Aristotelesçilik (Aristoculuk) Nedir, Ne Demektir?

Aristotelesçilik Nedir?
Aristotelesçilik Nedir?

Aristotelesçilik nedir sorusuna şöyle yanıt vermek mümkündür: Aristotelesçilik, Plantonculuk ile paralel bir izlenimde, aynı zamansal süreç içinde gelişen bir felsefi eğilimdir. Yeni bir dünya görüşü arayışı içinde Rönesans felsefesi, Platon’a ve Aristoteles’e yönelmiş ve her ikisi de klasik çağın en güçlü düşünürleri olarak ilk felsefeyi kurmaya yönelik büyük isimlerdir.

Aristoteles’in Orta Çağ felsefesinde de çok önemli bir rolü vardır; Aristotelesçiliğin bir biçimi bu tarihsel dönemde şekillenir. Bu dönemde, özellikle de Skolastik felsefe içinde temel dayanak noktası Aristoteles felsefesidir. Hıristiyan dogmaların felsefe ile temellendirilmesini hedefleyen bu dönem felsefeleri, önemli bir kaynak olarak Aristoteles’i bulmuşlardır. Bundan kaynaklı olarak Aristoteles denildiğinde aynı zamanda akla Skolastik felsefe gelir.

Rönesans felsefesi skolastikle savaşım içinde geliştiğinden dolayı, başlangıçta Aristoteles’e tepkili bir tavır geliştirir; ancak bu dönem felsefesi genel olarak Antik Çağ düşüncesini yeniden değerlendirmeye yöneldiğinden, Aristoteles’e tümden yadsınmaz.

Rönesans felsefesinin Aristoteles’le ilgisi, temel yönelimi olan hümanizmayla bağlantılıdır. Hümanizm öncelikli olarak antik çağ felsefesine ait metinlerin orijinal olarak konulmasını ve öyle değerlendirilmesini hedefler. Orta Çağ felsefesinin bu bakımdan Aristoteles’e kattıkları böylece ayıklanmaya çalışılmıştır.

Rönesans felsefesinde Aristotelesçilik, Orta Çağın ve Skolastik felsefenin Aristoteles üzerine eklemelerin ayıklanması biçiminde meydana gelmiştir diyebiliriz. Theodorus Gaza (1400’lü yıllar), Aristotelesçiliğin başlatanlarından olan bir Bizanslı bilgindir.

ARİSTOTELESÇİLİK ANLAYIŞININ DÜŞÜNSEL KAYNAKLARI

Aristotelesçilik anlayışının belirli bir akademisi olmamıştır, bu bakımdan Platonizmden daha farklı yönelimleri söz konusudur. Hümanistlerin yanı sıra İbni Rüştçüler (Avveroistler) ve Alexandristler olarak adlandırılan akımlar anılmaya değerdir. Birinciler İbni Rüşt’ün Orta Çağ’da Platon etkisinin de işe karıştığı Aristo yorumunu temel alıyorlardı. İkincilerse, Antik Çağ sonlarında en büyük Aristoteles yorumcusu kabul edilen Aphrodisiaslı Alexandros’a dayanıyorlardı. Bu son iki eğilim Aristotelesçi doğrudan kaynaklardan değil yorumcularından hareketle değerlendiriyorlardı. Rönesans döneminde bu Aristotelesçi yönelimler arasında çelişki ve çatışmalar meydana gelir.

Aristotelesçilik anlayışının merkezi 14. yüzyıldan itibaren İbni Rüştcülüğün etkili olduğu Padua’dır. Bütün Aristotelesçi kadroların burada toplanması söz konusudur. Bu dönem en büyük filozof Pietro Pomponazzi’dir (1462-1524). Birçok üniversitede görev yapan Pomponazzie, Aristotelesçilik anlayışının merkezi tartışması olan ruhum ölümsüzlüğü konusunda doğalcı-materyalist bir düşüncenin savunusunu geliştirmiştir. “Çifte doğruluk” düşüncesiyle akli olan ile tanrısal olanı ayırmaya çalışmış buna rağmen kilise tarafından aforoz edilmekten kurtulamamıştır. Rönesans felsefesindeki Aristotelesçilik anlayışının Orta Çağ’dan farkı, din dışı bir yönelimle Aristoteles felsefesini değerlendirmesidir.

