Özgürlük Nedir, Ne Demektir?

felsefe Nedir

Latince özgür anlamına gelen liber kelimesinden türeyen İngilizce liberty kavramının siyasal teoride iki şekilde ele alındığı söylenebilir.

İlki, keyfi muamele, şiddet, müdahale gibi istenmeyen herhangi bir olumsuzluktan azade olmak anlamındaki negatif özgürlüktür. İkincisi de kişinin kendisine özgü kıldığı bir amacı gerçekleştirme, kendi öz-gerçekleştirimini hayata geçirmek için yeterli ve gerekli olanaklara sahip olmak anlamında pozitif özgürlük. İlki kişinin dokunulmazlığının sağlanması ile, ikincisi de kişinin kapasitesinin artırılması ile ilgilidir.

Liberal ideolojinin en üstün siyasi değer kabul ettiği bireyin özgürlüğü, aynı zamanda liberalizmin 19. yüzyıldan başlayarak “ürkütücü derecedeki başarısı”nı sağlar (Viroli 2002, s. 57).

Nitekim faydacı ahlak anlayışını siyasal bir kurama dönüştürerek liberalizmin temellerini atan John Stuart Mill, her bireyin kendi bedeni ve zihni üzerinde egemen olduğunu ifade ettiği ünlü Hürriyet Üzerine adlı eserinin hemen ikinci cümlesinde “(…) bu deneme, toplum tarafından birey üzerinde meşru bir biçimde kullanılabilen iktidarın ‘niteliği ve sınırlarını’ konu edinmektedir” diyerek toplum ya da devletin özgürlüğünü değil, bireyin müdahale görmeden eylemde bulunabileceği alanın sınırlarını araştırma amacında olduğunu açıklar (Mill 2004, s. 29).

Böylece bireyin özgürlük alanına odaklanan çalışmasıyla Mill, liberal özgürlüğün de tanımını verir. Bireyin özgürlüğü, toplum ya da devletten müdahale görmeden eylemde bulunduğu alandır. Mill’e göre bireylerin eylemlerine sınırlama getirilebilecek tek bir alan söz konusudur. Bu alan, hem Hobbes hem de Locke tarafından da dile getirildiği üzere başkasının özgürlük alanına müdahale alanıdır. Bu durumda liberal kuram açısından bir bireyin özgürlüğü, başka bir bireyin özgürlüğünün başladığı yerde son bulur.

Her ne kadar ünlü eseri Leviathan’da mutlak devlete giden yolları göstermiş olsa da, Thomas Hobbes, liberal özgürlüğün ilk açık tanımını yapar. Hobbes’un, özgürlük üzerine yapmış olduğu saptamalar, liberal kuramcılara ilham kaynağı oluşturur. Hobbes, Leviathan’da özgürlüğün tanımını şöyle yapar:

“Özgürlük nedir. ÖZGÜRLÜK veya HÜRRİYET tam olarak, engelleme olmaması demektir; engelleme ile, hareketin önündeki dışsal engelleri kastediyorum; (…).

Özgür olmak nedir? Kelimenin bu doğru ve tam olarak kabul edilen anlamına göre, ÖZGÜR bir insan, gücü ve zekâsıyla yapmaya muktedir olduğu şeylerde, istediği şeyi yapması engellenmemiş olan birisidir” (Hobbes 2004, s. 155).

Özgürlüğü, devletin özgürlüğünden ayırt ederek, birey odaklı tanımlayan Hobbes’un bu kavramsallaştırması, daha sonra Benjamin Constant tarafından “modernlerin özgürlüğü” olarak adlandırılır. Constant bilinçli olarak bireyin özgürlüğünü devletin özgürlüğüne bağımlı kılan anlayışa “antiklerin özgürlüğü” adını verirken, modern dünyada olanaklı tek özgürlüğün bireyin özgürlüğü olduğu iddiasını da ortaya koymuş olur.

Varoluşçulara göre özgürlük, bireyin toplumdan ve onun nesnel yasalarından sıyrılışı demektir. Oysa özgürlük, doğa ve toplum yasalarından bağımsızlık düşü değildir. Tersine bu yasları öğrenmek ve onları belli amaçlar için kullanabilmek demektir. Bu, dış doğa yasaları için olduğu kadar, insanın beden ve ruh (psikolojik) varlığını yöneten yasalar için de böyledir. Özgürlük, doğanın ve toplumun nesnel yasalarına egemen olup kendi iradesiyle davranmaktır.

