İdealizm (Düşüncecilik) Nedir, Ne Demektir?

Varlığı düşünceye indirgeyen öğretilerin genel adı. Varlığın birinci ögesinin idea (düşünce) olduğunu savunan öğretiye idealizm denir. İdealizm var olan her şeyi düşünceye bağlayan, insan düşüncesinden bağımsız bir nesneler dünyasının var olmadığını savunan felsefî öğretidir. İdealizme göre madde, gerçek değildir ve evrendeki her şey salt zihinseldir. Düşüncemizin dışında herhangi bir gerçeklikten söz etmek mümkün değildir.

Felsefe’de dünyayı ve var oluşu, bilinç ve düşünceyi önem vererek açıklayan öğreti… idealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin, duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var olan her şeye düşünsel bağlamda, idealar aracılığıyla ve idealar olarak bildiğini savunurlar. İdealizmin birçok türü olmakla birlikte hepsinin paylaştığı ortak ilkelerden söz edilebilir. Tümellerin varlığı, burada ve şimdi var olanın aşılması, varlıklar arasındaki ilişkilerin o varlıkların dönüştürüleceği varsayımı, çelişik bileşenleri bütünleştiren sistemler kurmaya yönelik diyalektik yaklaşım; zihnin, özellikle tinin maddeden önce sayılması.

Modern töz metafiziğinde, materyalizmin karşısında idealizm bulunur. Çünkü materyalizmin maddenin yegâne gerçeklik olduğunu söylediği yerde, idealizm buna şiddetle karşı çıkıp gerçekten var olanın ide ya da düşüncelerle bu idelerin kendisinde bulunduğu zihin olduğunu ileri sürer. Aslında eski bir görüş olan, kökleri Platon’a kadar geri giden idealizm, evrende şaşmaz bir düzen bulunduğunu öne sürer; bununla da kalmayıp bu düzenin zihnin eseri olduğunu savunur. Çünkü idealizme göre madde kendi başına düzen kazanamaz.

İdealizm eski bir görüş olmakla birlikte, onun modern materyalizme karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Başka bir deyişle idealizm, bir yandan kendi tezlerini geliştirirken bir yandan da materyalizmin bir fikir, insan zihninin eseri olan bir düşünce olduğunu öne sürmüştür. Bu açıdan bakıldığında, idealizmin en büyük temsilcisinin Berkeley olduğunu söylemek gerekir.

Gerçekten de Berkeley, modern bilimin materyalizme götürmesinden endişe ediyordu. Bilim güç kazanınca, ondan materyalizmin çıkması kaçınılmazdı. O, materyalizmden ise ateizmin doğacağını düşünüyordu. Çünkü maddenin gerçek olduğunu öne süren materyalizm, evrende ne ilahî ne de bireysel ruha yer bırakır. Ateizmden ise hiçbir değerin olmadığını, Tanrı’nın yokluğunda “her şeyin mubah olduğunu” öne süren görüş olarak nihilizmin çıkması kaçınılmazdır. Berkeley, bunun Avrupa Uygarlığı için bir felaket olacağını düşünmüştü. Bu duruma engel olmak için bir misyoner gibi Avrupa ve Amerika’nın her yanını dolaştı; insanlara vaazlar verdi. Felsefesinde ise gerçekten var olanın zihin ya da ruh olduğunu söyledi; “var olmak algılanmış olmaktır” derken maddenin varoluşunu zihnin varoluşuna indirgedi.

Metafizik veya epistemolojik yaklaşımı temel alması bakımından idealizmin iki temel biçimi vardır: metafizik idealizm gerçekliğin idealara dayandığını, epistemolojik idealizm ise bilgi sürecinde zihnin yalnızca tinsel olanı kavrayabileceğini ya da nesnelerin gerçekliğinin algılanabilirliklerinden kaynaklandığını savunur. İlk biçimi ile idealizm dünyadaki temel tözün madde olduğunu, bunun da maddi biçimler ve süreçlerle bileneceğini ileri süren maddeciliğin, ikinci biçimi ile insan biliminin, zihnin dışında ve bundan bağımsız olarak var olan nesneleri gerçekte oldukları gibi görüp kavradığını öne süren gerçekliğin karşıtıdır. Gözlemlenebilir gerçekleri ve ilişkileri vurgulayarak metafizik görüşlere karşı çıkan olguculuk ile ateizm ve şüphecilik gibi akımlarda idealizme karşı çıkar.

Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama çabası belirleyici olmuştur.

1) İnsan deyiminin sonul gerçekliği nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin bilincinde art arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliğin tek bir benliğin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul öz, kendi başına var olabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir.

2) bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksal yorumu ve açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin sonu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması, gerçekte, yeryüzünü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime dönüştürülmesi demektir.

3) Bir düşünür zaman içindeki oluşum ve değişim olgusu ya da değişik amaçlar ve değerler karşısında nasıl bir tutum alınmalıdır? İdealistlere göre us yalnızca doğadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda uygar bir toplumun kültürel yaşamının parçası olan devleti ve öteki kurumları da yaratır, bu kurumların değerlerini korumak ve geliştirmek, her uygar insanın ahlaki temel görevidir. Uluslar arası etik kurallarına da katkısı bulunan idealistler, hiçbir ulusun etkin güçlerini bir başka ulus üzerinde hüküm sürmek için kullanamayacağını ileri sürerler. Bu güç, yalnızca bir başka ulusun yaratıcı güçlerini ilerletmek, onların kültürel düzeyini kalkındırmak için kullanabilinir. İdealizmin de tarih felsefesi, değer felsefesiyle yakından ilişkilidir. Benedotto Croce bu tarih felsefesini “her gerçek tarih, çağdaş tarihtir” deyimiyle özetler.

İdealistlerin başlıca dört savından biri Berkeley’in esse est percipi (var olmak algılanmış olmaktır) ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve duyu algılarının maddeden kaynaklandığını görüşünü yadsıyan bu yalın sav, geniş tartışmalara yol açmıştır.

Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır; çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve evrensel bir biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.

İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani kendi öznel bilinçliğinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı var sayılan sonul gerçekliği doğrudan kavrayabilir. Örneğin Platon’a göre, “iyi ideası”na sıçrama mistik bir nitelik taşır.

4) İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için geliştirilmiştir. 11. yüzyılda Canterbury’li Aziz Anselmus’un geliştirdiği bu sava göre yetkin bir varlığın var olması zorunludur, çünkü var olamak yetkinliğin temel öğelerinden biridir. Tanrı yetkin olduğunu göre varlığı da zorunludur. Bazı idealist filozoflar bu savı idealizmin öteki ilkelerine de yaymışlardır.

Yunan düşüncesinin ilk tektanrıcısı İ.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Ksenofanes dolaylı olarak düşüncecilik akımını hazırlayanların başında sayılabilir. Çünkü Tanrısal alanda da olsa, birçok’u bir’e indirgemiş bu bir’i ‘tüm düşünme’ olarak nitelemiştir. Elea okulunun ve Metafiziğin kurucusu Parmenides, onun öğrencisidir. Parmenides’e göre varlık, değişmez ve bir’dir. Değişiklik bir görünüşten ibarettir. Bu savın zorunlu sonucu şudur: Düşünen varlık (özne) ile düşünülen varlık (nesne), bir ve aynı şeydirler. Öyleyse düşünce konusu olan nesne’lerle düşünce de bir ve aynı şeydir.

İ.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Anaxagoras açıkça düşünceyi Tanrılaştırır. Düzensiz ve devimsiz evreni (kaos) düzenli ve devinen bir duruma (kosmos) getirmek için bilinçli bir ereği (telos) olan bir düşünce gücü (nous) ileri sürmektedir.

Aristoteles, Anaxagoras için, şöyle yazıyor: ”İlk olarak Anaxagoras, özdeğin karşısına, onun egemeni durumunda olan nus’u koymuştur. Nus’un yaratan ve özdeğin yaratılan olduğunu söylemiştir. Çünkü her şey bir aradayken, nus gelip düzenledi”.

(Xenophanes ve Parmenides’ten sonra) Bu üçüncü adım, düşüncecilik alanında atılmış ilk büyük adımdır. Oysa henüz bir eksiği var: Düşünce, ilksiz ve sonsuz olarak bağımsız özdekten ayrıdır ama, gene de Anaxagoras’a göre pek ince yapılı ve özel bir özdektir. Henüz özdeklikten kurtulamamıştır. Düşünceyi özdeklikten kurtaran ve onun karşısına yepyeni bir yapıyla başilke olarak diken ilk düşünür, Platon’dur. Düşünceciliğin ilk biçimi, Platon’un ideacılığıdır.

