Modernleşme Nedir, Ne Demektir?

Modernleşme, geleneksel olarak iki temel bakış açısıyla irdelenir: Birinci bakış açısına göre modern Batı’dır, modernleşmeyse diğer ülkelerin Batılı modellere yaklaşması ve Batılı kurumları kendi ülkelerinde tesis etmesi anlamına gelir. Diğer bakış açısına göre modernleşme, kurumsal düzeyde Batılılaşma şeklinde yaşansa bile bu yönde bir kültürel modernleşmeden söz etmek mümkün olmayabilir; kültürel farklılıklar, tek tip bir modernleşmenin önüne geçebilir (Keyman, 2009: 41). Görülüyor ki bu bakış açıları arasındaki temel fark, Batılılaşma ve modernleşme ilişkisinin koşut olup olmadığıdır.

Modern toplum kavramı en genel şekliyle son birkaç yüzyıl içindeki değişimlerle meydana gelen toplumsal koşulları nitelemek için kullanılır. Bu kullanımın temelinde, geleneksel toplum düzeninden ve toplumsal sınıflardan kopuş vardır. Bu kopuş, kentleşme, endüstrileşme, demokratikleşme süreçlerine ve deneysel ve analitik bilginin ortaya çıkışına gönderme yapar. Oysa bu süreçler dünyanın her yerinde eş zamanlı olarak ortaya çıkmamış, eş zamanlı olarak yaşanmamıştır.

O hâlde modernleşme süreci ele alınırken bu olgular arasındaki özdeşlikten çok, bu olguların hangi tarih döneminde birbirine en çok yaklaştığından hareket edilebilir (Wagner, 2005: 22-26).

18. yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da sosyal, siyasal ve ekonomik anlamda köklü değişimler yaşanmıştır; sanayileşme, kentleşme, ulus devletler, demokratikleşme ve kapitalizm tarihte yepyeni olgular olarak karşımıza çıkmıştır. Modernleşme olarak adlandırılan bu değişimler aynı zamanda geleneksel yapıların çözülmesi ve etkinliğini yitirmesi anlamına gelen geleneklerden kopuşu ve köklü bir dönüşümü de ifade etmektedir.

Modernleşme Batı Avrupa ile sınırlı kalmamıştır. 19 ve 20. yüzyıllar bütün dünyada modernleşme rüzgârlarının estiği dönemler olmuştur. Neredeyse dünya milletlerinin hepsi aşama aşama bir modernleşme tecrübesi yaşayarak toplumsal dönüşüm süreci geçirmiştir.

MODERN DÖNEMDE DEĞİŞME

Son iki yüzyılda yani modern dönemde toplumsal değişimin hızı artmıştır. Bu hızlı değişime yol açan etkenleri üç kategoride toplayabiliriz:

Kültürel Etkenler

Modern dönemdeki toplumsal değişim süreçlerini etkileyen kültürel etkenler arasında yer alan bilimin gelişmesi ile düşüncenin laikleşmesi, modern bakış açısının eleştirel ve yenilikçi niteliğinin ortaya çıkışına katkıda bulunmuştur. Artık gelenek ya da alışkanlıkların, eskiden beri sahip oldukları otoriteden dolayı kabul edilmesi gerektiğini varsaymıyoruz. Tam tersine, yaşama biçimlerimizi giderek artan bir biçimde “ussal” (rasyonel) bir temele oturtma ihtiyacı hissediyoruz. Örneğin, bir hastaneyi kurarken, yalnızca geleneksel beğenileri değil hastanenin temel amacını yani hastaların etkin bir biçimde sağaltımını gerçekleştirme durumunu dikkate alıyoruz.

Nasıl düşündüğümüzün yanında, düşüncelerimizin içeriği de değişti. Daha iyiye gitme, özgürlük, eşitlik ve demokratik katılım idealleri büyük ölçüde geçmiş iki ya da üç yüzyılın ürünüdür. Böyle idealler, içlerinde devrimler de olmak üzere, toplumsal ve politik değişim süreçlerinin harekete geçirilmesini sağlamışlardır. Bu düşünceler geleneğe bağlanamaz; tersine insanın daha iyiye doğru gitmeye çalışmasında, yaşam biçimlerinin sürekli olarak gözden geçirilmesini gerektirir. Başlangıçta Batı’da geliştirilmiş olsalar da böyle idealler, dünyanın pek çok yerinde değişimi özendirme yoluyla uygulama alanı bakımından giderek gerçekten de evrensel ve küresel hâle gelmişlerdir.