Jean-Jacques Rousseau, ‘’başkasını özgürlüğünden yoksun edenin kendisi de özgür olamaz. Çünkü köleleştirmek isteyenin köleleştirmek istediğini ayağının altına alıp sürekli öyle tutması gerekir. Buysa köleleştirilmek istenenden çok köleleştirmek isteyenin özgürlüğünü yok eder. Kendisini öteki için kesin olarak gerekli kılamayan insan onu hiçbir zaman köleleştiremez’’ der.

Eytişimsel özdekçi öğretiye göre insanın özgür olabilmesi demek, yeteneklerini, eğilimlerini, beğenilerini serbestçe geliştirebilmesi olanaklarına sahip olması demektir. Buysa ancak doğanın ve toplumun nesnel yasalarını insanların kendi yararlarına kullanabildikleri ve gelişmenin bütün ön koşullarını yaratabildikleri özgür bir toplumda gerçekleşebilir. Özgürlük, zorunluluğa karşı koymayı değil, zorunluluğa egemen olmayı gerektirir. Bu egemenlikse, doğanın ve toplumun nesnel yasalarının bilincine varmayı, onları gereği gibin tanıyıp denetlemeyi ve böylelikle onlardan yararlanabilmeyi dile getirir. Demek ki ‘irade özgürlüğü’ denilen şey, nedeni bilerek karara ulaşmak yetisinden başka bir şey değildir. Özgürlük, doğadan gelen zorunlulukları tanıyıp bilerek, hem kendi üstümüzde hem de dış doğa (ve toplum) üstünde sözünü yürütür olmaktır. Özgür ve Özgürlük kavramları metafizik anlayışın tersine, zorunlu ve rastlantısal kavramlarıyla karşıt değil, onlarla sıkıca bağımlıdır. Bir yandan özgürlük ve zorunluluk, öbür yandan zorunluluk ve rastlantı birbirleriyle eytişimse(diyalektik) bir bağımlılık içinde nesneldirler ve birlikte vardırlar.

ÖZGÜRLÜK ve EŞİTLİK İLİŞKİSİ

Özgürlük ve eşitlik, toplum hâlinde yaşamın başlangıcından bu yana insanlar için bir arayış olmuştur; hatta insanların özgür ve eşit doğduğu, tek tanrılı dinler tarafından da çeşitli biçimlerde dile getirilmiş ve Tanrı inancı üzerinden temellendirilmiştir.

Gerek metafizik alanında gerekse etik alanında ortaya çıkmış olan özgürlük ise özgür istenç-belirlenimcilik tartışmasının odağında yer alan ve daha çok etiğin bir sorunu olarak kendisini göstermiştir. Eşitlik de adalet ve hakkaniyet gibi sorunlarla ilişkili ele alınan bir kavram olması bakımından, siyaset felsefesinin olduğu kadar etiğin ve hukuk felsefesinin de ana sorunlarından biri olmuştur. Fakat bu başlıkta, her iki kavram da, sözü edilen diğer boyutlarından çok siyaset felsefesi açısından incelenecek, yani özgürlük bireyin toplum içindeki özgürlüğü ve sınırları açısından, eşitlik ise toplumsal yaşam içerisinde haklardan yararlanma ölçütü ekseninde bireyler arasındaki eşitlik ya da eşitsizlik olarak ele alınacaktır.

Özgürlük ve eşitliğin felsefi bir tartışmanın konusu kılınmalarının daha çok modern felsefe, hatta özel olarak Aydınlanma felsefesi ile başladığı öne sürülebilir. İşte biz ünitemizde bu varsayımı izleyerek özgürlük ve eşitlik kavramlarını, 17. yüzyıldan başlayıp günümüze dek uzanan Avrupa kültürü ve felsefesi çerçevesinde ele alacağız. Buna bağlı olarak da öncelikle Aydınlanma düşüncesinin temel niteliklerini hatırlatarak tarihsel arka planı tanıtmaya çalışacağız. Fakat önce bu iki kavramdan genel olarak ne anlaşılabileceğine bir göz atalım.

