Sokrates Sonrası Filozoflar ve Felsefe

felsefe Nedir

Sokrates’in Atina demokrasisi tarafından idama mahkûm edilmesi ve trajik sonu, Sokrates sonrası felsefenin niteliği ve yönünü de belirlemiştir. Bu söz konusu trajik son, filozoflarda toplumsal ve politik yaşama belli bir tepki ve küskünlükle biçimlenen anlam arayışlarına yol açmıştır.

Politik, diğer bir deyişle siyasal açıdan bu yenilgi ve yılgınlık atmosferinden, kendilerini Sokrates’in mirasçıları olarak gören birçok felsefi anlayış ortaya çıkmıştır. Antik felsefenin iki büyük temsilcisi Platon ve Aristoteles’i ayrı bir başlık altında ele alacağımız için, bu bölümde Sokrates sonrası felsefenin diğer akım ve temsilcilerin politik anlayışlarına kısaca değineceğiz.

En önemli temsilcileri Antisthenes ve Diogenes olan Kinizm için, toplumsal ve politik yaşamdan uzak ve sade bir yaşam, en anlamlı ve erdemli yaşamdır. Toplumsal ilişkilerden ve sağlayabileceği konfordan ve bu bağlamda politik iktidardan bağımsızlık, hakiki anlamda iyi ve erdemli bir yaşamın vazgeçilmez koşullarıdır.

Topluma, aileye ve devlete dayalı bir güven ve konfor arayışı, bireyin erdemli ve mutlu bir yaşam için gereksinim duyacağı bağımsızlık ve kendine güveni yok ederler. Kişinin kendisini başkalarına bağımlı ve ikiyüzlü kılan isteklerini denetleyebilmesi, dünyayı dönüştürmekten çok kendisini geliştirmesi gerekir. ‘Bir lokma bir hırka’ ilkesine uygun olarak sade bir yaşam, bizi toplumsal ve politik ihtiras ve arzulardan uzak tutacaktır. Kinik Diogenes’e atfedilen ve Büyük İskender’e söylemiş olduğu rivayet edilen ‘gölge etme başka ihsan istemem’ sözü de, Kinizm ruhuna uygun düşmektedir.

Kinizmden etkilenmiş daha sonraki bir felsefe okulu ise Stoacılık’tır. Çeşitli dönemlere ayrılan Stoacılık’ta toplumsal ve politik yaşamdan bağımsızlıktan çok kayıtsızlık vurgusu vardır. Her türden haz ve acıya, güçlü istek ve tutkuya mesafeli yaklaşmak kaydıyla, toplumsal ve politik ilişkilere dâhil olmak olumlanabilir. Dünyevi ve toplumsal hazların, politik makamların kölesi olmadan, siyasal yaşama katılmanın bir mazuru yoktur. Stoacılar milli duygulara ve milletler arası ayrımlara da ilgisiz ve kayıtsızdırlar. Kozmopolit bir politik anlayışa uygun olarak, ‘dünya vatandaşlığı’ ilkesini savunurlar.

Onlar açısından dinsel ve etnik ayrımlar, politik güç ve makamlardan çok, kişisel erdemler ve bireyler arasındaki dostluklar mutlu ve huzurlu bir yaşamın zemini olabilir. Dünya Tanrı tarafından yaratıldığı ve bu bağlamda belli bir akılsallık taşıdığı için, dünyayı değiştirmekten çok bireyin kendisini değiştirmesi daha önemlidir. Çoğu kez dünyaya müdahâle etmekte ve istediğimiz yönde değiştirmekte zorlanırız. Oysaki olanı olduğu gibi kabul etmek ve kayıtsız bir bilgelikle karşılayabilmek, güçlü ve erdemli bir kişilik ve yaşamın habercisi sayılabilir. Görüldüğü üzere, Stoacılık’ta da tinsel ve politik bir yenilgi ve güçsüzlüğün ruh halini görmek mümkündür.

