Hristiyan Felsefesi, Hristiyanlık Felsefesinin Temel Özellikleri

Hristiyan felsefesi, Hristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte başlayan ve 15. yüzyıla kadar devam eden süreçte, Batı felsefesi için kullanılan bir adlandırmadır. Hıristiyan dinini temellendirmek için ileri sürülen felsefeye Hristiyan felsefesi denir.

Hıristiyan felsefesi, sadece Hıristiyanlığa özgü bulunmakla, genel bir anlam taşıyan din felsefesi deyiminden ayrılır. Gerçekte Hıristiyan düşünürleri tarafından ileri sürülmüş bütün düşünceci öğretiler (idealizm), özellikle nesnel düşüncecilik, bütünüyle bir Hıristiyan felsefesidir. Çünkü Hıristiyan tanrıcılığını pekiştirmek ve temellendirmek amacıyla ileri sürülmüşlerdir. BerkeleyHegel vb. gibi düşünürler öğretilerinde açıkça Hıristiyanlıkla bağlantı kurarlar. Bununla beraber Hıristiyan felsefesi deyiminden, genellikle, Hıristiyan kilisesi açısından ileri sürülmüş dinsel kurgular anlaşılır.

Antik Çağ Yunan felsefesi temeline dayanan Batı felsefesinin Orta Çağ dönemi, bütünüyle bir Hıristiyan felsefesidir. İ.S. 5. yüzyılda son Yunan okulları da kapatıldıktan sonra Batı düşüncesi, on yüzyıl boyunca, hemen sadece Hıristiyanlık üstünde düşünmüştür. Hıristiyan felsefesi, patristik ve skolâstik adları verilen iki döneme ayrılır. Hıristiyanlık, temelde, ilkel bir kamulculuk anlayışı içinde İsâ’nın söylediği birkaç şiirli sözden ibarettir. Bu yalın sözlere felsefesel bir temel bulmak gerekiyordu. İlk yıllarda Yunan stoacılığıyla savaşmak zorunda kalan Hıristiyan kilisesi babaları, bu düşünsel temeli, önce Platon öğretisinde, sonra da Aristoteles öğretisinde buldular. Patristik dönem Platon egemenliği, skolastik dönem de Aristoteles egemenliği dönemleridir. Her iki dönemin de ayırıcı niteliği, felsefesel sorunları birtakım tartışılmaz dogmalara bağlamış olmasıdır. Hıristiyan düşünürleri, yüzyıllarca, bu dogmalardaki açık çelişmeleri anlaşılır kılmaya çalışmışlardır. Bir Yahudi mezhebi olarak ortaya çıkan Hıristiyanlığın dogmaları, gerçekte, Yahudiliğin dogmalarıdır. Hıristiyan felsefesi, bu dogmaları desteklemek amacından doğmuştur ve Hıristiyan tanrıbiliminin hizmetçisi (La. Ancilla Theologiae) durumundadır. Bu çağın hemen bütün düşünürleri din adamlarıdır, Hıristiyan kilisesinin hizmetçileri (La. Ancilla ecclesiae) durumundadırlar.

Bu demektir ki Hıristiyan felsefesi kutsal Roma kilisesi imparatorluğunun (La. Sacrum Imperium Romanum) hizmetinde olan ve onun buyruklarına göre biçimlenebilen bir felsefedir. Buysa felsefe kavramının gerçek anlamıyla çelişiktir. Bu bakımdan denilebilir ki Hıristiyan felsefesi, Antik Çağ Yunan idealizminin Hıristiyanlık dini ölçüleri içinde bir devamından ibarettir. Kaldı ki Hıristiyanlık, Yunan stoacılığında içkin bulunmaktadır. Hıristiyanlığın tanrısı: Parmenides’in varlık, Sokrates-Platon’un iyi idesi, Aristoteles’in ilkneden, Plotinos’un bir düşüncelerinin karma ürünüdür. Bundan başka bir İngiliz tarihçisi, Edward Gibbon da The Decline and Fall of the Roman Empire adlı yapıtında, yaptığı araştırmalar sonunda Platon’un gizli bir logos öğretisi (İng. Logos Doctrine)’ini bulduğunu, Hıristiyanlığa temel olduğu kuşkusuz bulunan bu öğretinin çoktanrıcı tepkiye karşı gizli tutulduğunu ve Platon’un öğrencilerine gizlice okutulduğunu, kulaktan kulağa gelen bu öğretinin İskenderiyeli Yahudi dinbilimci Phile tarafından açıklandığını ve Phile tanrıbiliminin de Hıristiyan tanrıbilimcilerin başlıca kaynaklarından biri olduğunu ileri sürmüştür. (Bk. İbid, c 1, s. 572 vd.).

