Felsefe hakkında her şey…

Savaş Felsefesi

16.03.2024
Savaş Felsefesi

Savaş felsefesi savaşın neliği, sebepleri, insan doğası ile savaş arasındaki ilişki, savaşın ahlaki meşruiyeti gibi konuları irdeleyen felsefi disiplindir.

Savaşın tanımlanması, savaşı kimin başlatıp kimin savaşın tarafları olduğunun belirlenmesini gerektirir. Alternatif savaş tanımları sadece uluslar arasında değil, düşünce okulları veya ideolojiler arasındaki çatışmaları da içerebilir.

“Savaşa ne sebep olur?” sorusuna verilecek yanıtlar büyük ölçüde filozofun determinizm ve özgür irade hakkındaki görüşlerine bağlıdır. Eğer bir insanın eylemleri kendi kontrolü dışındaysa o zaman savaşın nedeni önemli değildir ve bu sonuçtan kaçmak mümkün değildir. Öte yandan, eğer savaş insan tercihinin bir ürünü ise o zaman üç genel nedensellik kategorisi karşımıza çıkar: biyolojik, kültürel ve mantıksal.

Son olarak, savaşın ahlaki açıdan meşru olup olmadığı sorusu akıllara gelir. Meşru savaş teorisi, savaş söyleminin etik açıdan incelenebileceği elverişli bir ortam oluşturur. Modern savaşın gelişen bağlamında, ahlaki savaş hesabı, savaş felsefesi üzerine çalışan bir filozofun yalnızca askerî personeli ve sivilleri değil, aynı zamanda meşru hedefleri, stratejileri ve silah kullanımını da hesaba katmasını gerektirecektir.

Tüm bu sorulara verilen yanıtlar daha spesifik konulara, uygulamalı etik meselelerine ve siyasi sorulara öncülük eder. Genel olarak ise savaş felsefesi oldukça kompleks bir konudur ve metafizik, epistemoloji, zihin felsefesi, siyaset felsefesi ve etik alanlarında birbiriyle bağlantılı düşüncelerin ifade edilmesini gerektirir.

SAVAŞ NEDİR?

Dikkate alınması gereken ilk konu savaşın ne olduğu ve tanımının nasıl yapıldığıdır. Savaş üzerine araştırma yapan bir kimse öncelikle savaş tanımlarını incelerken dikkatli olmalıdır, zira her sosyal olguda olduğu gibi tanımlar da çeşitlilik arz eder ve çoğu zaman ileri sürülen tanım, yazar tarafından sergilenen siyasi ya da felsefi duruşu maskeler. Bu durum sözlük tanımları için olduğu kadar askerî veya siyasi tarih konusundaki makaleler için de geçerlidir.

Cicero savaşı genel olarak “güç kullanarak yapılan mücadele” olarak tanımlar. Hugo Grotius “savaş, mücadele eden tarafların içinde bulunduğu durumdur” der. Thomas Hobbes için savaş kendinde durumdur: “Savaşı, eylemleri devam etmese bile var olabilen bir durum olarak tanımlayabiliriz.” Denis Diderot savaşın “politik bünyenin muzdarip olduğu sarsıcı ve şiddetli bir hastalık” olduğunu söyler. Karl von Clausewitz’e göre savaş, “politikanın başka yöntemlerle sürdürülmesidir” ve bu tanımlar böyle devam eder. Her tanımın güçlü ve zayıf yönleri vardır, ancak bütün tanımlar düşünürün genel felsefi duruşunun ürünüdür.

Örneğin, Clausewitz’in ifade ettiği gibi savaşların sadece devletleri kapsadığı düşüncesi, siyasetin sadece devletleri kapsayabileceğini ve savaşın bir şekilde siyasi faaliyetin bir yansıması olduğunu varsayan siyaset teorisine dayanmaktadır. Webster’s Dictionary tarafından yapılan ‘savaş’ tanımı, devletler veya uluslar arasında açık ve ilan edilmiş, düşmanca silahlı çatışma durumu veya bu tür bir çatışma dönemidir. Bu, savaşın ve savaşçılığın özellikle politik-rasyonalist bir açıklamasını, yani savaşın savaş olması için açıkça ilan edilmesi ve devletler arasında gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyar. Rousseau’nun da bu görüşü savunduğunu görüyoruz:

“Öyleyse savaş insanın insanla değil, devletin devletle olan bir ilişkisidir ve bu ilişkide tekler birbirlerine yalnız rastgele düşmandırlar; insan ve yurttaş olarak değil, asker olarak; yurdun üyeleri olarak değil, koruyucuları olarak. Son olarak, devletin düşmanı insanlar değil, yine başka devletlerdir, çünkü özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz.” (Toplum Sözleşmesi)

tank, savaş, çatışma, asker, silah

Tanklar uzun yıllardır savaşlarda en aktif kullanılan silahlardan birisidir.

Savaş tarihçisi John Keegan, A History of War (Savaşın Tarihi) adlı eserinde politik-rasyonalist savaş teorisinin başarılı bir tanımını yapar. Savaşın, devletlerin müdahil olduğu, ilan edilmiş başlangıçların ve beklenen sonların, kolayca tanımlanabilen tarafların ve itaat eden kişilerin bulunduğu düzenli bir olay olduğu varsayılır. Rasyonel savaşın biçimi, kuşatmalar, meydan muharebeleri, çatışmalar, baskınlar, keşif, devriye ve karakol görevleri gibi, her biri kendi geleneklerine sahip görevler olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle Keegan, rasyonalist teorinin devlet öncesi ya da devleti olmayan halkları ve onların savaşlarını yeterince dikkate almadığını belirtmektedir.

Savaşın doğası hakkında politik-rasyonalist açıklamadan başka düşünce ekolleri de vardır ve savaş üzerine çalışan kişi, yukarıda da belirtildiği gibi, savaşın çok dar veya normatif bir açıklamasını yapmamaya dikkat etmelidir. Eğer savaş sadece devletler arasında meydana gelen bir şey olarak tanımlanırsa o zaman göçebe gruplar arasındaki savaşlardan bahsedilmemeli ya da yerinden edilmiş, devletsiz bir grubun bir devlete karşı giriştiği çatışmalar savaş olarak değerlendirilmemelidir.

Savaşın alternatif bir tanımı da evrenin her tarafına yayılmış bir olgu olduğudur. Buna göre, savaşlar evrenin temelindeki mücadeleci doğanın yalnızca birer belirtisidir; böyle bir tanım, değişimin (fiziksel, sosyal, politik, ekonomik, vb.) yalnızca savaştan veya şiddetli çatışmadan doğabileceği Herakleitosçu veya Hegelci bir felsefeye karşılık gelir. Herakleitos’a göre savaş her şeyin babasıdır ve Hegel de onun düşüncelerini yineler. İlginçtir ki aydınlanma felsefesinin temsilcilerinden Voltaire bile bu çizgiyi takip etmiştir:

“Kıtlık, veba ve savaş bu sefil dünyanın en bilindik üç bileşenidir. Tüm canlılar sürekli olarak birbirleriyle savaş hâlindedir. Hava, toprak ve su yıkım sahneleridir.” (Pocket Philosophical Dictionary’den).

Oxford Sözlüğü alternatif bir tanımla “canlı varlıklar arasındaki herhangi bir etkin düşmanlık ya da mücadele; karşıt güçler ya da ilkeler arasındaki bir çatışma” biçiminde, tanımı kapsayıcı olarak genişletmiştir. Bu, dinî doktrinler, ticaret şirketleri ve düşünce sistemleri arasındaki mecazi, şiddet içermeyen çatışmaların imkânını da kabul ederek politik-rasyonalist bir anlayışın sınırlarını aşar. Bu tanım fazlasıyla kapsamlı bir tanım gibi görünse de ticaret çoğu zaman savaşları beslese bile kesinlikle savaştan farklı bir faaliyet türüdür. OED tanımı karşıt güçlerin değişim yaratmak için birbirlerine etki ettiği ve savaşın böyle bir metafiziğin ürünü olduğu Herakleitosçu metafiziği de yansıtıyor gibi görünmektedir. Dolayısıyla iki popüler ve etkili sözlükten edindiğimiz spesifik felsefi tutumları içeren farklı tanımlara sahibiz.