RÖNESANS DÖNEMİNDE ARİSTOTELESÇİLİK

Rönesans’ın felsefe alanındaki hümanist nitelikli önemli yönelimi Aristoteles’i yeniden keşfetmek olmuştur. Aristoteles’in eserleri, hümanizma ruhuna uygun olarak, Yunanca orijinallerinden okunup incelendiğinde, Skolastik dünyanın Aristoteles yorumu ile gerçek Aristoteles arasında ciddi ayrılıklar olduğu ortaya çıktı. “Kilisenin en sağlam temeli sayılan sistemin birçok esaslı noktalarda ondan ayrı olduğu görüldü ve resmi peripatetizme zıt olarak, büyük kısmı laik unsurlardan oluşan özgürlük taraftarı bir Aristoteles okulu meydana geldi” (Weber, 1993: 187).

Rönesans, Aristotelesçilik anlayışından derinden etkilenen bir sosyal hareketlilik sürecidir.
Rönesans, Aristotelesçilik anlayışından derinden etkilenen bir sosyal hareketlilik sürecidir.

Rönesans dönemi Aristotelesçilerinin en ünlüsü kuşkusuz, Petrus Pomponatius olarak da bilinen Pietro Pomponazzi’dir (1462-1525). 1516 tarihli Ruhun Ölmezliği Üzerine (Tractatus de immortalitate animae) adlı yapıtında bireysel ruhların ölmezliği inancının Aristoteles’in ilkeleri ile bağdaşmadığını savunur. Oysa Aziz Thomas dinin bu temel dogmasının Aristoteles’in felsefesine uygun olduğunu öne sürmekteydi. Bu durumda Pomponatius’un hem Aziz Thomas’a hem de dinin bu temel dogmasına kökenden karşı çıktığı söylenebilir. Pomponatius tüm insanların zihinsel yetkinliğe yetenekli oldukları düşüncesini reddetmekle birlikte ahlaksal yetkinliğin yeryüzünde gerçekleştirilemeyecek bir ideal olduğu görüşüne karşı çıkar. Herkesin kendi işinin gerektirdiği ödevleri yapması, bu konuda yetkinlik olarak anlaşılabilir. “Vicdanlı ve namuslu bir yargıç, kendi alanında muktedirdir ve kendine özgü mükemmelliğe varmıştır.” Bu alanda ‘mutlak’ terimini kullanmak gereksiz olacaktır; mutlak yetkinlik salt mutlak varlığa özgüdür.

Erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılan kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez. Erdemlilik gerçek anlamda bir değer olduğu için gerçekleştirilmelidir. Kötülük de zaten kendi öz cezasını kendi içinde saklamaktadır. Böylece bunlara dışsal bir koşula bağlı olarak varlık kazandırılması tam bir yanılgıdır.

Aristoteles’in kesin bir dille ifade ettiği gibi ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olamayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeylerde bütün insanların aynı bir ön yargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Gene consensus gentium’dan (insanların aynı fikirde olmaları) çıkarılan kanıtın değerini pek az bir şeye indirgemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ispat etmezler (Weber, 1993: 189).

Bunun sonucu olarak da büyücülük, ruhların çağrılması, doğaüstü güçler gibi şeyler tümüyle anlamsız ve batıl şeyler olmaktadırlar. Bu görüşlerinin ışığında, Pomponatius, Büyüler Üzerine adlı yapıtında eşyanın doğal bir düzeni olması nedeniyle her türlü mucizeyi yadsıma yoluna gitmiştir.

