Türk Modernleşmesi

felsefe Nedir

Türkiye, modernleşme sürecine gönüllü olarak katılan Müslüman ulusların başında gelir. Türkiye’nin Batılılaşma üzerinden modernleşme arzusu kendi dışında oluşan bir baskının ürünü değildir. Toplumun bir hayli çalkantılı bir şekilde ilerleyen Batılılaşma serüvenini, diğer Müslüman toplumların ulusal deneyimleriyle ilişkilendirmek pek çok açıdan zordur.

Türk modernleşmesinde Batılılaşma artık esas belirleyicidir ve gelişmeler yönetici seçkinlerin her kertede bir kaybediş olarak kodladığı bu atmosferden kurtulma çabalarını da yansıtır. Arap ya da Hind Müslümanlarının çoğunda yerleşik olan modernleşme siyaseti ise, gerçekte sömürgeci bir talebin yansıması olarak vücut bulmuştur. Batılı sömürgeci tahayyül, Müslüman toplumunu kendi değerlerine aşina kılarak dönüştürmeyi amaçlamış; buna bağlı olarak ortaya çıkan İslami anlayışlar da çoğu zaman modernliğin evreninde şekillenmiştir. Türk modernleşmesinde ise din, yeni bir ulus yaratmak için seferber edilmiştir.

Din artık işlevseldir ve yeni bir kültürel aidiyetin başat teması olarak sıklıkla kullanılır. Misak-ı Milli siyasi ve kültürel sınırları çizilen ulus-devlet fikriyatında din araçsal bir seçenek olarak tasarlanmıştır. Ancak buradaki tahayyülün, sömürgeci bir tahayyülden kesinlikle uzak olduğunu da asla unutmamak gerekir.

Aslında Türk modernleşmesinin billurlaştırdığı Batılılaşma tecrübesi, pek çok etkenden, arzu ve niyetten beslenen bir serüven havasındadır. Türk modernleşmesi toplumsalın bütün hücrelerini dönüştürme konusunda kararlı olmuştur. Modern unsurların toplumsal değişimin önünü açmasında sadece gelişen iç ve dış koşullar değil, aynı zamanda devletin müdahaleci yapısı etkili olmuştur. Bu nedenle 1980’li yıllara gelinceye kadar modernlikle İslam’ı ya da Müslümanları ilişkilendirmek mümkün olmamıştır; modernlikle ilişkilendirilen sadece devlettir.

Türkiye’de modernleşme süreci, toplumsal/kültürel adacıkları, yeni ve ilginç bir forma dönüştürmüştür. Esasen Müslümanların modernleşme deneyimi bir dizi değişkenin etkisiyle gerçekleşmiştir. Göç, kentleşme, eğitimin kitleselleşmesi, iletişimin yaygınlaşması, laikliğin dini devletin taşıyıcı ayaklarından biri olmaktan çıkarması, sekülerliğin yaşam biçimlerini dönüştürmesi vd. bunda etkili olmuştur. Ancak bu gelişmeler, radikal seçkinlerin umduğu gibi, dini gözden düşürmekte etkili olamamıştır. Sanılanın aksine, yeni koşullarda farklı aktörlerin okumalarına tabi olan İslam, Müslüman modernleşmesi şeklinde tanımlanabilecek yeni bir sürecin başlatıcısı olmuştur.

Modernlik bağlamında gündeme getirilen pek çok yeni fikir, söylem, politika ve yaşam biçimi Müslüman dünyanın yerleşik hayat akışını derinden sarsmıştır. Bireycilik dinî inanç ve davranışın cemaat temelini tehdit ederken, akılcılık da dinin deruniliğini hedef edinmiştir. Sonuçta birçok dinî inanç gayri makul (akla aykırı) hâle gelmiştir. Ancak yine de bu sarsıntı, dinin ortadan kalkmasını değil, yeni bir formla tanımlanması sağlamıştır. Geleneğin yeniden icadı, dinî metinlerin tarihsel bir okumaya tabi tutulması, cemaat bağlarının yeniden güçlendirilmesi, birbirinden bağımsız ve özerk birtakım sadakat ağlarının ortaya çıkması, yaşanılan kriz ortamlarında toplumsal hayatın bir şekilde nefes alabildiği yeni birtakım sosyal çerçeveler sağlamıştır. Derinleşme, üslûpçuluk, içe dönme, teknik gösteriş, içsel olarak kendinden şüphe duyma ve gerçekliğin geleneksel düzeylerini reddetme esasına dayalı özellikleriyle modernleşme, Müslüman bir toplumda sonucu kestirilemeyen bir dizi değişime yol açmıştır.

