Felsefe hakkında her şey…

Jean-Paul Sartre’ın Felsefesinin Güzergâhı

07.11.2019

Sartre varlıkbilimsel yaklaşımı düşünsel güzergâhının çeşitli uğraklarında geliştirmektedir, bu güzergâha birliğini veren temel sorun özgürlüğün olgusallıkla ilişkisi sorunudur.

Sartre’ın düşünsel yolculuğunu üç uğrakta ele alabiliriz: Sartre’ın Husserl fenomenolojisinden yola çıkarak kendi özgün düşüncesini oluşturmaya çalıştığı ilk dönem felsefesi birinci uğraktır. Bu uğrakta Sartre henüz “özgürlük” “olgusallık” terimlerini kullanmıyor olsa bile, ikinci uğrakta “özgürlük” ve “olgusallık” ilişkisini tartışmak için gerekli kavramsal zemini keşfetmektedir. Bu aşamada bilinç ile dünya ilişkisi “yönelimsellik” , “aşkınlık” gibi terimlerle ele alınmaktadır.

Yönelimselliğin keşfiyle ortadan kalkması gereken felsefi sorunlar dış dünyanın varlığı ve bilinebilirliği sorunlarıdır. Yönelimsellik dünya bilince nasıl beliriyor sorusuna bir yanıt vermez yalnızca; Sartre yönelimsellikten yola çıkarak kendinde-varlığı da ispatlayabileceğimizi iddia ediyor.

Sartre’ın felsefi güzergâhının ikinci uğrağı Varlık ve Hiçlik’tir. Burada özgürlük ile olgusallığın ilişkisini kapsamlı bir biçimde temellendiren fenomenolojik bir varlıkbilim ortaya koyar. Ancak bu eser bir etik geliştirmediği gibi, siyasetin imkânı, özgürlük olgusallık ilişkisinin tarihsel boyutu gibi önemli meseleleri de ele almamıştır. Bu sebeple, Sartre felsefesi Marksistler tarafından eleştirilmiştir. Marksist eleştiri, Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’te yaptığı özgürlük ile olgusallığın ilişkisine dair felsefi tartışmayı, olgusallığın tarihsel ve ekonomik boyutunu ihmal ederek özgürlüğü doğal kabul eden bir burjuva bireyciliği olarak görmüştür. Sartre bu eleştiriye önem vermiş olsa gerektir ki, ona kapsamlı bir yanıt vermiştir. Bu yanıt, ikinci uğraktaki pek çok tezini yeniden gözden geçirdiği Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde ortaya çıkar. Bu eserinde Sartre fenomenoloji ile Marx’ın sentezini yapar, özgürlük ile olgusallık ilişkisi sorununu, bu sorunun tarihsel ve politik boyutunu da açıklamayı amaçlayan varlıkbilimsel bir yaklaşımla ele alır.

Sartre’ın yola çıkış noktası fenomenolojidir. 1934 tarihli “Yönelimsellik: Husserl Fenomenolojisinin Temel Bir Fikri” yazısının da gösterdiği gibi, Sartre’ın Husserl fenomenolosinde en çok önemsediği fikir “yönelimsellik” (intentionnalité) fikridir. Ona göre yönelimsellik bizi realizm ile idealizm arasında yüzyıllardır sürüp giden, fiziksel maddi gerçekliğin bizim onu temsil edişimizden veya bilişimizden bağımsız olup olmadığına ilişkin tartışmadan kurtarır. Sartre’a göre bu tartışma, bilinç ile gerçeklik ilişkisinin doğru kavranamamasından kaynaklanmaktadır ve yönelimselliğin keşfiyle ortadan kalkması gerekir. Bununla beraber, Husserl’in yönelimsellik anlayışında bir değişim meydana gelmiştir. Sartre, Husserl’in 1913 yılında yayımlanan Ideen’le beraber yönelimsellik yapısını transandantal bir ego’ya dayandırarak idealist felsefeye prim verdiğini düşünür. Bilincin merkezinde tüm yönelimlerin kökeni olan, deneyimle kurulmamış saf (transandantal) bir ego yoktur. Sadece psikolojik bir egonun varlığından söz edilebilir. Deneyimi kurucu bir gücü olmayan psikolojik ego, kurulmuştur; düşünümün ürünüdür.