‘Savaş’ kavramının günümüzdeki kullanımı, ilk tanımlarda ve kökenlerde yer alan çatışma ve karışıklığı ima edebileceği gibi, farkında olmadan belirli siyasi ekollerden türetilen kavramları da içerebilir. Ortak bir alternatif tanım, savaşın örgütlü, açık uçlu bir kolektif çatışma veya düşmanlık hâli olduğudur. Bu tanım, bağlamsal ortak paydalardan, yani tüm savaşlarda ortak olan ve kavramın kullanışlı ve güvenilir bir tanımını sağlayan unsurlardan türetilmiştir. Bu tanım, OED versiyonundan daha fazla esnekliğe izin verir; bu esneklik, savaşı sadece devletler arasındaki bir çatışma olarak değil, aynı zamanda devlet dışı halklar arasındaki bir çatışma, ilan edilmemiş eylemler ve son derece organize, siyasi olarak kontrol edilen savaşların yanı sıra, merkezi bir kontrol organı yokmuş gibi görünen ve belki de kendiliğinden ortaya çıktığı söylenebilecek kültürel olarak evrimleşmiş, ritüelistik savaşlar ve gerilla ayaklanmaları olarak inceleyeceksek çok önemlidir.

Savaşın tanımlanmasına ilişkin siyasi husus ilk felsefi sorunu oluşturur, ancak bu bir kez kabul edildikten sonra, silahların çarpışmasını, gruplar arasındaki karşılıklı gerilim ve şiddet kullanma tehdidini, egemen bir organ tarafından yapılan onay beyanını vb. kapsayan bir tanım, savaşları ayaklanma ve isyanlardan, kolektif şiddeti kişisel şiddetten, metaforik değer çatışmalarını gerçek veya tehdit altındaki silahlı çatışmalardan ayırmak için kullanılabilir.

SAVAŞA NE SEBEP OLUR?

Çeşitli bilim dalları savaşın etiyolojisiyle ilgilenmiştir, ancak bunların her biri, savaş tanımlarında olduğu gibi, genellikle determinizm ve özgürlüğün doğasına ilişkin daha kapsamlı felsefi meselelerin örtük ya da açık bir kabulüne işaret etmektedir.

Örneğin, insanın eylemlerini seçmekte özgür olmadığı iddia edilirse (katı determinizm), o zaman savaş, insanlığın karşı koyma gücüne sahip olmadığı, evrenin yazgısal gerçekliği olarak kabul edilir. Yine bu konu altındaki görüşler, savaşın insanın asla kaçamayacağı, zorunlu ve önlenemez bir olgu olduğunu iddia edenlerden, savaşın kaçınılmazlığını kabul etmekle birlikte, tıpkı reçeteli ilaçların hastalık riskini veya yıldırım çubuklarının fırtınanın zarar verme riskini en aza indirmesi gibi, insanın savaşın tahribatını en aza indirme gücüne sahip olduğunu iddia edenlere kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılır. Bunun anlamı, insanın eylemlerinden sorumlu olmadığı ve dolayısıyla savaştan da sorumlu olmadığıdır. O halde savaşın nedeninin nerede yattığı entelektüel bir arayış haline gelir.

Orta Çağ’ın evren anlayışında yıldızlar, gezegenler ve dört maddenin (toprak, hava, su, ateş) kombinasyonları insan eylemlerini ve eğilimlerini incelemenin anahtarı olarak görülüyordu. Modern akıl evrenin doğasının karmaşıklığını pekiştirse de pek çok kişi savaşın neden ortaya çıktığını incelemek için hâlâ evrenin maddi doğasına ya da yasalarına başvurmaktadır. Bazıları Orta Çağ düşüncesinin astrolojik bakış açısının daha komplike versiyonlarını ararken bazıları da açıklamalar için moleküler ve genetik biyolojinin yeni konularını ele almaktadır.