Ekonomik Etkenler

Ekonomik etkenler arasında en önemli olanı, sanayi kapitalizminin etkisidir. Modern kapitalizm, daha önceden var olan üretim düzenlerinden kökten bir biçimde farklıdır çünkü kapitalizm, üretimin sürekli büyümesi ile servet birikiminin giderek artmasına yol açmaktadır. Geleneksel üretim düzenlerinde, üretim düzeyleri, alışkanlığa dayanan geleneksel gereksinimlere bağlı olduğundan oldukça durağandır. Kapitalizm üretim teknolojisinin sürekli olarak gözden geçirilmesini özendirir. Bu da bilimin giderek artan biçimde içerildiği bir süreçtir. Modern sanayinin yol açtığı teknolojik yenilik oranı, geçmişteki bütün ekonomik düzen biçimlerinde olduğundan çok daha yüksektir.

Bilim ve teknolojinin yaşama biçimlerimiz üzerinde gösterdiği etki, büyük ölçüde ekonomik etkenler tarafından yönlendirilir ancak bu etki, ekonomik alanın ötesine de geçmektedir. Bilim ve teknoloji, politik ve kültürel etkenleri hem etkiler hem de onlardan etkilenir. Bilimsel ve teknolojik gelişme, örneğin, radyo, televizyon, cep telefonları ve İnternet gibi modern iletişim biçimlerinin yaratılmasına yardımcı olmuştur. Görmüş olduğumuz gibi elektronik iletişim biçimleri son yıllarda siyasette de değişmelere yol açmıştır. Televizyon ve İnternet gibi elektronik araçları kullanımımız, bizim dünya hakkında ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimizi de biçimlendirir hâle gelmiştir.

Siyasal Etkenler

Modern dönemdeki değişmeyi etkileyen üçüncü önemli etki türü, siyasal gelişmelerden oluşmaktadır. Ülkeler arasındaki güçlerini artırma, servetlerini büyütme ve askerî rakiplerine üstünlük sağlama mücadeleleri, son iki ya da üç yüzyıl boyunca değişimin enerjik bir kaynağı olmuştur. Geleneksel uygarlıklardaki siyasal değişim olağan olarak seçkinlerle sınırlı olmuştur. Örneğin nüfusun büyük bölümü görece değişmeden kalırken bir aristokrat aile, yönetimde bir başka ailenin yerini alır. Bu durum, siyasal liderler ile hükümet görevlilerinin etkinliklerinin sürekli olarak geniş yığınların yaşamlarını etkilediği modern siyasal düzenler için geçerli değildir. Hem içsel hem de dışsal olarak siyasal karar alma süreci toplumsal değişmeyi geçmişte olduğundan çok daha fazla yönlendirmektedir.

Son iki ya da üç yüzyıl içinde siyasal ve ekonomik gelişmelerin karşılıklı olarak birbirini etkilediği kesindir. Hükûmetler artık ekonomik büyüme oranlarını yükseltmede (ya da kimi zaman geriletmede) önemli bir rol oynamaktadır; hükûmetin en büyük işveren olduğu bütün sanayi toplumlarında da üretime yapılan hükûmet müdahaleleri oldukça fazladır.

Askerî güç ile savaş da yaygın öneme sahip olmuştur. Batı ülkelerinin on yedinci yüzyıldan başlayarak sahip oldukları askerî güç onlara, dünyanın bütün bölgelerini etkileme olanağı vermiştir. Aynı zamanda Batı yaşam biçimlerinin küresel düzeyde yayılımının da temelinde yer almıştır. Yirminci yüzyılda, iki dünya savaşının etkileri ciddi boyutlarda olmuştur: Pek çok ülkenin sosyoekonomik olarak yıkıma uğraması, örneğin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya ve Japonya’da olduğu gibi önemli kurumsal değişmeleri beraberinde getiren yeniden inşa süreçlerine yol açmıştır. Zaferi kazanan devletler bile -İngiltere gibi savaşın ülke ekonomisine etkisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan önemli iç değişmeler yaşamıştır.

MODERNLEŞME SÜRECİ NASIL İŞLER?

Toplumsal değişimin seyri nasıl gerçekleşti? Bugün içinde yaşadığımız modern toplum nedir ve nasıl kurulmuştur?

Kökeni 1500’lü yıllara dayanan, demek ki 300 yıl süren bir süreç sonunda; Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi’nin getirdiği ivme ile Batı’da köklü bir dönüşüm başladı ve tüm dünyayı etkisi altına aldı.[4] Bu dönüşüme modernleşme adını veriyoruz. Bu sürecin ardından modernite adı verilen yeni bir yaşam tarzı doğdu.

