöneliminden zaman zaman uzak kalınsa bile, dünya ve sorunları vardır yine ve sürekli oradadır. İşte bu sorunlara elverişli bir açıdan, yani insanın kendinden yola çıkarak yaklaşma ve bunlara çözüm arama gereksinimi kimi durumlarda ertelenebilse bile, hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır, kalkmayacaktır da.

Nitekim Rönesans’ta, bilindiği gibi insanın yeniden kendine yönelmesiyle, kendinden yola çıkan bilme çabasıyla başlayan bir kıpırdanışla etiğin yeniden önem kazanmaya başladığını görmekteyiz. Francis Bacon (1561-1626), René Descartes (1596-1650), Baruch Spinoza (1632-1677), Yeni Çağ’da etiğin tekrar önem kazanması yönünde katkı sağlayan düşünürlerdir. Bacon, “iyi”yi bu dünyaya ilişkin bir kavram olarak incelemek ve etik araştırmalarda bilgiyi temel almak gerektiğini düşünmüştür (Akarsu: 120). Descartes ise Eski Çağ’da Stoa Okulunun düşüncelerini özellikle “duygulanımlar” konusu bakımından yeniden ele almış, erdemler konusuna eğilmiştir. Spinoza ise Etica (Etika) adlı bir kitap yazmıştır. Ancak, etiğin bu evrede yeniden önemli bir alan olarak tam anlamıyla ortaya çıkışı 18. yüzyılda olmuştur. İngiltere’de John Locke (1632-1704), Shaftesbury (Antony Ashley Cooper, 1671-1713), Francis Hutcheson (1694-1747) ve David Hume (1711-1776) bu konuda önde gelen düşünürlerdir. Ama etiğin yeniden doğuşu ve gelişimi konusunda asıl dönüm noktası Almanya’da Immanuel Kant’ın (1724-1801) çalışmalarıyla olmuştur.

Ne var ki bu gelişme, etkisini 19. yüzyıl düşünürlerinde sürdürmekle birlikte, yine bir duraklama olmuştur. Bunda, 19. yüzyılda özellikle doğa bilimlerinde elde edilen başarıdan dolayı benimsenen bilim ve bilgi anlayışının etkisi olmuştur. Ardından, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde “Viyana Çevresi” ya da “yeni pozitivizm” veya “mantıkçı pozitivizm” adıyla bilinen bir felsefe akımının benimsediği “yeni felsefe” anlayışının da etkisiyle etik tümüyle felsefenin dışına atılmıştır. İoanna Kuçuradi’nin deyişiyle 20. yüzyılda bu temel felsefe dalı, yine bir “Orta Çağ” yaşamaya başlamıştır (1996).

Etik önemli midir peki? Önemliyse, hangi noktalarda, neden önemlidir acaba? Etik, felsefenin dört temel alanı arasında insanın kendisiyle doğrudan ilişkili olan tek alandır. Öyle ki diğer üç alan, aslında amaç bakımından etiğe bağlıdır. Bu durum keyfî bir durum değildir. İnsanı diğer canlılardan ayrı kılan ve sırf ona özgü olan bir yanı vardır. Çünkü insan, diğer varlıklar gibi sırf canlılığını sürdürerek ya da varlıkça durumu neyse öyle kalarak, örneğin taş ise taş, kaya ise kaya olarak kalmaz. Varlığını ya da canlılığını sürdürmek insan için de gereklidir ve önemlidir elbet. Ancak, onun canlılığı kendine özgüdür ve bu özel durumu onu diğer canlılardan farklı bir yol izlemeye mecbur kılmaktadır. Aristoteles’in deyişiyle insanın bir işi vardır ve bu iş, sadece “yaşamak” değildir. İnsanın işi, ona özgü bir yaşam, yani akılla bağlantılı bir “eylem yaşamı” sürmektir. Dolayısıyla insan yaşamı, “ruhun akla uygun etkinliği” ve bu etkinlikten doğan eylemlerle belirlenir. Ayrıca, “erdemli insana yakışan” şey, “bunları iyi ve güzel bir biçimde yapması” olduğundan, insan için iyi olan şey, “ruhun erdeme uygun etkinliği”dir (Aristoteles, 1998, 1097b,25; 1098a 5-15).

Kısaca insan, varlığını sürdürmek için, yaşamak için, var olmak için bir dünya kurmak zorundadır. O, doğada sadece canlı bir varlık olarak kalamaz. Kendine özgü bir canlı olmanın ötesine geçerek insan olmak zorundadır. Bu aslında onun toplumsal veya siyasal canlı (zoon politikon) olmasını da içerir. İşte bu yönü onun etik varlık olduğunun, zorunlu şekilde etik bir var olan olduğunun ifadesidir. Kant’ın şu sözlerini insanın etik varlık olmasının en özlü dile getirilişi olarak anlamak mümkündür: “İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlâk yasası. Her ikisini, karanlıklarda gizlenmiş ya da benim ufkumun ötesinde aşkın alanda imişlercesine aramama ve sırf tahmin etmeme gerek yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşumun bilincine bağlıyorum” (1999: 174).

İnsan yaşamı bir dünya içinde geçer. Dünyada her gün, her yaşama alanında bin bir çeşit olay olur, pek çok şey olur biter. Dünyada kişiler vardır ve dünya, kişiler, kişilerin eylemleri, yapıp ettikleri, ortaya koydukları ile vardır, var olur. Dünyanın ana dokusu kişiler, kişilerarası ilişkiler ve kaçınılmaz olarak ilişkiler kuran bu varlığın eylemleridir. Bu noktada etik sözcüğünün çoğul biçimindeki anlamına yeniden dönersek, bir canlının barındığı ortam olarak etik, insanın var olma, yaşama ortamıdır ve bu durum sırf insana özgüdür. İşte bu ortamda olan bitenlerin bilgisini aramak etiğin işidir.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2356, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1353, Prof. Dr. Sevgi İYİ, Prof.Dr. Harun TEPE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*