Politik yaşama ve reel dünyaya yönelik bu kayıtsızlık ve üstten bakış çabası, devletin hoyrat gücüne karşı filozofun kendi içine bir geri çekilme hamlesi olarak görülebilir. Stoacılığın en önemli temsilcilerinden birkaçı, erken dönem için Kıbrıslı Zenon ve Kleanthes, geç dönem için iki Romalı filozof Seneca ve Marcus Aurelius olarak sıralanabilir. Stoacılığın kurucusu Kıbrıslı Zenon’un bir köle, geç dönem Stoacılığın temsilcisi Marcus Aurelius’un bir Roma İmparatoru olması, bu ekol açısından ilginç bir tezat ve zenginliği gösterir.

Sokrates sonrası Antik felsefede Kinizmin karşısında kendine özgü yapısıyla Hedonizm bulunur. Hedonizm bilindiği üzere hazcılık anlamına gelir ve hazzı yaşam için biricik gerçek değer olarak konumlar. Hazcılığın ilk aşamasını Kirene Okulu ya da Kireneliler, ikinci aşaması ve biçimini ise Epikuros’un felsefesi ya da Epikurosçuluk oluşturur.

Egemen politik ya da siyasal güçlere karşı güvensizlik ve mesafenin bir başka felsefi ifadesinin, hazcılık ve konformizm olduğu söylenebilir. İlk dönem hazcılığın, yani Kirenelilerin en önemli temsilcisi Aristippos’tur. Kinik Diogenes’in ya da daha bilindik bir adlandırmayla Sinoplu Diyojen’in Aristippos’a zengin ve nüfuzlu kişilere yakınlığından dolayı ‘kral köpeği’ diye hitap ettiği rivayet edilir. Yine Diogenes Leartios’un aktardığına göre, günlerden bir gün kinik Diogenes Aristippos’a hitaben ‘sen de benim gibi yeşillik yemekle yetinseydin, tiranların havlusunda hizmet etmezdin’ der. Buna karşılık Aristippos, ‘sen de insanlarla ilişki kurmayı bilseydin, yeşillik yemezdin’ der.

Sinoplu Diogenes kinizmin adına ve ruhuna uygun bir tarzda ‘köpek gibi sade’ bir yaşamı savunurken, hedonist Aristippos’u ‘tiranların semiz ve bakımlı köpeği’ olarak görmektedir. Kinik Diogenes kendisine ‘neden filozoflar zenginlerin kapısına gidiyor da, zenginler filozofların kapısına hiç gitmiyorlar’ diye sorduğunda Aristippos, ‘çünkü filozoflar kendilerinde neyin olmadığını biliyorlar’ diye yanıt verir. Bu yanıttan da anlaşıldığı üzere, Aristippos için toplumsal zenginlikten ve politik iktidarın gücünden yararlanmanın filozof açısından bir mahzuru yoktur.

Hedonist felsefenin toplumsal gerçekliğe ve siyasal iktidara yaklaşımı, tıpkı Sokrates’te olduğu gibi ironik ve mesafeli bir yaklaşımdır. Sokrates’teki bu ironik ve mesafeli yaklaşımın içeriği Aristippos ile birlikte değişmiş, oportünist ve çıkarcı bir niteliğe bürünmüştür. Aristippos, anısına saygı duyduğu Sokrates’in trajik sonundan hareketle, toplumsal ve siyasal yaşama bilgi ve erdem ilkeleriyle değil, çıkar ve konfor beklentileriyle yaklaşmaktadır. Siyasal ve toplumsal yaşama yönelik düş kırıklığı ve küskünlüğün, hedonizm, yani hazcılıkla birlikte çok daha derin bir ironi ve mesafeye yol açtığı düşünülebilir.

Aristippos için haz, öncelikle canlı bedensel hazdır. Tinsel ve manevi hazlar zaten eğitimsiz sürüyle elde edilemez. Hazcı Aristippos’un topluma öfkesi bu anlamda ‘münzevi’ Diogenes’den daha az değildir ve belki de çok daha güçlüdür. Topluma ve siyasal iktidarın uygulamalarına yönelik tüm bu öfke ve düş kırıklıklarının, belli bir aşamada tüm manevi ve felsefi hazlara yönelik bir ironi ve mesafeye yol açması ve bu ironi ve mesafenin bedensel hazları ön plana çıkarmış olması mümkündür.