Özgürlük çok istenen bir şey olmasına karşın toplumsal yaşamda önemli bir sorun haline gelebilmektedir; çünkü dilediği şeyi dilediği zaman yapma konusunda herkese aynı ölçüde özgürlük tanındığında bu toplumsal yaşamı neredeyse olanaksız kılacak bir karmaşaya (kaosa) yol açabilmektedir.

“Özgürlük”ten, genel olarak, bir bireyin toplum içinde herhangi bir sınırlamaya, engellemeye maruz kalmadan, doğrudan kendi istenciyle (istemesiyle) eylemde bulunması ve eylemlerinin sonuçlarından da öncelikle kendisinin sorumlu tutulması durumu anlaşılmaktadır. Başka bir deyişle, insan istencinin seçeneklerle karşı karşıya kaldığında şu ya da bu biçimde eyleme konusunda sınırlandırılmaması, kısıtlanmamasıdır anlaşılan. Toplumsal ilişkiler bakımından bireyin yapıp etmelerinde, esasen de temel hakları kullanmasında, içinde bulunduğu toplum ve siyasal birlik (devlet) tarafından engellenmemesidir “toplumsal özgürlük”. Eşitlik ise toplumu oluşturan bireylerin ekonomik, toplumsal ve siyasal olarak birbiriyle aynı “haklar ve özgürlüklerle” donatılması durumuna verilen addır, fakat bu daha çok talep düzeyinde kalır ve toplumsal yaşamda karşılaşılan olgu, bunun tam tersi yani eşitsizliktir. Eşitlikten ya da eşitsizlikten söz edebilmemiz için hak ve özgürlüklerinin sınırları bakımından karşılaştırabileceğimiz en az iki bireye gereksinim duyarız; bu da eşitliğin bir ide ve bir talep olarak ancak toplumsal yaşam içerisinde anlam kazandığına işaret eder. Zaten eşitliğin günümüzde zenginlikten, toplumsal- sınıfsal güce, cinsiyete, yaşa, hatta etnik kimliğe dek uzanan pek çok boyutu vardır. Ayrıca eşitlik, felsefi bir sorun olarak, adalet ve hakkaniyet sorunları ile de yakından ilişkilidir.

Eşitlik, toplumsal yaşam dışında bir şey ifade etmez; çünkü hak ve özgürlüklerin tanınması ve sınırlandırılması bakımından, birden fazla bireyin varlığını gerektirir.

Özgürlüğün ve eşitliğin daha çok toplumsal yaşamda anlamlı olduğunu ve bu iki kavramı daha çok modern felsefe çerçevesinde ele alacağımızı söylemiştik. Öyleyse toplumun nasıl ortaya çıktığı konusunda modern felsefede ortaya atılmış düşünceleri kısaca tekrar hatırlayalım: 17. yüzyılda Thomas Hobbes (1588-1679) ve John Locke (1632-1704), 18. yüzyılda, yani Aydınlanma çağında Jean-Jacques Rousseau (1712-1778) tarafından ortaya konulmuş düşüncelerde olduğu gibi, doğa durumu (state of nature) tüm insanlar için tam bir özgürlük ve eşitlik durumunu ifade eder. Fakat bu mutlak özgürlük ve istenilene erişmedeki eşitlik, her zaman bir çatışma potansiyelini kendinde taşır; herkes eşit olduğundan birinin doğa -akılyasasının dışına çıkarak diğerlerinin özgürlüğüne, canına malına el uzatması bir çatışmaya yol açar. Bu da insanları birbirine düşürür ve haksızlıkların, huzursuzlukların ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olur. İnsanın insanın kurdu (homo hominis lupus) olduğu bu durumdan da yalnızca bir toplum sözleşmesi ile çıkılabilir. Toplum sözleşmesi, bireylerin düzenli ve adil bir toplum oluşturmak üzere kendi aralarında yaptıkları ve egemenlik hakkını kendileri dışında bir güce devrettikleri, aslında yazılı olmayan bir sözleşmedir. Başka bir ifadeyle, toplum sözleşmesi de aynı doğa durumu gibi bir tasarımdır. Ernst Cassirer’in “İnsanlık tarihinde devletin ilk kez ortaya çıktığı belli bir an saptayamayacağımız apaçıktır” (Cassirer 1984, s. 174) sözünde dile getirdiği gibi, sözü geçen nitelikte bir toplum sözleşmesinin de ortaya çıktığı ve yazılı olarak kayda döküldüğü bir an belirlemek olanaksızdır. İşte ancak toplum sözleşmesiyle ortaya çıkan toplum düzenini temel alarak özgürlükten ve eşitlikten söz edebiliriz. Aydınlanmanın idealleştirdiği toplum düzeninin temelinde de özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları yer almıştır. Öyleyse özgürlük ve eşitliğin hem birbiriyle ilişkili olduğunu hem de bu iki kavramın toplum düzeniyle ve toplumsal yaşayışla karşılıklı bir içerme ilişkisinde olduklarını söyleyebiliriz. Şimdi Aydınlanma düşüncesini ve bu düşüncenin ana karakteristiklerini hatırlayalım.

