Etiğin Temel Kavramları

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Ontoloji, bir disiplin olarak varlığın bilmesini önemser. O hâlde varlık ve bilmek, bu disiplinin temelini oluşturur. Varlığın ne olduğunu ve nasıl olduğunu bilmek istediği için insan, ontolojinin yanına epistemolojiyi de koymak durumunda kalmıştır. Buna önceki bölümlerde değinilmiştir. Şimdi bilmeden farklı bir alan olarak eylem konusu ele alınacaktır.

Eylemde bulunma, farklı kaynaklara ve amaçlara sahip olan bir yapıya sahiptir. Bir nesnenin ne olduğunu bildiğimizi söylediğimizde, ahlaki bir eylemde bulunduğumuzu söyleyemeyiz. Eğer yazı yazmaya yarayan bir nesneyi kalem olarak nitelendirirsem yargım doğru olur ve elde ettiğim de bir bilgi hâline gelir. Ama yaşlı birisine oturacak yer verdiğimdeyse bu eylemim iyi olduğu gibi ben de iyi birisi olmaya yaklaşırım.

Kalemi bilmek, deneyim dünyası tarafından doğrulanmaya ihtiyaç duyan bir husustur. Ama yaşlı birisine yer vermek, doğrudan deneyim dünyasını değiştiren bir durumdur. Aslına bakılırsa nesnenin kalem özelliğini taşıması nesneye ait bir durumken (en azından gerçekçiler için) yaşlı birisine yer vermem, benim insan olarak gerçekleştirmem gereken bir sorumluluktur.

Ahlaken sorumlu olmak, irade sahibi olmayı zorunlu kılar. İradeyi ahlaki bilinç olarak da düşünebiliriz. Dikkat edilmesi gereken husus, ahlaki bilincin irade olarak teorik bilinçten farklı bir şekilde işlediğidir. Yine kalem örneğine dönecek olursak bir kalemi bilmeyi istemem, neredeyse farkında olmadan gerçekleştirdiğim bir harekettir. Nihayetinde kalem benim için bir metal ya da benzeri bir cisimden oluşmuş herhangi bir şeydir. Halbuki ahlaki bir bilinç olarak irade, benden istemeyi çok daha yoğun bir biçimde yapmamı ister. Örnek vermek gerekirse yaşlı birisine yer vermem doğal olarak istediğim bir şey değildir19. Ahlaki bilinç bundan dolayı yaşlı birisine yer vermem gerektiğini bana telkin eder. Hatta yer vermediğimde vicdan denilen başka bir yeti beni sıkıştırır ya da suçlar.

1. Özgürlük

Ahlaki bir bilinç, özgürlüğün bilinci olarak görülebilir. İnsanın yapması gerekenin söylenmesi ve onu yapma aralığı bize özgürlüğün olduğunu gösterir. Gerçi bu çok kısa bir süre hatta anlıktır. Buna karşın bu gerilimin yoğunluğu, özgürlüğün olduğunu açıkça ortaya koyar. Felsefeciler genel olarak insanın özgürlüğünün onun hayvanlardan farkı olduğunu düşünmüşlerdir. O hâlde özgürlüğümüzün uçan bir kuşun özgürlüğünden daha farklı bir şeye karşılık geldiğini ya da gelmesi gerektiğini söylememiz gerekir. Bir diğer değişle özgürlük olması gerekeni ifade eder ya da olması gerekene yani ahlaki eyleme geçmek için alandır. Karşılaştırarak açıklamak gerekirse dindarlar insana özgürlüğün ya da iradenin ahlaki olanı yapmak için verilmiş olduğuna inanırlar.

“Nesneyi bilmek bana mutluluk verir mi?” sorusuna verilecek cevap bellidir. Gerçi filozofların doğayı bilmeleri ve hikmeti bilme çabaları bir mutluluktu. Eudaimonia denilen mutlu olma hâli, teorik bir bilme etkinliğin sonucu olarak ortaya çıkmaktaydı. Bu durumu, filozofların kendi işleri için çizdikleri ideal bir sınır olarak görmek gerekir. Ayrıca etik, “İyinin kaynağı nedir? İyi insan nasıl olunur? Mutluluk nedir ve nasıl olmalıdır?” gibi sorular sorarken doğa filozofları “Doğa nedir? Değişim nedir?” gibi sorular sorarlar. O hâlde konuları farklıdır. Bilinen bir ayrımı hatırlatarak bu durumu ifade etmek gerekirse teorik alan olanın alanıdır. Yani teorik olarak bilme doğada olanı araştırır. Halbuki etik yani ahlak felsefesi olması gerekeni araştırır.