Engizisyonun hışmından kurtulabilmek için İsa ve Musa’nın mucizelerini kabul ediyor gibi görünse de bunları doğal yollarla açıklamaya çalışmakta ve bunu yaparken yine Aristoteles’in otoritesine başvurmaktadır. Böylece bunları da dolaylı yoldan yadsımış olmaktadır. Kader Üzerine adlı yapıtındaysa Tanrı’nın önceden her şeyi bilmesiyle, ahlaksal özgürlük öğretilerinin birbirleriyle çelişik olduğunu göstermeye çalışmıştır. Çünkü eğer Tanrı her şeyi önceden görerek belirlemişse, o zaman insanların özgür istence sahip olduklarından söz edilemeyecektir; ama eğer insanlar özgür istence sahip iseler o zaman da Tanrı insanların hareketlerini arkadan izleyecek ve bir bakıma yaratılmış olana tabi olacaktır.

Bu durum Tanrının sonsuz gücü ve bilgeliği ile bağdaşır görünmemektedir. Gerçekte tüm bunları üstü kapalı olarak belirtme yoluna gider ve kilise ile bozuşmamak adına, “mantık Tanrının önceden belirleyiciliğinden yanadır” demek zorunda kalır. Böylece kendisi de bir çelişkiye sürüklenmeyi göze almış görünür. Bu bağlamda, iyilik de kötülük de Tanrıdandır diyerek skolastik nominalizme karşı çıkmıştır. Görüldüğü gibi Pomponatius, Rönesans dönemine uygun hümanist ve yenilikçi bir ruhla, Skolastiğin mantık dışı dogmalarını Aristoteles’in özgün felsefesiyle bağdaşmazlıkları yönünde çürütme yoluna gitmiştir.

Pomponatius’a göre mutlak yetkinlik mutlak varlığa has olsa da işinin gerektirdiği ödevleri yapan her insan ahlaksal yetkinliğe erişebilir.

Bu dönemde Aristoteles’i, Orta Çağ’da yapılan yorumlar üzerinden tanıtmaya çalı şan iki grubun çalışmaları da oldukça etkili olmuştur. Bunlardan ilki İbni Rüşd’ü izleyen Averroistler, ötekiyse Afrodisias’lı Aleksandros’un yorumlarını izleyen Aleksandristler’dir. Bu iki grup birbirlerine rakip olsalar da bazı konularda uyuşmaktaydılar. Örneğin dogmanın ileri sürdüğü bireysel ruhların ölümsüz olduğu görüşünü kabul etmiyorlardı; her iki grup da, insan bireylerinin ruhlarının ölümsüz olduğu ve bu dünya yaşamının öbür dünyadaki yaşama bir hazırlıktan başka bir şey olmadığı fikrine itiraz ediyorlardı. Bu devinim içinde Aristotelesçilik ile Platonculuğu uzlaştırmaya çalışan bir görüş de belirdi. Mirandola bu girişimin Platoncu kesiminin, Caesalpinus ise Aristotelesçi kesiminin başını çektiler. Her ikisi de Platon ile Aristoteles’in belli bir temelde birleştirilebileceğine inanıyorlardı ama bu uzlaştırma çabaları sonuç vermedi.