Varlık ve Hiçlik yaklaşık 800 sayfalık bir “fenomenolojik varlıkbilim” denemesidir. İkici bir başlangıç noktası vardır. Ne bilinç (kendisi-için-varlık) dış gerçekliğe (kendinde-varlık) ne de dış gerçeklik bilince indirgenebilir. Bununla birlikte, ne biri ne de diğeri aralarındaki ilişkiden bağımsız olarak betimlenebilir. Aslında Varlı k ve Hiçlik’in çıkış noktası da yönelimselliktir. Bu bakımdan bu eserin getirdiği yenilik nedir peki? Sartre bilincin içine kapalı bir içkinlik alemi değil, bir aşkınlık (transcendance), dışarıya doğru bir hareket olmasını, onda tözsel, kurucu bir ben’in bulunmamasını, kısacası bilincin yönelimselliğini Varlık ve Hiçlik’te “hiçlik” ve “özgürlük” olarak yorumlar. Birinci uğrakta bulduğumuz, ego’nun düşünümün ürünü olduğu vurgusu yerini, ikinci uğrakta, insanın kendisini, karakterini, kimliğini seçtiği, seçimler yaparak kurduğu vurgusuna bırakır. Sartre insanın kendi dünyasını da bir anlamda seçtiğini söyleyerek bu özgürlüğün kaçınılmaz bir sorumluluk getirdiğini vurgular. Varlık ve Hiçlik başkasıyla ilişki (başkası-için-varlık) tartışmasıyla da çok ilgi çekmiştir. Başkası benim kurduğum bir nesneden ibaret değildir; dünyamda bana bağlı bir biçimde var veya yok olan, anlamlı veya anlamsız olan bir varlık değildir. Aksine ben, başkası tarafından şöyle veya böyle olarak tarif edilmek suretiyle, bir davranışıma, bir kimliğe, bir bedene sabitlenebilirim ve bu durumda kendisi-için’in özgürlüğünü varlıkta kaybederim. Başkası beni şöyle veya böyle görmek suretiyle özgürlüğümü elimden alabilen bir varlıktır. Varlık ve Hiçlik başkalarıyla ilişkinin olumsuzluğa dayanan dinamizmini bir bakış fenomenolojisiyle açıklar. Kendimi olgusallığımdan bağımsız bir biçimde özgür sanarak veya olgusal koşullarına sıkışmış, özgür olmayan birisi olarak görerek kendi kendimi aldatırım. Başkası beni görerek kendi gerçekliğimle yüzleştirir. Çıkış Yok’ta insanı n varoluşunun hakikatıyla başkasıyla ilişkisinde karşılaşması “Başkaları cehennemdir.” deyişiyle ele alınır. Başkası benim özgürlüğümü sınırlandırır. Özgürlüğümün ortadan kalkmasının sebebi sorumluluk almam değildir. Bu cümlenin ilk kez kullanıldığı Çıkış Yok’ta mesele, insanın başkasıyla ilişkide kendini aldatmanın güçleştiği bir sınıra gelmesidir. Başkası kendi kendimi aldattığımı bana ifşa etmek suretiyle, kendimden kaçış imkânımı elinden alır; beni kendimle yüzleştirir.

Sartre Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde Varlık ve Hiçlik’te sahiplendiği konumu tadilâttan geçirerek fenomenolojik varlıkbilimini Marxçı bir toplum kuramı ve siyaset felsefesiyle bir araya getirmeye çalışır. Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde yaptığı şey hem bir politik fenomenoloji hem de bir tarih felsefesidir. Sartre Marxçı düşünceye belli tavizler verir. Fakat amacı tarihsel materyalizmi tarihi dönemlere ayırarak ve bir dönemden diğerine nasıl bir diyalektik zorunlulukla geçtiğimizi göstererek doğrulamak değildir. Tarihsel dünyada işleyen diyalektik yine bir fenomenolojik varlıkbilim yoluyla gösterilecektir. Sartre insan gerçekliğinin a priori’lerini (tarihsel gerçekliğin kendisinde bulunan, indirgenemeyecek, kurucu rol oynayan yapısal ögeler anlamında) bilincin dünyayla kurduğu yönelimsel ilişkide değil, insanın praxisi’inde arar ve tarihin diyalektiğinin anlaşılırlığını bu ögelere bağlar. Diyalektik Aklın Eleştirisi tarihin olumsal zorunluluğunun hangi olmazsa olmaz, evrensel ögeler tarafından kurulduğunu araştırır. Bu eser siyasi praxis’in imkânını veren kolektif özneliği fenomenolojik olarak açıkladığı ve başka biçimlerde oluşmuş grup ve topluluklardan ayırt ettiği için de önemlidir. Son dönem düşüncesinde Sartre bireyin özgürlüğünün merkezde olduğu bir felsefenin sınırlarını aşar; toplumsal özgürlüğün imkânlarını araştırır. Bu imkânlar, bir praxis felsefesinde ve öznelerarasılığın siyasi eylem boyutunda bulunur.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...