Modernleşme süreci toplumların çok farklı alanlarda köklü bir değişim geçirmelerine yol açtı:

a. Ekonomik alanda şu gelişmeler yaşandı: kapitalist pazar ekonomisinin yaygınlaşması ve süreç içerisinde bu ekonomik sisteme kalkınma fikrinin eklemlenmesi; buna bağlı olarak teknolojik gelişim, yaygın organik enerji kullanımının yerini inorganik enerjinin (makine gücünün) alması, sermaye birikiminin oluşması, bu birikime dayanan sanayileşme, sermaye sınıfının ortaya çıkması; hem tarım hem sanayide pazar için üretime geçiş, işçi sınıfının ve ücretli emeğin yaygınlaşması; liberal mülkiyet anlayışının kök salması; para ekonomisinin yaygınlaşması.

b. Toplumsal alanda ise ekonomik temele paralel olarak şu olgular ortaya çıktı: Hem kamu sektöründe hem de özel sektörde akılcı ve karmaşık kurumsallaşma ya da örgütlenme sürecinin kök salması; yeni sınıfların ortaya çıkması ve çeşitlenmesi ile toplumsal yapının köklü dönüşümü; işbölümünün, uzmanlaşmanın ve işlevsel farklılaşmanın ekonomik, kurumsal vb. her düzeyde gerçekleşmesi; eski aile yapısının çözülmesi ve yerini, hem işbölümü, hem değerler hem de ilişkiler açısından farklılaşan yeni bir aile yapısının alması, buna bağlı olarak kadının toplumsal konumunun dönüşmesi; nüfusun artışı ve modern ekonomik siyasal süreçler sonucu ortaya çıkan göçler ve elbette savaşlarla nüfusun hareketliliğinin artışı; kentleşmenin hem yapısal olarak şekil değiştirmesi hem de yaygınlaşması.

c. (Elbette bir önceki maddede gündeme getirilen toplumsal ve ekonomik düzeylerde gerçekleşen değişimden etkilenerek ve bu değişimi etkileyecek şekilde) Bilgi/bilim, ahlâk, sanat, din, felsefe, hukuk, eğitim ve kültür düzeylerinde ise şu yenilikler görüldü: Birey ve bireyin kendini özgür seçimleriyle, özerk zihniyet ve davranışlarına dayanarak gerçekleştirmesi fikrinin yaygınlaşması; bu anlamda eğitimin gücüne duyulan inancın artışı ve okuryazarlığı da yaygınlaştıracak olan kitlesel eğitimin genişlemesi; matbaadan başlayarak gelişen bilgi teknolojilerinin etkisi ile, bilginin çok daha geniş kitlelere ulaşması; geleneğin çözülüşü ve bireyin geleneksel bağlardan kurtulması; bireyin dünyayı kontrol edebileceği ve değiştirebileceği fikrinin yaygınlık kazanması; kaderciliğin kendini gerçekleştirme fikri karşısında gerilemesi; dinsel ve kültürel hoşgörünün gelişmesi; laikleşme ve dünyevileşme yönünde ilerleme; insanların farklı fikirlere erişme olasılığının artması; kültürel çoğulculuğun yanı sıra kitle kültürünün yükselişi ve yayılışı; kitle iletişimi ve medyanın etkisini artırması; modernist sanatın yükselişi ve sanatın giderek piyasayla bütünleşmesi; bilimsel nesnelliğin hem sosyal bilimlerde hem doğal bilimlerde etkisini artırması; hem birey hem toplum düzeyinde önyargılardan ve batıl inançlardan arınmış akılcı düşüncenin gelişmesi; bilim, ahlâk ve hukukta evrensel ilkelere ulaşılacağına duyulan inancın yükselmesi; insan-doğa ilişkisinin, teknolojinin de yardımıyla insan lehine değişeceğine inanç ve tüm bunlarla bağlantılı olarak döngüsel, muğlâk ve dinsel bir zaman algısından doğrusal, mutlak ve dünyevi bir zaman algısına geçiş; tüm kurumlar arasındaki ayrışma ve özerkleşmeye paralel olarak her türlü iktidardan özerk bir sanat kurumunun ortaya çıkması.