ARİSTOTELESÇİLİK’İN FELSEFE TARİHİNDEKİ ÖNEMİ

Antik Çağ Yunan düşüncesinde Aristoteles, çağdaş anlamıyla ilk bilgindir. Kendisinden önceki bütün bilgileri toplamış, iç içe geçmiş olanları birbirinden ayırmış, sınıflandırmış, eleştirmiş ve bütünlemeye çalışmıştır. Özellikle, sonradan Metafizik adı verilen Prote Filosofia (İlk Felsefe) adlı yapıtı Thales’ten kendisine kadar gelen felsefe tarihinin çok başarılı bir özetidir ve en güvenilir kaynağıdır. Topladığı bilgilerin doğruluklarını ölçmek için bilimsel bir düşünme yöntemi aramış ve doğru düşünmenin kurallarını bütün ayrıntılarıyla saptamaya çalışarak bunlara Yu. alet (doğru düşünmenin aletleri) anlamına gelen organon adını vermiştir. Aristoteles’in bu doğru düşünme kurallarına sonradan mantık adı verilmiştir. Formel ya da biçimsel mantık (Os. surî mantık) adı verilen mantık, Aristoteles’in saptadığı bu kurallardır. Genç Aristoteles henüz Akademia’da bir Platon öğrencisiyken kendisine kadar gelen düşünmede üç bakış (Yu. Theoria) bulunuyordu; İnsanın görünene bakışı (doğa), insanın kendisine bakışı (insan), insanın görünmeyene bakışı (doğaüstü). Düşünür Aristoteles yöntemsel aletler bularak bu ilkel bakışı doğru bakışa çevirmek istedi: Görünmeyenden görünene bakmak (tümdengelim “doğrulama”) ve görünenden görünmeyene bakmak (tümevarım “araştırma”)…

Ne var ki bu doğru bakışı gerçekleştirmek için düşünmenin bilimden yararlanması, eş deyişle düşünce-doğabilim diyalektiği, gerekiyordu. O çağın bilimleriyse düşünmenin pek gerisindeydiler. Bu yüzdendir ki düşünür Aristoteles, düşünmesine karşılık verecek bilimi de kendisi yapmak zorundaydı. Fizik ve fizyolojiden meteorolojiye ve ekonomiye kadar çeşitli bilim alanlarındaki, çağın ölçülerine göre pek geniş, bilimsel çabalarının nedeni budur. Physika adı altında toplanan Fisika Akroasis, Peri Uranu, Peri Geneseos Khai Ftboras ve ayrıca Peri ta Zoa Historia, Peri Psikhes vb. adlı yapıtları bu çabanın ürünüdür. Bu bilimsel çalışmalardan ve bu çalışmalar sırasında İlk Felsefe (Yu, Prote Filosofia) doğdu. Artık, çağıyla zorunlu imkanlar içinde, geleneksel büyük soruya karşılık aranacaktır: İlk neden nedir?.. İlk neden, en son ve en gelişmiş düşünce olarak, Platon’un İdea’sı olamaz. Çünkü İdea, görünen sayısız gerçek biçimlerinin -Platon’un sandığı gibi dışında değil- içindedir ve o biçimlerden soyularak, eş deyişle içlerinden çıkarılarak elde edilmiştir. Kaldı ki Platon bu İdea’lara nesnelerin özü demektedir, öyleyse öz nasıl biçimsel nesneden ayrı ve onun dışında olabilir? Özsüz biçim ve biçimsiz öz olamaz. Platonun yanılgısı gerçek varlık’ı, gerçek biçimsel varlıklardan ayırdığı özde görmesidir. Öyleyse görünenden görünmeyene bakıp (tümevarım, Yu. Epagoge) araştırmalıyız ama bulduğumuzu da görünmeyenden görünene bakıp (tümdengelim, Yu. Apagoge) doğrulamalıyız. Tümevarımla araştırıp İdea’yı buluyoruz, şimdi onu tümdengelimle doğru yerine oturtmalıyız. İdea (soyut kavram) bir tözdür. (Os. Cevher), oysa her töz içsel bir özdür. Böylesine bir öz elbette Özdek (Os. Madde) olamaz (antik çağ Yunan düşüncesinin zorunlu yanılması).