Determinizmin daha zayıf bir formunda, teorisyenler insanın çevresinin bir ürünü olduğunu ama aynı zamanda bu çevreyi dönüştürme gücüne de sahip olduğunu iddia ederler. Bu perspektiften argümanlar oldukça karmaşık bir hal alır, çünkü genellikle ‘insanlığın’ bir bütün olarak onu savaşmaya iten amansız güçlere tabi olduğunu, ancak bazı insanların eylemlerinin -gözlemcilerin, filozofların, bilim adamlarının eylemlerinin- belirlenmiş olmadığını varsayarlar, çünkü onlar insanın savaş eğilimlerini değiştirmek için hangi değişikliklerin gerekli olduğunu idrak edecek entelektüel yeteneğe sahiptirler. Yine, buradaki paradokslar ve görüşlerin karmaşıklığı merak uyandırıcıdır, çünkü bazılarının herkesin tabi olduğu yasaların dışında kalmasına neyin izin verdiği sorusu akla gelebilir.

İnsanın seçme özgürlüğüne vurgu yapan diğer düşünürler ise savaşın insanın seçiminin bir ürünü olduğunu ve dolayısıyla tamamen onun sorumluluğunda olduğunu iddia etmektedir. Ancak düşünürler burada seçim ve sorumluluğun doğası üzerine çeşitli düşünce ekollerine dağılmışlardır. Kolektif doğası gereği, savaşın nedenselliğine ilişkin düşünceler siyaset felsefesine ve bir vatandaşın ve bir devletin savaştaki sorumluluğuna ilişkin tartışmalara girmelidir. Bu tür kaygılar açıkça ahlaki meselelere dönüşmektedir, ancak savaşın nedenine ilişkin olarak, eğer insan savaşın fiilen başlatılmasından sorumluysa savaşın kimin yetkisiyle başlatıldığı sorulmalıdır. Burada tanımlayıcı ve normatif sorunlar ortaya çıkmaktadır, zira savaş ilan etmek için yasal otoritenin kim olduğu sorgulanabilir, ardından bu otoritenin meşruiyete sahip olup olmadığı veya olması gerekip gerekmediği konularına geçilebilir. Örneğin, bu otoritenin ‘halkın’ ne istediğini (ya da ne istemesi gerektiğini) yansıtıp yansıtmadığı ya da otoritenin onlara ne istediklerini (ya da ne istemeleri gerektiğini) bildirip bildirmediği düşünülebilir. Kitleler seçkinlerin fikirleri tarafından kolayca yönlendirilebilir mi, yoksa seçkinler nihayetinde çoğunluğun istediği şeyin peşinden mi gider? Bu noktada, bazıları savaş için aristokrasileri suçlarken diğerleri de gönülsüz bir aristokrasiyi savaşa teşvik ettiği için kitleleri suçlar (bkz. Vico, New Science, sect. 87).

Bu nedenle savaşı insanın seçimlerinin bir ürünü olarak görüp altını çizenler, onun politik ve etik doğasını ön plana çıkarırlar; ancak metafiziğin geniş felsefi alanı bir kez ele alındığında, savaşın diğer özel nedenlerine de dikkat çekilebilir. Bunlar üç ana gruba ayrılır: savaşın nedenini insanın biyolojisinde arayanlar, kültüründe arayanlar ve akıl yetisinde arayanlar.

tank, savaş, çatışma, asker, silah

Savaş insanlık tarihi boyunca varlığını sürdürmüş bir olgudur.

İNSAN DOĞASI ve SAVAŞ

İnsan doğası ve savaş arasındaki ilişkiyi keşfetmek için gereken zemin, insanın ‘gerçek’ ya da ‘altta yatan’ doğasının ön plana çıkmasının muhtemel olduğu bir doğa durumu tasvir eden Thomas Hobbes tarafından sağlanmıştır. Hobbes, yasaları dayatacak bir dış güç olmaksızın, doğa durumunun içkin bir savaş durumu olacağı konusunda ısrarcıdır. Yani, “insanlar, hepsini huzur içinde tutacak ortak bir Güç olmadan yaşadıkları süre boyunca, Savaş denilen durumdadırlar; ve bu öyle bir savaş ki herkes herkese karşıdır.” (Leviathan, 1.13)