Platon’un bu öğretisi, Platon sisteminde gerçekten de bir boşluk olarak kalmış bulunan, soyut İdealar dünyasından somut özdeksel dünyaya nasıl geçildiğini açıklamaktadır. Platon’a göre bu geçiş bir Yaratan’ın gücüyle olmuştur, yaratan (eş deyişle Tanrı) ruhsal bir güçtür, bu ruhsal güç yaratılış yoluyla özdeksel yaratılan’ı kendi varlığından çıkarmıştır. Yaratan-yaratılış-yaratılan üçlüğü, Hıristiyan baba-oğul-kutsal ruh üçlüğünün temeli olduğu gibi Aristoteles erekçiliğinin de temelidir.

Hristiyanlık, yayılma sürecinde bazı felsefî görüşlerle karşı karşıya gelmiştir. Felsefe, Hristiyanlığın ilke ve açıklamalarını eleştirmiştir. Hristiyan dinine karşı yapılan bu eleştirileri savunmak adına, Hristiyan düşünürleri tarafından düşünceci öğretiler (idealizm), özellikle de nesnel düşüncecilik felsefeleri geliştirilmiştir. Bu düşünceci öğretiler, idealist bir dünya görüşü ile ve en yaygın biçimiyle, özdeksel (maddesel) olmayan ruhu ya da Tanrı’yı dinsel nitelikli öğretilerle ileri sürmüştür. Nesnel düşüncecilik felsefesi de dinsel nitelikli öğretilerden daha soyut bir görünüşe bürünen ve bir Tanrı fikrinden özelde bahsetmeden evrenin temelinde ruhsal bir özün evrenden önce var olduğunu ileri süren felsefesel öğretilerin adlandırır.

Bu felsefeleri oluşturan düşüncelerin destekçisi olan filozofların felsefesi, ayrıca apoloji (savunma) olarak da bilinmektedir. Bu savunma felsefesi, ilk zamanlarda bazı felsefî görüşlere karşı yapılsa da zamanla dinî açıklama hâline gelmiştir. Özellikle Antik Çağ Yunan felsefesinden temellenen Batı felsefesinin Orta Çağ dönemi, bütünüyle bir Hristiyan felsefesidir. Milattan Sonra 5. yüzyılda son Yunan felsefe okulları da kapatıldıktan sonra Batı düşüncesi, on yüzyıl boyunca, hemen hemen sadece din ve özelinde de Hristiyanlık üstüne düşünmüştür ve işte bu süreçteki felsefeye de Hristiyanlık felsefesi ya da Hristiyan felsefesi adı verilmiştir.

Bahsi geçen süreç içerisindeki yaklaşık bin yılda, dinî inançlarla felsefî düşünceler kaynaşmış ve din, felsefenin tüm alanlarında etkili bir rol almaya başlamıştır. Bu etkinin olumsuz yansımaları olarak, bu dönemde felsefenin yanında bilimin de dışlanmış olması gösterilebilir. Zira bu dönemde felsefe ve bilim merkezleri bir bir kapatılmıştır. Örnek verecek olursak, 5. yüzyıldayken, döneminin en geniş yazın arşivine sahip olduğu düşünülen İskenderiye Kütüphanesi, bilimsel ve felsefî çalışmaların Hristiyan düşüncesine zarar verdiği gerekçesiyle yakılmış ve yok edilmiştir. Bu yok edilişin, dünya bilim tarihini en derinden etkileyen olaylardan birisi olduğu kabul edilmektedir. Benzer gerekçelerle 6. yüzyılda da Yunan Akademisi kapatılmıştır.

Bu dönemde temel olarak inancın bilgiyi mümkün kıldığı düşünülmüştür. Doğal olarak amaç yeni bilgiler elde etmek için bilimsel çalışmalar yürütmek değil, kutsal olanı anlamaya çalışarak oradan bilgi edinebilmek olmuştur.

Düşünce akımlarının temel hatlarını çizdiğimiz İlkçağın bu son döneminde yeni bir din, yeni bir örgüt olarak “Hıristiyanlık” ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlık, kaynağı yönünden, Roma’daki çeşitli Helenistik tapınmalardan biridir.

M.Ö. tahminen I. yüzyılda Helenistik dinlerin Roma’da tutunmaya ve örgütlerini kurmaya başladıklarını görmüştük. Ancak Doğu’dan gelen bu dinsel akımlar, zamanla, Roma’nın resmi diniyle uyuşmazlığa düşmüştür. Çünkü Roma dini gittikçe bir devlet dini durumuna gelmişti.

Bir Helenistik dine. bağlı olmak aynı zamanda resmi dinin çerçevesinde kalmaya, imparatora karşı gerekli tapınmalarda bulunmaya bir engel oluşturmuyordu. Romalıların birçok Tanrıların varlığını benimsemesi, çeşitli dinlere aynı zamanda bağlı olmayı kolaylaştırıyordu. Ancak tüm Helenistik dinlerin temelini, “ruhun ölümsüz olduğu” düşünüşü oluşturur.

