Fenomenolojik Sosyoloji Nedir?

Fenomenolojik Sosyoloji
Fenomenolojik Sosyoloji

Fenomenoloji ile sosyoloji arasındaki köprüyü kuran kişi, Husserl’in öğrencisi olan Alfred Schütz’tür. Bu bağlamda fenomenolojik sosyoloji de onun tarafından kurulmuştur denilebilir.

Fenomenolojik sosyoloji kapsamında Schutz, Husserl’in fenomenolojik düşüncelerini sosyolojiye taşımış, bu düşünceleri sembolik etkileşimcilik gibi diğer yorumlayıcı teorilerle birleştirmeye ve gündelik yaşam fenomenine uygulamaya çalışmış, özetle Husserl’in fenomenolojik felsefesine dayanarak toplumsal yaşamı farklı bir şekilde kavramsallaştırmaya çabalamıştır (Cuff vd., 1989:152).

Bu nedenle geliştirdiği yaklaşım fenomenolojik sosyoloji olarak adlandırılmaktadır.

FENOMENOLOJİK SOSYOLOJİNİN KONUSU

Fenomenolojik sosyoloji, deneyim ve bilinç arasındaki ilişkiyle ve gündelik yaşamda sağduyu olarak kabul edilen, her bireyin kendi öznel deneyiminin özgünlüğünün aksine genel olarak kabul edilip paylaşılan örtük bilgi türüyle ilgilenir. Schutz, fenomenolojik sosyolojinin temel ilkelerini ortaya koyduğu “Toplumsal Dünyanın Fenomenolojisi” adlı kitabında, Husserl’in fenomenolojik düşüncelerini toplumsal fenomenlere, özellikle de gündelik yaşam fenomenine uygular ve gündelik yaşamda insanların kendi deneyim akışları içinde nesneleri ve bu nesnelere dair bilgileri nasıl kurduklarını anlatır.

Fenomenolojik sosyoloji kendi başına bir sosyolojik ekol haline gelmemiş olsa da yorumlayıcı yaklaşımlar arasında yer alan ve bir sonraki ünitenin konusu olan etnometodolojinin köklerini oluşturduğu, Marksizm gibi mevcut sosyolojik yaklaşımlar içinde yorumlayıcı ve öznel ögelerin canlanmasını sağladığı (Habermas’ın teorisinde olduğu gibi) ve 1970’lerden itibaren Batı dünyasında yorumlayıcı sosyolojinin en önemli versiyonlarından biri haline geldiği kabul edilmektedir (Slattery, 1991:141, 144).

Husserl’e göre bizim için var olan şeyler, bizim niyetli ve kasıtlı olarak farkında olduğumuz şeylerdir, bu nedenle bütün olguların temel ögelerinin insan bilincinde ve insan niyetselliğinde bulunduğunu savunur. Diğer bir deyişle Husserl’in fenomenolojisine göre bilinç, verileri duyular aracılığıyla deneyimlemekten daha fazlasıdır ve insanlar için var olabilecek şeyler sadece bilinç içinde var olabilir (Allan, 2006:30).

Fenomenolojik sosyoloji ise insanların fenomenler hakkındaki deneyimlerinin hepsinin değilse de büyük kısmının temel olarak toplumsal ve kültürel olduğunu, temel olgunun da bilinç değil, gündelik yaşamda yaşadığımız yaşam dünyası olduğunu ileri sürer. Fenomenolojik sosyologlar buna dayanarak yaşam dünyasını herhangi bir teori ya da disiplinden bağımsız olarak, olduğu gibi, insanların gündelik yaşamda yaşadığı gibi betimlemeye çalışırlar (Allan, 2006:30).