Platon’a göre (değişmeyen) gerçek varlık, düşünce varlığı (idea) dır. Nesneler bir görüntüden başka bir şey değildirler. Gözümüzle görüp elimizle tuttuğumuz masa bir görüntüdür, masanın gerçeği düşüncemizdeki masa idea’sıdır ve masa bu ideal örneğe göre yapılmıştır. Masa gelip geçicidir, yıpranır, çürür göçer gider; ama masa idea’sı kalıcıdır, yıpranmaz, çürümez, göçüp gitmez. Bunun içindir ki nesne, gelip geçici bir görüntü; idea, sağlam bir gerçekliktir. İşte günümüze kadar sürüp gelen düşüncecilik serüveni, Platon’un bu savıyla başlamıştır. Görüldüğü gibi düşünce, artık insan bedeninden de dışarı çekilip fizik-doğanın üstüne çıkarılmıştır. Düşüncecilik akımının, yüzyıllarca sürecek savı şu olacaktır: Varlık düşüncenin ürünü ya da düşüncenin kendisidir.

Alman düşünür Kant, düşünceciliği şöyle tanımlar: ”Duyuların ve deneyin verdiği bilgi aldatmacadır, gerçek ancak usun tasarımlarındadır”. Deneyüstü düşüncecilik adını verdiği kendi düşünceciliğini de şöyle tanımlar: ”Usun tasarımları aldatmacadır, gerçek deneydedir”. Ama bu gene de bir düşünceciliktir. Çünkü, ”duyularla deneyden gelen veriler, usun önsel verileri içinde biçimlenmeden hiçbir bilgi gerçekleşemez”. Bundan başka, ”nesnenin kendiliği bilinemez”. Öyleyse bilinmeyen bir sır var, ”bilmediğimiz bir nesneyle asla bilemeyeceğimiz bir özne” var. Tanrısal düşünce ve o düşüncenin ürünleri, biz insanlar bilmiyoruz ve asla bilemeyeceğiz ama, yok değil, var ”Tanrının varlığından şüphe ettiğiniz kadar Tanrı’nın yokluğundan da şüphe ediniz”. Alman düşünür Kant, kendi düşünceciliğinin karşısına, görgül düşüncecilik adını verdiği açık düşünceciliği koyar ve bunu da ikiye ayırır:

Belkili düşüncecilik ki Descartes’in şüpheciliğidir.
İnakçı düşüncecilik, ki Berkeley’in özdeksizciliğidir.

Kant der ki: ”Benim deneyüstü düşünceciliğim; nesnelerin bizim dışımızda gerek şüpheli ve tanımlanamaz, gerek gerçekdışı ve olanaksız olduklarını ileri süren görgül düşünceciliğin tam karşıtıdır”. Kant’ın bu düşünceciliğine eleştirel düşüncecilik de denir.

Özdekçilik ve yeni anlamıyla gerçekçilik (realizm) akımlarına karşıt bulunan düşüncecilik, tümüyle aynı sav ve temelde toplanan, çeşitli biçimlerde sunulmuştur.

Kant’tan sonra, özellikle Alman idealizmi’nde, üç kola ayrılmıştır: Fichte’nin öznel düşüncecilik, Schelling’in nesnel düşüncecilik, Hegel’in saltık düşüncecilik öğretileri…

Descartes’in belkili (şüpheci) ve Berkeley’in özdeksizci (nesnel gerçekliği duyumlara indirgeyip duyumlarla sınırlayan) görgül düşüncecilikleri, Kant’ın (”Duyuların ve deneyin verdiği bilgi aldatmacadır, gerçek ancak usun tasarımlarındadır, ancak us da maddenin özünü bilemez”dediği) deneyüstü (eleştirel) düşünceciliği, Fichte’nin öznel düşünceciliği, Schelling’in nesnel düşünceciliği, Hegel’in saltık düşünceciliği gibi açık ve doğrudan düşünceciliklerin yanı sıra yararcılık(Pragmatizm), olguculuk (pozitivizm), varoluşçuluk, uygulayıcılık, Machisme, empiro-critisizme gibi gizli ve dolaylı düşüncecilikler yer alır. Bunlardan başka, doğrudan ya da dolaylı olarak çok çeşitli düşüncecilikler de vardır.