Türk modernleşmesi Cumhuriyetle birlikte başlayan bir süreç değildir. Cumhuriyet daha çok modernleşme konusundaki radikalizmi ve kararlı gidişatı yansıtır. Aslında modernleşme, Osmanlı’nın Batı karşısındaki yenilmişliğini aşmak için kullandığı, oldukça işlevsel bir tercihtir. Bu bakımdan Osmanlı’nın ona nispetle kendi konum ve itibarını belirlediği bir adres olarak görülen Batı yeni düzenlemelerde bilimsel-teknik medeniyet yönündeki önceliğiyle modernleşmenin de kendisiyle aynileştiği bir ülkedir. Osmanlı’nın modernleşmeyle ya da Batılılaşmayla ulaşmak istediği hedef aslında Batılı gibi olmak değildir. Kazanç getireceği düşünülen kurum, değer ve yaşam biçimlerini sahiplenme çabasıdır.

Osmanlı’nın Batı’yla teması öncelikle cephelerde gerçekleşmiştir. Kültürel ve entelektüel bir karşılaşma ise son iki asrın konusudur. Savaşta kaybettiğini savaşta kazanma çabası Osmanlı fetih stratejisinin bir sonucu olmuştur. Bu ihtiyaç Osmanlı’yı Batı’nın bazı değerleri ile kalıplarını işlevsel amaçlarla aktarmaya sevk etmiştir. Bu niyetle Batı’ya gönderilen ilk Osmanlı aydınları bilgi ve görgülerini kendi ülkelerine aktarmalarıyla yeni bir kültür ve senteze ön ayak olmuşlardır.

Modernleşme, bugün gündelik kullanımlarımızda tarihsel olarak yarattığı kırılmanın uzağında kalan oldukça olumlu bir sıfat gibi görülmektedir. Bir başka deyişle, birisinin modern oluşundan söz edildiği zaman, bununla vurgulanmak istenen, müspet değerler içeren bir kişilik tarifidir. Dolayısıyla, modernlik iyi; kesinlikle arkaik bir yanı olmayan, bugüne ait bir anlamlar çerçevesi sunmaktadır.

Kuşkusuz Osmanlı modernleşmesinin başarılı olup olmadığı tartışılabilir. Modernleşme konusundaki asıl gelişmeler Cumhuriyetle birlikte sağlanmaya başlanmış, kalıcı başarılar ancak bu süreçteki dinamikler sayesinde gerçekleşebilmiştir. Ancak burada Cumhuriyetle birlikte atılan radikal adımların da sonuçta belli bir deneyimin üzerinde geliştiğini unutmamak gerekir.

Geleneksel dinî tasavvur dünyasının Osmanlı modernleşmesine karşı bir cephe yarattığı bilinmektedir. Bu bakımdan Batılılaşma konusundaki hemen her adımın dinî bir referansla temellendirilmesi gerekmiş, bu çerçevede İslam’ın ilgili nassları da yeni te’villeriyle birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü din, toplumda belki de en temel referans ya da meşrulaştırma araçlarından biridir. Bu özellik, Osmanlı modernleşmecilerini din üzerinden bir söylem geliştirmeye zorlamıştır. Toplumda dinî yapının oldukça güçlü olması, modernleşme konusundaki en radikal adımları bile, din ile ilişkilendirmeyi zorunlu hâle getirmiştir. Böylece modern Müslüman, modernist Müslüman ve modern İslam gibi yeni kavramlar gündelik hayatımız içinde yer almaya ve tutunmaya başlamıştır. İsmail Kara’nın belirttiği gibi, en geniş manada dinî alanı tahrip etmeye, zaafa uğratmaya, gerilere doğru itmeye, dönüştürmeye müteveccih olan modernleşme teşebbüslerinin nasıl olup da bizde aynı zamanda dinî bir hüviyete büründüğü sorusu, bugün de dün olduğu gibi hayati bir sorudur. İslam ilerlemeyi emreder, İslam aklî bir dindir, İslam çağdaş bir dindir türünden her yaklaşım, her şablon aslında bir yandan iktidar sahiplerinin modernleşme çabalarını din ile onaylatarak, bir noktaya, bir mevziye ulaşılmasını sağlıyor; bir yandan da bütün bu açıklama tarzları, Batı’ya karşı aşağılık kompleksi duyan çevrelerin dilinde, kendi durumlarını örten bir söyleme dönüşüyor.

Oysa Türk modernleşmesinin daha baştan din karşıtı bir söylem ile ilişkilendirilmesi tarihe ilişkin hemen her anlatıda yer alan, âdeta kesinleşmiş bir yargıdır: Türk modernleşmesi din karşıtlığıdır. Tersi yönden bir karşıtlık ise şöyle kurulmaktadır: Modernleşmeye en ciddi engel dindir. Ve eğer modernleşeceksek bu ayak bağlarından kurtulmamız gerekir. Karşıtlık konusunda o kadar ileri gidilir ki, Atatürk’ün konuşma metinleri de bu konudaki tarafların her birince yeni bir hermeneutik okumaya tabi tutulur. Bu bağlamda, birden fazla bakış açısıyla üretilmiş Atatürk algı ve imgesinin imgesinin gündelik hayatta birbiriyle rekabete sokulmuş bir şekilde öne çıkarıldığı söylenebilir. Atatürk’ün bir okuması onu din karşıtı bir lider hâline getirirken; bir başka okuması birdenbire onu oldukça dindar, hatta neredeyse dinci bir karaktere bile dönüştürebilir. Bu durum, Atatürk’ün, Cumhuriyet döneminin tamamında, temel bir referans olarak alınmasından kaynaklanan bir durumdur. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana her söylem, özellikle din konusunda kendine bir yer arayan her görüş, Atatürk ile kendi duruşunu eşleştirmek ve onunla bir şekilde buluşmak arzusunu taşımaktadır.