Schutz tarafından geliştirilen fenomenolojik sosyoloji, fenomenolojinin pozitivizm eleştirisini içerir ve pozitivist ve bilimsel sosyolojiye yönelik en büyük eleştirilerden biri olarak kabul edilir (Slattery, 1991:144). Bu nedenle fenomenolojinin bilimsel sosyolojiye yönelik eleştirileri üzerinde kısaca durmak yararlı olacaktır:

  • Fenomenolojinin bilimsel/pozitivist sosyolojiye yönelik ilk eleştirisi, pozitivizmin insan ve toplum anlayışına yöneliktir. Pozitivist sosyoloji toplumsal dünyayı fiziksel dünyaya benzer bir şekilde kavramsallaştırır ve toplumun, bireyin dışında ve ötesinde kendi gerçekliğine sahip olduğunu savunur. Bu toplum içinde bireylerin davranışları büyük ölçüde kendilerinin üzerindeki dış güçler, toplumsal gerçeklikler tarafından şekillendirilir. Pozitivizmin aksine fenomenolojiye göre insan davranışı dış güçler veya gerçeklikler tarafından şekillendirilip yönetilmez. Fenomenolojiye göre insan bilinçli, özgür, bağımsız ve rasyonel bir varlıktır davranışları dış koşullar tarafından belirlenmez, kendi toplumsal dünyasını kurabilecek ve bu dünyayı kontrol altında tutabilecek güce sahiptir. Diğer bir deyişle insanlar toplumsal güçlerin altında, önceden belirlenmiş eylemlerde bulunmazlar, insanların eylemleri kendi amaçladıkları eylemlerdir (Slattery, 1991:144-5).
  • Pozitivizm fiziksel dünya gibi toplumsal dünyanın da benzer neden-sonuç ilişkileriyle yönetildiğini, her iki dünyada da geleceği öngörmeyi mümkün kılacak genel geçer kanunların var olduğunu ve bu kanunların keşfedilebileceğini savunur. Toplumsal dünyayı fiziksel dünyaya benzer bir şekilde kavramsallaştırdığı için pozitivizme göre doğa bilimlerinin fiziksel dünyayı incelemek için kullandıkları yöntemler, toplumsal dünyayı incelemek için de kullanılabilir. Fenomenolojiye göre ise pozitivizmin bilimsel yöntemi ile toplumu ya da toplumsal durumları, bu durumu yaşayan, deneyimleyen kişilerin anlamlandırmaları ve yorumları açısından anlamak mümkün değildir. Bu nedenle fenomenoloji bilimsel yöntemi ve pozitivist analizi reddeder. Fenomenolojiye göre sosyologların toplumsal dünyayı anlayabilmeleri için bu toplumsal dünyaya dahil olmaları gerekir. Sosyologların kültürü, toplumdaki diğer insanların algılarını, yorumlarını, olgulara yükledikleri anlamları, yaptıkları tipleştirmeleri anlayabilmelerinin yolu, bu dünyanın içine girmek ve olgulara içeriden bakmaktır.

Fenomenologlar, bilimsel yöntemin önemli bir parçası olan nesnellik iddiasına da benzer şekilde itiraz ederler. Bir yandan hiçkimsenin, kendi kültürü içinde öğrendiği ve kabul ettiği varsayımlardan ve paradigmalardan tamamen soyutlanamayacaığını, bu nedenle bilimsel sosyolojide iddia edildiği şekliyle nesnelliğin mümkün olmadığını savunurlar. Diğer yandan da nesnellik iddiasının, araştırmaya konu olan insanların görüşlerini ve yorumlarını görmeyi engellediğini, sadece araştırmacının kendi görüş ve yorumlarının aktarılmasına neden olduğunu, bu nedenle nesnelliğin bir anlamda gerçekliğin çarpıtılması anlamına geldiğini (Slattery, 2008:237) ileri sürerler.