Hobbes’un kurgusu, insanın doğal yönelimleri üzerine yapılacak tartışmalar için kullanışlı bir başlangıç noktasıdır ve Locke, Rousseau ve Kant da dahil olmak üzere onu takip eden pek çok büyük filozof, Hobbes’un tanımıyla bir dereceye kadar hemfikirdir. Locke, Hobbes’un tam bağımsızlıkçı ve topyekûn mücadeleci devletini reddeder ancak yasama ve yürütme eksikliğinden faydalanan insanların her zaman var olacağını kabul eder. Rousseau, doğa durumunda insanın doğal olarak barışçıl olduğunu ve savaşçı olmadığını savunmak için Hobbes’un imajını tersine çevirir, ancak Rousseau uluslararası politikayı ayrıntılı olarak ele aldığında, devletlerin aktif (saldırgan) olması gerektiğini, aksi takdirde düşüşe geçtiğini ve kurucu olduğunu savunarak benzer bir düşünceye sahiptir; savaş kaçınılmazdır ve barışçıl birlikler için yapılan her türlü girişim boşunadır.

İlgili konu: Toplum sözleşmesi

Kant’a göre insanlar arasında ve daha sonra devletler arasında doğuştan var olan çatışma, insanlığı barış ve birleşme arayışına iter. İnsanın aklı tek başına ona barışçıl bir uzlaşmanın faydalarını öğretmez; kapsayıcı bir yapı olmadığında kaçınılmaz olan savaş, insanları işlerinde daha barışçıl düzenlemeleri düşünmeye ve gerçekleştirmeye sevk eder, ancak Kant bile kötümser bir insanlık anlayışını sürdürmüştür.

Hobbes, pek çok kişinin katılmadığı atomcu bir insanlık anlayışı sunar. Çeşitli tonlardaki komüniteryenler, diğerleriyle karşı karşıya gelen ve barış için kendi aralarında bir sözleşme yapmaya teşvik edilen yalıtılmış birey kavramını reddederler. Bazı eleştirmenler, bireyin barış için müzakere etme (sosyal bir sözleşme yoluyla) veya savaşma yeteneğinin kendisini oluşturan sosyal yapıların içine gömülü olduğu organik bir topluluk anlayışını tercih etmektedir. John Donne’un “hiç kimse bir ada değildir” ve Aristoteles’in “insan politik bir hayvandır” sözlerine geri dönerek, taraftarlar insan ilişkilerine içkin olan sosyal bağlantıları vurgulamaya çalışırlar ve bu nedenle insan doğasının ve dolayısıyla savaşın herhangi bir teorik inşası, insanın içinde yaşadığı ilgili toplumun incelenmesini gerektirir. Bu bakış açısının taraftarları zaman içinde kültürel formların kalıcılığını kabul etse de, insan doğasının yöneten unsurları zaman ve mekana göre değiştiğinden, savaşın doğası ve etiği de değişir. Örneğin, toplumcu savaş görüşü Homerik savaşın 16. yüzyıldaki savaştan farklı olduğunu ima eder, ancak tarihçiler İlyada’daki Yunan savaşının incelenmesinin sonraki nesilleri kendilerini ve savaşı nasıl algıladıkları konusunda etkileyebileceğine dair kanıtlardan yararlanabilirler.

Diğerleri ise insan doğası üzerine her türlü teoriyi reddetmektedir. Örneğin Kenneth Waltz şöyle der:

“İnsan doğası savaşın ortaya çıkmasında şüphesiz bir rol oynasa da, bazen savaştığı bazen de savaşmadığı şeklindeki basit açıklama dışında hem savaşı hem de barışı tek başına açıklayamaz.” (Man, War, and State)

Varoluşçular böyle bir varlığın tam bir irade özgürlüğü ile uyumlu olduğunu reddederler (bkz. Sartre). Buradaki tehlike, hem askeri tarihçilere hem de barış aktivistlerine büyük fayda sağlayabilecek olan farklı dönem ve alanlardaki savaşçıların ortak noktalarını arama ihtiyacını ortadan kaldırmasıdır.

Birçok açıdan savaş felsefesi, bir düşünürün fikirlerinin tüm yönlerinin derinlemesine incelenmesini gerektirdiği gibi, bir filozofun bağlantılı konulardaki konumunun bir göstergesini de sunar.

Yazan: Sosyolog Ömer Yıldırım

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...