İşte doğudan gelen dinlerin Roma’da kazandıkları büyük etkinliğin nedenini, özellikle bu noktada, yani bireye ölmezliği vaadetmelerinde aramak gerekir. Oysa resmi Roma dini, bireylerin gelecekleri ile hiç ilgilenmeyen soğuk bir devlet dini idi.

Helenistik dinlerde ruhun ölümlü olmadığı düşüncesi, bir başka anlayışla da ilgili bulunmaktadır. Bu dinlerde önce ölen sonra da “tekrar dirilen” bir Tanrı kabul edilir; yani ilkin ölüme yenilen Tanrı’nın, sonradan ölümü yendiğine inanılır. Böyle bir Tanrı’ya inanan bir kişiye, belli törenlerden geçtikten sonra, bu Tanrı’nın sonuna katılacağı, tıpkı onun gibi yeniden dirileceği vaadedilir. İşte tüm Helenistik dinler için ortak olan bu görüşler, ilk Hıristiyanlığın da karakteristiğini oluşturur.

İlk Hıristiyanlığın başlangıcında iki ana fikir ile karşılaşıyoruz: Önce ölümün nedenini “günah”ta aramak gerekir. Çünkü insanlar günah işlemekle Tanrı’dan uzaklaşmış, bu nedenle alın yazısına (kadere) katılamaz olmuş ve ölüme mahkûm edilmiştir. İnsanın ölümden kurtulabilmesi için günah işlememesi gerekir.

Ne var ki insan yalnızca kendi olanaklarıyla ya da yalnızca kendi gücüyle günahtan uzak duramaz. İnsanın günahtan kurtulması için, Tanrı’nın “şefaat” (bağışlanma) edip onu günahtan kurtarması gerekir. Böylece Hıristiyanlığın ikinci ana fikrine gelmiş oluyoruz: Tanrı “Îsa”nın varlığında insan şekline girmiştir. Tanrı bir büyük kahraman, bir büyük imparator şeklinde görünmemiş, aksine aşağılanan, yoksul ve zavallı bir insan biçiminde görünmüş (tecelli etmiş)tür.

Bu zavallı insan biçiminde Tanrı, pek çok hakaretlere uğramış, sonunda çarmıha gerilerek ölen bir insan olarak kendi ölümünü algılamıştır. Fakat ölümünden üç gün sonra yeniden dirilmesiyle, Tanrı ölmezliğini kanıtlamıştır. İşte önce ölen sonra yeniden dirilen bu Tanrı’nın alın yazısına (mukadderatına) katılan bir insan, aynı onun gibi, ölümden sonra yeniden dirilecektir.

Bu görüşleri ile, öteki Helenistik dinlerle ortak düşünmekte olan Hıristiyanlığın, onlardan “ayrılan” yanları vardır. Hıristiyanlık öteki Helenistik tapınmalardan, Tanrı’nın büyük bir kişi varlığında değil de, İsa gibi “zavallı bir insan “da görünmesi (tecelli etmesi) ile ayrılır. Bu düşünce Hıristiyanlığın geniş biçimde yayılması için can alıcı bir nokta olmuştur. Bu görüş yardımıyla Hıristiyanlık, İlkçağın son dönemlerinde büyük ölçüde var olan “işçi” sınıflarının dini olmak imkânını bulmuştur.

Hıristiyanlığı öteki Helenistik tapınmalardan ayıran ikinci nokta, aslında yahudilikten alınmış olan, “ölümün günahın bir sonucu olduğu” düşüncesidir. Evrenin iyi ve kötü güçlerin bir savaş alanı olduğu, kötülüğün Tanrı’ya karşı gelmekten doğduğu düşüncesine Hıristiyanlık öncesi dönemlerde de rastlandığını biliyoruz. Nitekim Yeni Eflâtunculuk iyi ile kötüyü karşı karşıya getirmiş, iyi ve kötüyü Tanrı ile hiçliğin bir karşıtlığı olarak düşünmüştür. Hıristiyanlık ise savaşın “Tanrı” ile “Şeytan” arasında geçtiğini kabul eder.

Hıristiyanlığı öteki Helenistik dinlerden ayıran üçüncü nokta, kökü yine Yahudilikte olan, Hıristiyanlığa bağlı bir kişinin “başka bir dine girme yasağı”dır. Yahudilik, İlkçağda inananları yalnızca kendisine bağlamak isteyen tek dindir. Yahudilik öteki dinlerin Tanrılarını bir “put” olarak görür.