Tarihsel bir olgu olarak bakıldığında eşitliğin siyasal bir ilke olarak anayasalarda yer almasının 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleştiği, uluslaşma süreciyle iç içe gerçekleştiği görülür. Fakat eşitlik taleplerinin tarihsel geçmişi bu kadar yeni değildir.

Felsefecilerin doğa bilimcileri gibi deney laboratuarları, insan ve toplum bilimcileri gibi anket, istatistik benzeri ölçüm araç ve teknikleri bulunmaz. Bunun yerine, felsefeciler, olmayan bir şeyi varsayarak ya da olan bir şeyi yoksayarak bu varsayımlarının olası sonuçlarını sorgularlar ve çoğu kez bu tarz sorgulamalar aracılığıyla belirli bir savı temellendirmeye çalışırlar. İşte bu tip sorgulama ve varsayımların bütününe düşünce deneyi denir.

Hobbes, Locke ve Rousseau’ya göre, doğa durumu, hiçbir devlet örgütlenmesinin, siyasi örgütlenmenin ve yönetimin olmadığı zamanki durumu, yani insanın tamamen doğal bir hâlde bulunduğu durumu ifade eden bir tasarımdır.

Aydınlanmanın aslında 18. yüzyıldaki felsefenin aldığı bir ad olarak karşımıza çıktığına yukarıda işaret etmiştik. Macit Gökberk (1908-1993) bu adlandırmayla aydınlanması beklenenin insan, aydınlatılması gerekenin de insan yaşamındaki anlam ve düzen olduğunu ileri sürmüştür (Gökberk 2005, s. 289). Yine Gökberk’e göre Aydınlanma, doğa karşısında başarı kazanan insan aklının kültür dünyasına bir uygulaması olması, matematik doğa bilimine paralel kültür bilimlerinin de kurulmasının amaçlanmış olması ve kültür dünyasına da akıl aracılığıyla egemen olmanı n amaçlanması bakımlarından, 17. yüzyılda “evrensel bilim” görünümüne bürünmüş olan felsefeden farklı olarak bir kültür felsefesidir (a.y., s. 291). Aydınlanma’nın yaygınlaştırmaya çalıştığı kültürel değerler içerisinde, insanın doğuştan iyi olduğu, hukuk önünde ve toplumsal yaşamda herkesin özgür ve eşit bireyler olduğu, her yerde ortak ve akılsal dayanakları olan evrensel değerlerin bize rehberlik ettiği gibi düşünceler birer önkabul olarak yer almışlardır. Ortaçağ’da insanlara ‘öteki dünya’, ‘ölüm sonrası yaşam’, ‘Tanrı krallığı’ gibi soyut şeyler uğruna feda edilmesi öğütlenen dünyevi mutluluk da yine Aydınlanma’nın öne çıkardığı bir değer olmuştur; eşitlik, özgürlük, kardeşlik gibi idealler de bu mutluluk için gerekli koşullar olarak ön plana çıkmışlardır (Şenol 2010, s. 319). Fakat tüm bu idealler, az önce de dile getirdiğimiz gibi, akıl kavramından ve bu kavramın içermelerinden soyut olarak düşünülemez. İnsan, aklı sayesinde geleneklerin boyunduruğundan kendini kurtaracak, kaderini kendisi biçimlendirecek, böylelikle özgürlüğünü ve mutluluğunu gitgide arttıracaktır (a.y.). İnsanlığın aklı sayesinde arttıracağı söylenen dünyevi mutluluk, yine Aydınlanma düşüncesi çerçevesinde, devletin vatandaşlarına karşı bir yükümlülüğü olarak algılanmıştır. Böyle bir yükümlülük de, en açık biçimde, vatandaşların tümünün hak ve özgürlük sınırlarının olabildiğince genişletilmesiyle gerçekleşebilir. Liberalizm diye bilinen ve günümüzde de geniş bir savunucu kitlesine sahip bu düşünce silsilesinin felsefi temelleri, yukarıda da adı geçen Aydınlanma düşünürü John Locke’a (1632-1704) dayandırılır. Locke’a göre devletin birincil görevi, vatandaşlarının bu dünyadaki mutluluğunu sağlamaktır. Devleti yönetenlerin bu ereğe aykırı her tutumu ve bu tutumu yansıtan her türlü yasal düzenlemeleri, devletin temellerini zayışatacak ve içten bir yıkımla sonuçlanacaktır (Locke 1992a, s. 806-807). Yine Locke’a göre eşitlik, devlet tarafından sağlanır. Locke’un kendi ifadesiyle, “Devlette egemen olan herhangi bir bireyin ya da sınıfın istenci değil, yalnızca yasa olmalıdır” (a.y.). Burada yasayla her vatandaşa eşit mesafede duran devletin de görev ve yetki sınırlarını çizen bir güce işaret edilmiştir. Fakat Locke’un düşüncesini liberal kılan asıl unsur, mülkiyet hakkına yaptığı vurguda aranmalıdır. Locke, insanın düşünce özgürlüğü kadar, geniş anlamda kullandığı mülkiyet hakkını da savunmuştur: Ona göre emek verilen şeyler üzerindeki mülkiyet hakkı, doğal bir haktır ve kimsenin elinden zorla alınamaz (Locke 1995, s. 27).