2. Mutluluk

Mutluluk ile iyi kavramlarının ilişkisi, felsefecilerin devamlı olarak meşgul eden bir husus olacaktır. Yukarıda bunun Yunan dünyasında eudaimonia olarak karşılandığını söylemiştik. Orta Çağ’da buna summum bonum adı verilecektir. İnsanların eylemlerini mutluluk için yapmaları durumunda ahlaklı olmayacağı felsefecilerin genel bir kanaati olmuştur. Bunun için de çoğunlukla din ile tartışmaya gireceklerdir. Çünkü cenneti ve cehennemi vadederek eylemin ahlaki zeminini değiştirmek ister gibidir. En azından bu iddia, Modern Dönem’deki felsefenin ve düşünüşün temelini oluşturacaktır. Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, dinin ahlaki eylemlere ısındırmak için belirli vaatlerde bulunduğudur. Bu, söz konusu vaatlerin olmayacağı anlamına gelmez. Daha çok dinin özünün bu vaatlerden ibaret olmadığını gösterir. Dinin özü; bu anlamda inanılan varlığa karşı bir ahlaki sorumluluğa, bu bağlamda İslam dininden örnek verecek olursak rızaya dayalı olarak oluşur.

Mutlulukta dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, mutluluğun elde edilmesi ile ona layık olunması arasındaki farktır. Mutluluğa layık olma, erdemli davranışın sonrasında mutluluğu hak etme olarak görülebilir. Buna karşın mutluluğu elde etme, herhangi bir erdem gözetmeden doğrudan mutluluğun amaç edinilmesini ifade eder. Genelde kendimize olan sevgimiz olduğu için mutluluğu doğal olarak arzu ederiz. Önemli olan ve ahlakın karşımıza bir sorumluluk ve ödev olarak çıkmasına neden olan husus da bu ben sevgimize rağmen ahlaklı olmayı becerebilmemizdir.

Felsefe tarihinde önemli olan -tabii burada anmasak da oldukça önemli olan İslam düşüncesini ayrı tutarsak- mutlulukla bağlantılı olarak iki düşünceyi görürüz. Bunlarda ilki Epikür’ün diğeri de Stoalıların mutluluk anlayışlarıdır. Elbette felsefe tarihinde birçok ahlak teorisinden bahsedilebilir. Buna karşın mutluluk üzerinde özellikle duranların bu akımı benimsediklerini söyleyebiliriz.

Aslında mutluluk Yunan’da haz bağlamında ele alınıyordu. Haz ya da Yunancasıyla hedone filozoflarca aşılması gereken, bedensel olarak nitelendirilerek kötülenen bir yere sahiptir. Buna karşın Epikür, hazzı kötülemek yerine onu uygun bir biçimde kullanarak onunla yaşamayı teklif etmiştir.. Erdem, bunun için hazla savaşmak anlamına gelecek şekilde değerlendirilmek yerine hazzı kontrol etme yetisi olarak kabul edilir Epikür tarafından. Buna karşın Stoalılar da erdemli olmayı önemsemişler ve erdemlilik bilincine varmayı ideal bir haz olarak görmüşlerdir.

3. Erdem

İlerleyen bölümlerde Antik Yunan felsefesini incelerken bu kavramın nasıl doğduğunu ve geliştirildiğini göreceğiz. Değinmemiz gereken önemli bir husus da şudur: Bizim kâmil insan olarak nitelendirdiğimiz insan tipi faziletli ya da erdemli insan tipine karşılık gelir. Yunan düşüncesinde insanın erdemliliği onun filozof ya da bilge olmasıyla eş tutulmuştur. Erdemlilik herhangi bir amaç gözetmeden kendisini amaç olarak sunabilmiştir. Nitekim Aristoteles’in eudaimoniası filozofun erdemli insan olması ve felsefe denilen etkinliği erdemlilik olarak sunması karşımıza çıkar. Erdemlilik, daha sonra Orta Çağ’da dinin ağırlık kazanmasıyla dindarlığın içinde değerlendirilmiştir. Bu da ister istemez filozof ile din adamı arasında bir gerilime yol açmıştır.

Modern Dönem’de ise erdemlilik özerk olmayla beraber değerlendirilen bir hâle gelmiştir. Yani erdemlilik ahlakın üst seviyeden uygulanmasıysa erdemli insan eylemini herhangi bir çıkar gözetmeden sadece iyi olduğu için yapmalıdır. Bunun yanında ilerleyen bölümlerde Kant’ın ahlak anlayışında göreceğimiz üzere erdemlilik olarak özerklik, insanın akli kapasitesinin ahlakın ne olduğuna ilişkin kendi kendine eylemde bulunma yetkinliğe kavuşmasını talep eder. Bunun için erdemlilik biraz da Yunan düşüncesini çağrıştıracak şekilde kendi kendine yeter olmak anlamına da gelir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*