Pozitivizmde nesnelliğin ön planda olmasına karşılık fenomenolojide öznelliğin ön planda olmasının nedeni, fenomenolojinin toplumsal gerçeklik anlayışının pozitivizminkinden farklı olmasıdır. Pozitivizm toplumsal olguları bireylerin ötesinde, kendi bağımsız gerçekliklerine sahip olan olgular olarak görürken fenomenolojiye göre toplumsal olgular, örneğin aşk, suç ya da ceza gibi olgular sadece insanların içinde yaşadıkları dünyayı anlamlandırmak için yarattıkları toplumsal kurgulardır ve ancak bu açıdan incelenebilirler. Dolayısıyla bu olguları inceleyebilmek için bunları inşa eden, kurgulayan insanların gözünden görmek gerekir. Bu nedenle fenomenolojik araştırmalarda genellikle katılımcı gözlem gibi teknikler kullanılır. Bu gibi teknikleri uygularken araştırmacı incelediği toplumsal dünyanın içine girer ve bilimsel sosyolojide kullanılan diğer bazı teknikler kadar nesnelliğe odaklanmadan incelediği topluluğa ilişkin mümkün olduğunca ayrıntılı bilgiyi elde etmeyi, gözlemlenen olguya ilişkin bir anlayış derinliğine ulaşmayı amaçlar.

FENOMENOLOJİK SOSYOLOJİDE WEBER ELEŞTİRİSİ

Fenomenolojinin pozitivizme yönelttiği bu eleştirilerin yanında fenomenolojik sosyolojinin kurucusu olan Schutz, Max Weber’in sosyolojiyi toplumsal eylemi yorumlayarak anlamaya çalışan bir bilim olarak tanımlamasına katılmakta birlikte Weber’in toplumsal eylem analizini çeşitli açılardan eleştirmiştir. Bu eleştirilere kısaca değinmek gerekirse;

Schutz, Weber gibi insanların gündelik yaşamı toplumsal olarak anlamlı bir gerçeklik olarak deneyimlediklerini, yani insanların eylemlerinin anlamlarını anladığımızı savunur. Bu açıdan gündelik toplumsal yaşamın ‘yorumlayıcı bir gerçeklik’ olduğunu düşünmesine rağmen Weber’in yorumlayıcı sosyoloji kavramını eleştirir. Schutz’a göre Weber’in yorumlayıcı sosyoloji kavramı sınırlıdır. Weber toplumsal eylemin diğer bireylerin davranışları hesaba katılarak ve diğer bireylere yönelik olarak meydana gelen eylemler olduğunu belirtmiştir. Schutz, toplumsal eylemin öznel olarak anlamlı olan eylemler olduğunu, sosyolojinin de incelediği bireylerin eylemlere yüklediği öznel anlamları anlamaya çalıştığını vurgular ve sosyologların bu anlamları eksik ya da yanlış anlamaları durumunda teorilerin veya açıklamaların toplumsal gerçekliğin yanlış anlaşılmasına dayalı olacağını, bu nedenle bilimsel olarak değerlerini büyük ölçüde kaybedeceklerini belirtir (Cuff vd. 1989:152-3). Schutz’a göre yorumlayıcı sosyoloji kavramının sınırlılığı buradan kaynaklanmaktadır.

Schutz’un Weber’e yönelttiği bir diğer eleştiri, diğer bir kişiyle aynı öznel deneyime sahip olmak olanaksız olduğu için bireylerin eylemlerine öznel anlamlar yüklemenin Weber’in belirttiğinden daha karmaşık olduğu şeklindedir. Diğer bir deyişle bir birey, diğer bir bireyi tanıyor olsa ve gözlemlediği eylemi yapıldığı anda olduğu gibi gözlemleyebilmiş olsa bile gözlemlediği bireyin kendi bilincine, bilinç akışına giremeyeceği için bu eylem hakkında edineceği bilgi, gözlemi yapanın kendi algısal ve bilişsel çerçevesiyle sınırlı olacak, dolayısıyla gözlemleyenin deneyimi gözlemlenen kişinin deneyiminden farklı olacaktır (Johnson, 2008:139-140).

Schutz, Weber’in öznel anlam kavramını kullanma şeklini de eleştirmiştir. Schutz’a göre Weber’in bu kavramı kullanış tarzı, her bir eylemin, bu eylemi gerçekleştiren aktörden doğan tek bir anlama sahip olduğu imasını taşımakta ve toplumsal dünyanın sanki içindeki her bir birey tarafından öznel olarak anlaşılan bir dünya olduğu izlenimini yaratmaktadır (Cuff vd. 1989:153). Bu nedenle Schutz, Weber’in öznel anlam kavramına yönelik bakış açısını sorunlu bulmaktadır.