Toplum sözleşmesi ve doğa durumu tasarımları, insanın toplum hâlinde yaşama geçmesi için gereksinim duyulan bir aracı, devleti temellendirmek üzere başvurulmuş tasarımlardır.

Aydınlanma düşüncesinin siyasal ideallerini en iyi yansıtan üçlü özgürlük, eşitlik ve kardeşliktir.

Aydınlanma düşüncesinin ön plana çıkardığı belki de en önemli değer “akıl”, aklı kullanma ya da eleştiridir. Hatta Aydınlanma da, Immanuel Kant (1724-1804) tarafından, “İnsanın kendi aklını kendisinin kullanma cesareti göstermesi” biçiminde tanımlanmıştır.

Oysa Jean-Jacques Rousseau, özellikle İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı yapıtında, mülkiyet konusunda Locke’tan farklı düşünmüş ve mülkiyeti, ayrıca Avrupa kültürünün böyle bir temele dayanmasını hem insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı hem de insan doğasına aykırı ve mutluluğu bozucu olarak görmüş ve sert biçimde eleştirmiştir. Böylelikle, Rousseau, özgürlükten çok eşitliğe vurgu yapan bir Aydınlanma düşünürü profili çizmiştir.

Aydınlanma düşüncesinin siyasal idealleri, evrensel nitelik taşısalar da, farklı ulusal kültürler içinde farklı ölçülerde vurgulanmıştır. Söz gelimi İngiltere’de özgürlük ve buna bağlı olarak liberalizm, Fransa’da ise eşitlik ve toplumculuk düşünceleri ön plana çıkmıştır.

Gerçekten de Aydınlanma düşüncesi, her ne kadar evrensel kabul edilen akıl, özgürlük, eşitlik gibi değerleri öne çıkarmış olsa da her ulusal kültür içerisinde, farklı kaygılar ön plana çıkmıştır ve bu kaygılar, içinde geliştiği ulusal kültürün Aydınlanma’ya yaklaşımını ve katkısını belirlemiştir. Örneğin, Aydınlanma düşünceleri, İngiltere’de deneyci ve liberal bir eksende ortaya çıkarken Fransa’da kendisini usçuluk (rationalism) ve eşitlikçilik, Almanya’da ise kimi zaman mistik yanları da olan usçuluk biçiminde kendini göstermiştir (Gökberk 2005, s. 293).

Konu Başlıkları

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*