Başka bir deyişle: Yahudilik İlkçağda inananlarından yalnız Yahudi Tanrı’sına tapılmasını isteyen, onların başka Tanrılara inanmalarını yasaklayan tek “tekelci din”dir. Yahudilik, cemaati sınırlı olan ve inananlarına belli üstünlükler tanıyan dar bir dindir. Küçük bir cemaate dayanan bu din, misyonerlik yapmaya, yani Yahudiliğe yeni insanlar kazandırmaya girişmemiştir. Oysa Hıristiyanlık başlangıcından itibaren “misyonerlik” yapan bir dindir.

Hıristiyanlık, aynı Yahudilik gibi, inananlarının başka Tanrılara tapınmalarını kesinlikle yasaklar. Bu yasağın resmî Roma dinini de kapsadığı, Hıristiyanların imparatora tapınmalarını yasakladığı açıktır. Sonraları büyük bir sorun olan Roma devleti ile Hıristiyanlık arasındaki çekişmenin kaynağını bu “Yasak”ta aramak gerekir.

Roma dininin son zamanlarında imparatora tapınma gittikçe artan bir önem kazanmış, böylece bu din, devleti, imparatorun kişiliğinde Tanrılaştıran bir “imparator dini” durumuna gelmiştir. Oysa Hıristiyanlık, kendi Tanrı’ı konusundaki tekelciliği yüzünden, imparatora tapınma ve kurbanlar sunmayı başından beri yasaklamıştır.

İki din arasındaki bu görüş ayrılığı, Roma devleti ile Hıristiyanlığın anlaşmazlığa düşmesine ve bunun sonunda Hıristiyanlarla ilgili “kovuşturma” yapılmasına yol açmıştır. Ancak bu uygulama Hıristiyanlığı zayıflatacağı yerde büsbütün güçlendirmiştir. Çünkü pekçok inatçı din mazlumlarının ortaya çıkmasına neden olan bu uygulama sonunda, Hıristiyanlık direnç kazanmaya ve değerini, önemini kanıtlamaya fırsat bulmuştur.

Önemli olan, bu uygulama sonunda Hıristiyanlığın sağlam ve köklü bir “örgütlenme” yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Oysa öteki Helenistik dinlerden hiçbiri bir kilise, bir ümmet örgütü oluşturamamıştır. Hıristiyanlık inananlarını cemaatler halinde örgütlemekle sanki devlet için de devlet gibi bir güce kavuşmuştur. Yeni dinin tümüyle bağımsız örgütü, devletin kendisine karşı çıkmasına neden olmuştur.

Hıristiyanlığın örgütlenmesinin güçlendiği bu dönemde, Roma devlet örgütü gücünü yitirmeye başlamış bulunuyordu. Varlığını sürdürebilmek için ağır girişimlerde bulunmak zorunda kalan imparatorluğun siyasal örgütü, birlik ve beraberliğinden çok şey yitirmişti.

Roma devletinin çözülme döneminde Hıristiyanlık, günden güne büyüyen bir güç olarak belirmiştir. Sonuç olarak öyle bir an gelmiştir ki, Roma imparatorları Hıristiyanlık örgütüyle boğuşmaktan cayarak, bu örgüte yaslanma gereği duymuştur. Nitekim Hıristiyanlar konusunda en şiddetli ve en son uygulamayı yapan Diocletion’ın takipçisi (halefi) olan Konstantin, 300 yıllarında Hıristiyanların izlenmesine ait tüm yasakları kaldırmak ve Hıristiyanlığı resmen tanımak zorunda kalmıştır. Konstantin’in takipçisi Julianus Yeni Eflâtunculuğa dayanarak Roma dinini yeniden canlandırmak istemişse de, bu girişiminde, bilineceği gibi, başarılı olamamıştır.

Yeni dinde “yayıncılık” dikkat çekici olmuştur. Hıristiyanlık çerçevesinde yapılan ilk yayının henüz felsefe ile ilgisi yoktur. İlk Hıristiyan eserleri “dört İncil” kadrosu içinde yazılmış olup, aslında İsa’nın yaşam ve düşüncelerini açıklar. Birincisi İsa’nın ölümünden 30, dördüncüsü 90 yıl sonra yazılmış olan dört İncil, kuşkusuz, İsa’nın düşüncelerini gerçekçi biçimde ele almayan, daha çok İsa’nın kişiliğine ve doktrinine duyulan inançtan kaynaklanan eserlerdir.

Son derece uzun bir sürece yayılmış bulunan Hristiyan felsefesi, iki temel dönemle sınıflandırılmaktadır. Bunlar Patristik Dönem ve Skolastik Dönemdir.

– Patristik dönem nedir?

– Skolastik dönem nedir?

Ayrıca lütfen bakınız:

– Hristiyan felsefesinin genel özellikleri nelerdir?

– Hristiyan felsefesinin konuları nelerdir?

– Hristiyan felsefesinde inanç akıl ilişkisi

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, MEB Felsefe Ders Kitabı, “Felsefeye Yolculuk” Frank Thilly

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*