Schutz’a göre gündelik yaşamda toplumsal dünyanın her bireyin kendi öznel bilinci ile deneyimleniyor olması, bu dünyanın her birey için kişisel, yani ‘özel’ bir dünya olduğu anlamına gelmez. Gündelik yaşamda edinilen deneyimler bireylere özel olsaydı, bireylerin iletişim kurmaları, birbirleriyle anlaşmaları son derece zor olurdu. Oysa Schutz’a göre bireyler diğer bireylerden farklı deneyimlere sahip olduklarını bilirler, ama bütün bireyler gündelik toplumsal yaşamın ortak ‘nesnel’ doğasını, yani Schutz’un ‘sağduyu bilgisi’ olarak adlandırdığı bilgiyi toplumsallaşma sürecinde öğrenmiş ve kabul etmişlerdir ve etraflarındaki diğer insanların da toplumsal yaşamı kendi algıladıkları gibi algıladıklarını varsayarlar. Bu nedenle bireyler toplumsal dünyayı özneler arası niteliğiyle algılarlar (Coulon, 2010:14).

Sonuç olarak Weber anlamayı tekil özneler temelinde ele alırken, Schutz anlamayı özneler arası bakış açılarından oluşan bir sistem gibi görür ve Weber’in toplumsal dünyanın özneler-arası karakterini ortaya koymakta yetersiz olduğunu ileri sürer (Cuff vd., 1989:153).

Schutz, Weber’in doğrudan ve yorumlayıcı anlama kavramlarını da eleştirmiş, eylemin yapılırkenki anlamı ile yapıldıktan, tamamlandıktan sonraki anlamının birbirinden farklı olabileceğini vurgulamıştır. Schutz bilincin öznel akışının değişim halinde olduğunu, bireyin o anda yapmakta olduğu eylemle doğrudan ilişkili olmadığını, bazen insanların bir eylemde bulunurken bilinçlerinin başka bir noktada olabileceğini, bazı eylemlerin boş bir zihinle bile yapılabileceğini belirtir. Bu durum, Schutz’a göre bu eylemlerin anlamsız olduğunu göstermez, sadece bu eylemin anlamının, bireyin o andaki bilinçli farkındalığının bir parçası olmayabileceğini gösterir (Johnson, 2008:139- 140).

Dolayısıyla Schutz, Weber’i hem gerçekleşmekte olan bir eylemle tamamlanmış bir eylem arasında net bir ayrım yapmamakla hem de anlamayı homojen bir şekilde kavramsallaştırmakla, karmaşıklığını göz ardı etmekle eleştirir.

Özetle Schutz, Weber’in öznel anlama ve yorumlama kavramlarının çok yüzeysel olduğunu, bu kavramların daha çok bireysel yorumlama ve anlamaya işaret ettiğini, bu bakış açısıyla toplumsal dünyanın kişisel ve öznel bir dünyaymış gibi göründüğünü belirtir. Schutz’a göre toplumsal dünya dil ve toplumsallaşma aracılığıyla paylaşılan, ortak, özneler arası bir dünyadır, ancak Weber’in anlama yolları ve kullandığı kavramlar, toplumsal dünyanın bu özelliklerini ortaya koymada yeterince başarılı değildir (Slattery, 1991:143).

Schutz’a göre bu sorunların temel kaynağı, Weber’in toplumsal dünyada özneler arası uzlaşmanın ardında anlamlı olgular olduğu düşüncesini verili kabul etmesidir (Lassman, 1975:126). Schutz’a göre varsayımları sorgulamaksızın kabul etmek özellikle sosyoloji açısından sorunludur, toplumsal olgular kısmen sağduyu bilgisi ve bu bilgiye dayanan kavramlar ile oluşturuldukları, sosyoloji de bu olguları bilimsel olarak incelediği için varsayımları eleştirmeden kabul etmek, sağduyuya dayalı birtakım düşüncelerin sosyolojik kavramlar haline gelmesine neden olabilir (Lassman, 1975:126).