Düşüncecilik, tekbencilik (solipsisme) saçmasında uçlaşır. ”Gerçek ben’im” ve hatta ”gerçek benim yaşadığım bu andır” saçmacılığını en iyi belirten düşüncecilikler, İngiliz düşünürü Berkeley’in özdeksizcilik adı verilen öğretisiyle Alman düşünürü Leibniz’in Alman özdeksizciliği adı verilen öğretisidir. Bu düşünceciliklere göre özdek; yer kaplayan, renkli, direnen bir şeyden İbarettir. Bu niteliklerse görme ve dokunma duyularının bana verdikleri ‘duyum’dan başka bir şey değildirler. Öyleyse özdek bizim bilincimizin içeriği olan algımızdır. Algımızın yok olduğunu düşünelim, ortada özdek diye bir şey kalmaz. Buysa, nesnel gerçeklik denilen şeyin bizim düşüncemizden başka bir şey olmadığını tanıtlar. ”Nesnel gerçek vardır, ama ancak bizim varlığımızla vardır” demek ”nesnel gerçek yoktur” demektir. Çünkü nesnel gerçek, ”insandan önce var olan, insandan sonra da varolacak olan” demektir

Bu açık ve doğrudan düşünceciliklerin karşısında yararcılık, olguculuk, varoluşçuluk, uygulayıcılık, Machisme, empirio-criticisme gibi gizli ve dolaylı düşüncecilikler yer alır. Bunlardan başka, doğrudan ya da dolaylı olarak, şu öğretiler düşüncecilik karakteri taşırlar:

Doğrudan ya da dolaylı olarak nesneyi yadsıyan, bilinemez sayan, şüpheli ya da göreli bulan bütün öğretiler düşüncecilik karakterini taşırlar. Düşüncecilik, gerçeği yadsımakla, kendi gerçekdışılığını bizzat onaylar. Temeli şu aldatmaya dayanır: ”Bilinç, varolan pratiğin bilincinden (insan bilincinden) başka bir şey olduğunu ve gerçek bir şeylerden başka bir şeylerin (Tanrı gibi N.) tasarısı (ve onun bir parçası, uzantısı N.) olduğunu sanır.”

Bu çok yanlış bir sanıdır. Oysa düşünceler, dış gerçeklikten türerler. Nitekim insan da, kendisinden önceki yaşam türlerinden gelişmiştir. Bu demektir ki, bilinçsiz gerçek (özdek), bilinçli gerçek (insan) ‘ten önce ve ondan bağımsız olarak vardı. Somut gerçek, her ikisini de bağımlı olarak kapsayan gerçektir. Bu bakımdan, somut gerçeği, özne-insan yanında soyutlayan düşüncecilik kadar nesne-özdek yanından soyutlayan kaba özdekçilik de düşünceciliktir. Pek çok şeyler bilmemize rağmen hiçbir şey bilmediğimizi varsayalım, bundan hiçbir şeyin varolmadığı sonucu çıkarılamaz. Mikroskopu bulmadan önce mikrobu göremiyorduk; bu, mikrop mikroskoptan önce yoktu ya da mikrop mikroskopla varoldu demek değildir. Düşüncecilik, gerçekte, olumlu bir bilimden, matematikten doğmuştur. Matematikle soyut düşünceye alışan insan, ilk düşünceciliği sayı gizemciliğiyle (Pitagorasçılık) geliştirmiştir. Bu alışkanlık, bir başka Yunan okulunda (Elea okulu) her şeyi devimden soyutlamaya (değişmezlik felsefesi) yönelmiştir. Bu soyutçuluk, bilimin denetiminden yoksun bulunan insan düşüncesini başıboş bir düşünceciliğe sürüklemiştir. Bir usat düşünceciliği aşağıdan ve yukarıdan olmak üzere ikiye ayırır. Doğayı ve bilimi metafizik bir açıdan ele almaya aşağıdan düşüncecilik (idealizm N.), dinsel düşünceciliğe yukardan düşüncecilik (Teizm N.) adını verir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

Burada varlığı idea olarak gören filozoflardan PlatonAristotelesFarabi ve Hegel’in görüşlerini ana çizgileriyle açıklayacağız. Aşağıdaki bağlantılardan, bu filozofların idealist görüşlerine ulaşabilirsiniz:

– Platon ve idealizm
– Aristoteles ve idealizm
– Farabi ve idealizm
– Hegel ve idealizm

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*