Türk modernleşmesinin din karşısındaki konumu tam olarak ne olmuştur? Bu tartışmada bir taraf olmaktan ziyade, şu sorulara cevap bulmak gerekmektedir: Din, Türk modernleşmesiyle birlikte Osmanlı’daki rolüne sahip olmaya devam etmekte midir? Din kamusal alanda nerededir? Türk modernleşmesiyle birlikte dinin konumunda ne gibi değişiklikler ortaya çıkmaya başlamıştır? Cumhuriyet döneminde din, Osmanlı toplumundaki tanımına uygun düşmüş müdür?

Osmanlı toplumu içerisinde, o dönemin kültürel sermayesi açısından bakıldığında din her şeydir. Buna karşılık Cumhuriyet Türkiye’sine, politik önderler açısından baktığımız zaman, din nedir? Din acaba kutsalın anlam dünyasına sıkıştırılmış bir tortu mudur? Bir küçük ayrıntı mıdır? Vicdanlarla sınırlandırılmış bir öge midir; yoksa her şeyi kapsayan, her konuda söyleyecek sözü olan bir yapı mıdır? Türkiye’de modern Cumhuriyet’in, sekülerleşme politikaları aracılığıyla ve laiklik yoluyla dinin devletteki rolünü yeniden düzenleyerek gündelik hayattaki nüfuz ve ağırlığını zayıflatmayı başarmış olduğu çok açıktır. Ve bu bağlamda, din, artık yeni bir olgudur. Artık Cumhuriyet döneminde, dinden bahsettiğimiz zaman, bu dinin tanımının yeniden yapılması gerektiğini biliyoruz, çünkü artık dünyevi ve uhrevi ayrımının sonuçlarına ilişkin yeni bir kavramsallaştırma ile karşı karşıyayız.

Dünyevi ve uhrevi ayrışmasında özellikle durmak ve yoğunlaşmak gerekir. İslam dünyevi bir dindir. Bir dinin dünyeviliğinden söz etmek aslında bazen netameli görünebilir. Ama din dünyevidirden kastedilen, bu dünyaya ilişkin söyleyeceklerinin olduğu gerçeğidir. Örneğin farz, haram, sünnet, vacip gibi hususlar Müslüman’ın gündelik dinî hayatını disipline eden kavramlar arasında yer alır. Bu ifadelerin her biri Müslümanların gündelik hayattaki davranış ve eylemine karşılık gelir. Bu bağlamda farz, Allah tarafından emredilmiştir, kesinlik ifade eder ve yapılır. Bu çerçevede yer alan mekruh ise kendisine mesafeli durulmasının tavsiye edildiği durumlara işaret eder. Kesin bir yasaklama söz konusu olmamakla birlikte yapılacak en iyi iş ona uzak durmaktır. Aynı şekilde yer alan sünnet ise Müslümanların âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’in ortaya koyduğu her türden tecrübeyi içselleştirme çabasını yansıtır.

Tüm niyet, söz ve eylemler örneğin konuşmak, oturmak, uyumak; bunların her birisi dinî bir kavrama karşılık gelecek şekilde kodlanır ve açıklanır. Dolayısıyla, Osmanlı toplumsal yapısı içinde bir Müslüman’ın, günlük hayatının hiçbir bölümü, dinin kontrolü dışında düşünülemez. Din, sadık kalındığı sürece müntesiplerine tutarlı bir açıklama sunan özgül bir çerçevedir. Zamanla sekülerleşmenin de katkısıyla gündelik hayat, insanların önüne iki ayrı yoldan birini dayatmaya başlamıştır. Ne var ki bu durum, sadece modern Türkiye’nin bir tercihi değil modernleşmenin bir getirisidir. Bu alanlar dünyevi ve uhrevi şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Burada uhreviden kastedilen, öte dünyayı her zaman dikkate alan bir yaşam biçimidir. Böylece uhrevilik, öte dünya (: ahiret) üzerinden kendini inşa eden teolojik bir yaşam döngüsünü ifade etmektedir. Bu ayrışma doğal olarak dinin bazı alanlardan geri çekilmesini, bazı noktalardaki geçerlilik iddialarından; hemen her konuda söz sahibi olma çabasından vazgeçmesini gerektirmektedir. Tabii, dinin sözünü geri almasından kastedilen, o dine sahip çıkan aktörlerle, yani dindarlarla ilgilidir. Uhrevi alanın gelişmesi ise, Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat Fakülteleri, gündelik hayattaki dindarlık temsilleri ve başkaca aktörlerle daha yeni bir tasavvur dünyasına dayalı olarak ortaya çıkmaya başlayacaktır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*