Doğa bilimlerinin gözlemledikleri nesne veya olgular, kendilerini oluşturan parçalara bir şey ifade etmezler, ancak sosyal bilimlerde durum bundan farklıdır. Örneğin sosyolojik kavramlar olan yoksulluk ya da modernite, önce sağduyu tarafından oluşturulmuş düşüncelerdir, sosyal bilimciler bu düşünceleri ikinci kez, ikinci dereceden inşa ederek, belirli gerçekleri yorumlayarak kavramlar haline getirirler (Lassman, 1975:127). Diğer bir deyişle sosyal bilimler, verili olarak kabul edilen gündelik yaşamın ve doğal tutumun içeriklerini tanımlar. Bu düşünceyle Schutz, anlamın ve eylemin felsefi analizini empirik sosyal bilim görevinden açık bir şekilde ayırmış olur (Lassman, 1975:127).

Schutz’a göre sosyal bilimlerde ve doğa bilimlerinde araştırmacı ile çalışma konusu arasındaki ilişkinin farklı olması, toplumsal dünyanın sağduyu bilgisiyle yorumlanmış bir dünya, sosyal bilimlerin gerçeklerinin de yorumlanmış gerçekler olması, sosyal bilimlerin temel problemini oluşturmaktadır. Bu temel problem “öznel bir gerçeklik hakkında nesnel bir açıklama” yapmaya çalışmaktır (Lassman, 1975:134). Bu nedenle Schutz’un fenomenolojik sosyolojisi, sosyologların toplumsal-tarihsel dünya hakkındaki tüm bilimsel önvarsayımları paranteze alarak sosyolojik analizlerine ‘dışarıda duran’ nesnel bir dünya anlayışından değil, “gerçekliği kurmaya ve anlamaya çalışan öznelerin eylemleri ve bilinçlerinden” başlaması gerektiğini savunur (Swingewood, 1998:135-6).

Schutz’a göre toplumsal düzen ortak varsayımlara ve yorumlamalara dayanan, üzerinde uzlaşılmış bir gerçekliktir. Fenomenolojik sosyolojiye göre dünyayı görme, algılama, anlamlandırma ve yorumlama biçimimiz büyük ölçüde toplumsal çevremizin etkisine dayanır. İnsan doğduğunda, kültürel olarak kendisinden önce kurulmuş olan bir dünyaya doğmaktadır, hem iletişim kurmak için kullandığı dili, hem de dünyayı nasıl algılayıp yorumlayacağını gösteren sınıflandırmaları kendisine bu dünya sağlar. Örneğin çocuklar konuşmayı öğrenirken aslında etraflarındaki nesneleri adlandırdıkları kadar sınıflandırmayı da öğrenmektedirler.

Sosyalleşme süreci içinde hepimiz etrafımızdaki nesneleri nasıl sınıflandıracağımızı, olaylara nasıl tepki vereceğimizi, olguları nasıl anlamlandırıp yorumlayacağımızı öğreniriz. Bu öğrenme sürecinde insanları hem genel olarak üyesi oldukları kültür, hem de üyesi oldukları alt kültürler, dolayısıyla etnik grupları, cinsiyetleri, toplumsal sınıfları etkilemektedir. Örneğin aynı olay karşısında bir kadın ve erkeğin ya da bir işçi ve işverenin verecekleri tepkileri, olayı algılama ve yorumlama biçimlerini düşünelim. Her ne kadar bu tepki, algılama ve yorumlama biçimlerinde ortak bazı noktalar olsa da aynı olay karşısında birbirlerinden farklı tepkiler verebilirler, olayı farklı şekilde algılayabilir, farklı yorumlayabilir ve ona farklı anlamlar yükleyebilirler, çünkü her bireyin bilinci ve algısı kendisinin üyesi olduğu kültür(ler) den etkilenmekte, dolayısıyla farklılaşmaktadır (Johnson, 2008:138-9).

FENOMENOLOJİK SOSYOLOJİ KONU BAŞLIKLARI

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*