İlk dönem hazcılığın, yani Kirenelilerin devamı sayılabilecek felsefi akım ya da okul, Epikurosçuluktur. Epikuros için de haz iyi ve acı kötüdür. Epikuros’un haz anlayışı Kirenelilerin ve Aristippos’un haz anlayışından farklılıklar içerir. Epikuros aktif bedensel hazları değil, pasif hazzı, yani daha çok acı yokluğunu önemser. Aktif hazlar, hele bir de ölçü kaçırıldığında istenmeyen sonuçlara, acılara neden olabilirler. Aşırı bedensel haz arzusu, belli bir mutsuzluğun belirtisi olabileceği gibi, yorgunluk, düş kırıklığı ve pişmanlığa da yol açabilir. Ölçüsüz bir şekilde yeyip içme ve cinsellik buna örnek verilebilir. Tinsel ve zihinsel hazlar, bedensel hazlardan daha kalıcı, derin ve mutluluk vericidir. Aynı şekilde tinsel ve zihinsel acılar, bedensel acılardan daha kalıcı, derin ve keder vericidir.

Epikuros Tanrı’ya inancı ve ölüm korkusunu doğaya aykırı bulduğu için yadsır. Toplumsal ve politik örgütlenme ve sonuçta devlet, bireylerin güvenliği ve mutluluğu bağlamında önem ve değer taşırlar. Evlilik ve aile kurumu konusunda mesafeli ve muğlak bir tavra sahip olan Epikuros, dostluğun önemini vurgular. Belli tinsel ilgiler etrafında bir araya gelmiş insanların politik ihtiras ve tutkulardan uzak bir topluluk ya da cemaat içinde yaşamaları, belki de maksimum haz ve mutluluğun en uygun zeminidir.

Sokrates sonrası felsefenin bir diğer önemli yönelimi ve akımı, septisizm, yani kuşkuculuk ya da şüpheciliktir. Genel olarak üç döneme ayrılan septiklerin ya da septisizmin en önemli temsilcilerinden bazıları, Pyrrhon, Timon, Karneades, Sextus Empricus olarak sıralanabilir. Doğru bilgi ve inancın olanağını yadsıyan septikler için, yargının askıya alınması (epokhe) temel ilkeyi oluşturmaktaydı. Septikler metafizik ve felsefi hakikatlere dair bir ‘epokhe’yi savunmakla beraber, empirik ve pratik gerçekliğe dair göreli, tikel ve olumsal yargılarla yetinmemiz gerektiğini savunurlar. Bu bağlamda politik yaşama dair yargılarımız ve davranışlarımız da göreli, tikel ve olumsal bir karakter taşıyacaktır. Açıktır ki septisizmin ya da kuşkuculuğun aşırı bir tarzı ve yorumu, tüm gerçeklik ve doğruluğa ilişkin bir kuşkuya, teorik bir olumsuzlama ve pratik bir kayıtsızlık ve nihilizme varacaktır.

Sofistlerin Atina demokrasisine karşı Sokrates’ten daha uyumlu bir felsefi perspektife sahip oldukları söylenebilir. Fakat Sokrates’in de doğru bilgi ve yargıya çoğunluğun kararıyla ulaşılamayacağını düşünmekle birlikte, demokratik yaşam için vazgeçilmez bir değer taşıyan tartışma süreçlerine kendini adamış olduğu açıktır. Felsefi düşüncenin, evrensel kavram arayışlarının Sokrates’in kişiliğinde politik agoraya çıkışı, hem tipik filozof olarak Sokrates’in trajik kaderini ve hem de Sokrates sonrası felsefi hareketlerin özünü biçimlendirmiştir. Sokrates’in siyasal iktidar tarafından mahkûm edilmesiyle birlikte, kayıtsızlık, hedonizm ve aşırı şüphecilik filozofların yaşamında belirginlik kazanmıştır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*