d. (Yine diğer düzeylerle etkileşim içinde olmak üzere) Siyasal düzeyde gözlenebilecek değişme ise şu unsurlarla özetlenebilir: İfade, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün yükselmesi; temsilî, çoğulcu, katılımcı demokrasinin gelişmesi ve kök salması; buna dayalı ulus devletin hâkim devlet biçimi hâlini alması; keyfiyete dayalı siyasal iktidarın anayasal olarak sınırlanması; ama bir yandan da devletin akılcı biçimde kullanacağı varsayılan etkinlik alanının genişlemesi ve sivil bürokrasinin yükselişi; yerel düzeylerde temsile dayalı iktidarın yerini ulus düzeyinde temsil edilen iktidarın alması; eşit ve anonim yurttaşlık fikrinin yaygınlaşması; kısaca modern devletin ortaya çıkması[5]; sivil toplumun genişlemesi ve gönüllü birliklerin çoğalması; ordunun profesyonelleşmeye doğru değişeceğine inanç ve savaşın çok daha rasyonel temellere oturacağı, hatta günün birinde yeryüzünden silineceği fikri.[6]

Elbette bu listeler daha da uzatılabilir. Burada sadece en göze çarpan değişim unsurları sıralanmıştır. Bunun yanı sıra modernleşme sürecini daha iyi kavrayabilmeniz için ayrıştırarak anlattığımız tüm bu farklı alanların/düzeylerin, yani ekonomi, toplumsal alan, zihinsel tasarımlar ve siyasetin gerçekte iç içe geçtiğini bir kez daha hatırlatmalıyız.

Aslını ararsanız bu düzeylerden herhangi birinin toplumsal değişimi etkilemek anlamında önceliği olup olmadığı, özellikle de ekonominin ve maddi koşulların diğer düzeyler üzerinde belirleyici olup olmadığı sosyal bilimlerin en temel tartışmalarından birini teşkil eder. Klasik Marksist bakış açısı ekonominin toplumsal yapı üzerinde belirleyici olduğunu, üstyapısal unsurlar dediği diğer düzeyleri etkileyen altyapısal unsur olduğunu öne sürer[7]. Ancak ekonomik belirlenimcilik veya ekonomizm olarak adlandırılan bu bakış, birçok Marksist düşünür de dâhil olmak üzere çeşitli sosyal bilimciler tarafından eleştirilmiştir ve toplumsal yapının şekillenmesinde ekonomi kadar kültürel öğelerin de etkili olduğu vurgulanmıştır.

Biz de burada benzer bir tutum benimsiyoruz. Dolayısıyla diyebiliriz ki tüm düzeyler birbiri içine geçmiştir; birisi diğerini etkilemez, aksine karşılıklı bir etkileşimden söz edebiliriz. Daha doğru bir ifade ile, bir düzeyde başlayan değişim diğerindeki dönüşümü tetikler; ardından da dönüşen ikinci düzeyin ilkini de değiştirdiğini gözlemleriz ve süreç böyle ilerlerken, giderek hangisinin, değişimi başlatmak anlamında ilk ya da öncelikli olduğunu; hangi sürecin neden, hangisinin sonuç olduğunu ayırt etmek zorlaşır.

Toplumsal değişim süreci bu etkileşimin örnekleri ile doludur. Biz de bu etkileşimi açmak üzere bunlardan birini örnek olarak ele alalım: Avrupa’da 16. yüzyıl sonrası tarihsel süreci köklü şekilde değiştiren coğrafî keşiflerin nedenleri ve sonuçları neler olmuştur acaba? Olayı sadece ekonomik ya da maddi sebeplere dayandıracak olursak, bu keşifleri finanse edebilecek güçlü bir krallığın İspanya’da oluşmasının veya gemi teknolojisindeki ilerlemenin, Haçlı Seferleri’nin etkisi ile Doğu’dan Batı’ya taşınan pusulanın ve benzerlerinin etkisini vurgulamalıyız. Ama bir dakika, Haçlı Seferleri mi dedik demin? Peki o zaman, bu seferlerle başka dünyalara açılan Avrupalıların zihniyetlerindeki dönüşümün, yükselen özgüvenin hiç mi rolü olmamıştır bu keşiflerde?

Ve bu keşifler sadece Avrupa’ya daha çok altın ve gümüş akmasını başlatarak ekonominin canlanmasını sağlamamış, aynı zamanda bu sermaye birikimi ve sermaye sahibi sınıfın uzak mesafeli ticareti genişletme talebi nedeniyle bu seferleri mümkün kılan denizcilik teknolojisi daha da gelişmiştir. Buna ek olarak, bu keşifler aynı zamanda Batı’da modern devletin kurulmasını mümkün kılacak serveti de yaratmıştır; demek ki siyasal sonuçları da olmuştur. Ama aslında bu siyasal sonuçlar, aynı zamanda artık devletten daha çok şey talep eden yeni ve güçlü bir sınıfın, burjuvazinin ortaya çıkması ile ilgilidir ki bu sınıf da servetini ve gücünü, keşiflerle başlayan aynı sermaye birikimi sürecine borçludur…

Tüm bu açıklama çok daha başka unsurlar da katılarak daha da karmaşıklaştırılabilir elbette (ki keşifler sürecinde ve sonrasında olan da çok farklı unsurların birbirini etkilemesidir zaten). Ancak bu kadarı bile, sanırım farklı düzeylerin, siyaset, ekonomi, zihniyet ve toplumsal yapının nasıl etkileşim içinde olduğunu; modernleşme dediğimiz değişim sürecinde nedenler ve sonuçları ayırt etmenin hiç de kolay olmadığını, bir olgunun bir diğerinin hem nedeni hem sonucu olabileceğini göstermeye yeter.

YENİ DÜNYA SİSTEMİ ve MODERNLEŞME

1945 sonrasında sosyolojide değişim demek neredeyse modernleşme ile eş anlamlı bir şey demektir. 19. yüzyıl evrenselciliği ile yakından ilişkili bir biçimde toplumların benzer gelişim biçimlerine ve aşamalarına sahip oldukları düşünülmektedir.

Bu çerçevede yeni kurulan dünya düzeninde modern Batılı toplumların gelişme aşamaları modellenerek tüm toplumların gelişimine uygulanması hedeflenmiştir. Sosyolojik teoride modernliğin oluşumu ile kapitalizmin gelişimi arasında kurulan bağlantıdan hareketle toplumların modernleşmesinin ekonomik alandan başlayan dönüşümlerle gerçekleşmesi gerektiğine inanılmaktadır.

II. Dünya Savaşı sonrasında, ABD’de batı dışı toplumlar ile ilgili yoğun bir araştırma gündemi söz konusudur. Eski şarkiyat çalışmalarının değiştiği ve bölge çalışmaları formatına evrildiği bu akademik ortamda modernleşme kuramları Batı dışı toplumları incelemek üzere teorik ve kavramsal bir çerçeve oluşturmuştur. Bu minvalde İsmail Coşkun (1989, p. 295) modernleşme kuramlarının üç temel özelliğinden bahsetmektedir:

  1. Sanayi ortak paydasında tek bir Batılı sistem öngörmeleri
  2. Batı’nın üstünlüğünü tartışılmaz görmeleri ve
  3. Batı dışı toplumları sistemle bütünleştirmeye çabalamaları.

Batı dışı toplumların artan endüstrileşmeye bağlı olarak yeni bir toplumsal biçim kazanacakları düşünülmektedir. Buna göre ekonomik alanda başlayan değişim tüm toplumsal alanlara sirayet edecek ve nihayetinde iletişimin gelişimi, okuma yazma oranlarının artışı, teknoloji kullanımının yaygınlaşması, kentleşme süreci, sekülerleşme ve demokratik kurumların gelişimi gibi modern batılı toplum biçimini doğuracak bir dizi değişim meydana gelecektir.

Bu çerçevede tüm modernleşme kuramlarının ortak özelliği modern toplumun doğuşuna dair çizgisel ve ilerlemeci bir anlayışa sahip olmaları ve mekanik anlayışa bağlı kalarak toplumlar arasındaki kültürel ve tarihsel farklılıkları yok sayarak tüm toplumların uygun koşullar ve altyapı oluşursa benzer süreçlerden geçeceklerini düşünmeleridir.

Modernleşme kuramları klasik sosyolojide yer alan modern öncesi (geleneksel) toplumlar ile modern toplumlar arasındaki ikilik fikrine dayanarak bu ikisi arasında tarihsel bir geçiş fikrine yaslanmaktadırlar. Bu çerçevede yine klasik sosyolojik düşüncedeki aşamalı toplumsal gelişim fikri modernleşme kuramının ana varsayımıdır.

Bu aşamalı modernleşmenin iktisadi, toplumsal ve siyasal düzeyleri mevcuttur. İktisadi düzeyde modernleşme dışa açık bir iktisadi yapının oluşumu ve serbest piyasanın gelişimi ile açıklanmaktadır. Toplumsal düzeyde ise temelde sekülerleşme ile açıklanan Batılı değer ve sistemlerin toplumsal olarak benimsenmesi beklenmektedir. Son olarak siyasi düzlemde de parlamenter demokrasinin oluşumu beklenmektedir.

MODERNLEŞME HAKKINDA KONU BAŞLIKLARI

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*