Bu öz (Yu. Ousia; Aristoteles bunu töz anlamına ve İdea terimi yerine kullanmaktadır) biçimlenerek (Yu. Eidos; Aristoteles bunu nesnenin niteliklerinin tümü anlamında kullanmaktadır) gerçekleşiyor. Nesnenin görünümü olan biçim de özdek değildir. İlk özdek (Yu. Prote hyle) biçimsizdir, sadece bir güçtür (Yu. Dynamis; Aristoteles bunu imkân anlamına kullanıyor), onu edime (Yu. Energeia; Aristoteles bunu gerçek anlamında kullanıyor) geçirip gerçekleştiren biçimdir. Öyleyse bu oluşu (Yu. Genesis) gerçek’leştiren (Yu. Energia) devim’in (Os. Hareket, Yu. Kinesis) güdücüsü nedir: Aristoteles burada çağları aşan eşsiz bir sezişle çok parlak bir kavram ortaya atıyor: Entelekeia (nedeni kendisinde bulunan)… Ne yazık ki bu kavramı olur olmaz yerlerde boşu boşuna -örneğin Demokritos’un dehasını gösteren tümüyle doğru “niceliklerle oluşan nitelikler” ilkesine karşı çıkmak için- harcıyor, tam derinleştirilmesi gereken yerde derinleştirmiyor ve gene o soyut eidos’una (biçim) dönüyor. Artık amacı tümüyle bir araştırma, tümevarım’dır. Öylesine bir tümevarım ki alabildiğine bomboş bir alanda göklere doğru yükselecek ve bir daha tümdengelimle denetlenmeyecektir. Ne var ki, çağının bilimsel zorunluğu içinde, Aristoteles’in hayranlık verici büyüklüğünü belirtmeye bu kadarı da yetmektedir.

Son çözümlemede, Aristoteles’in elinde görünen gerçeği açıklamak için iki kavram kalmıştır: Hyle (madde) ve eidos (biçim)… Biçimsiz olan özdek, biçimle gerçekleşmektedir; eşdeyişle biçimsiz olan kumaş biçimlenerek pantolon, ceket, perde, masa örtüsü olacaktır. İlk neden bunlar mıdır?.. Bir bakıma bunlar ilk nedene pek benzemektedirler: Bunlarsız oluş olamayacağı için zorunlu olarak oluş’tan önce var’dırlar. Özdek, güç halinde (Os. Bilkuvve) biçimdir (Aristoteles, özdeğe zorunlu olarak öncelik tanıyan bu düşüncesiyle katıksız bir maddeci görünüşündedir). Ceketleşecek (biçim) olan elbette kumaştır (özdek). Biçim, özdeğin energeia (gerçek) haline geçmesidir. Bu ise bir kinesis (hareket) işidir. Her özdek bir dynamistir (imkân) onu energeia (gerçek) kılmak için bir kinesis gerekir. Öyleyse öyle bir devim olmalı ki kendi kendisinden önce bulunmasın ve ilk devindirici (Yu. Proton kinoun) olsun. Bu ilk devindirici, biçimlerin biçimi olan bir noesis noeseos’tur (düşünmenin düşünmesi) ve tek sözle Tanrı’dır (Yu. Theos).

Aristoteles burada biçimler biçiminin niteliklerini aşağı yukarı her Tanrıcı ya da Tanrılığa varan öğretideki deyimlerle sayıp döker: Salt edimdir, salt tindir, bilincin bilincidir, kendi kendisine bakıştır, kendi kendisini özleyiştir ve başkaları… Ancak burada, önemle belirtilmesi gereken, Aristoteles’in parlak bir görüşü daha gözlenmektedir: Son çözümlemede özdekle biçim bir ve aynı şey olmaktadır (Yu. E eskhate hyle kai e morfe tauto; Metafizik, VIII, 6, 19; VII, 10, 27; XII, 3, 8; XII, 10, 8). Aristoteles, ilk bakışta, önce karşı çıktığı Platon düşünceciliğiyle sonunda birleşmiş göründüğü halde bu üstün ve şaşırtıcı düşünceye gene kendi doğru düşünme yöntemiyle varıyor. Her varlık, özdeklikle biçimliliği birlikte taşır. Çünkü her biçim, kendisinden daha üstün aşamadaki biçimin özdeğidir. İplik, tarladaki pamuğa ya da koyunun sırtındaki pöstekiye göre biçim, kumaşa göre özdektir. Kumaş, dokunduğu ipliğe göre biçim, cekete göre özdektir. Bu mantığın zorunlu sonucu her varlığın ve bu arada elbette en üstün varlığın özdek ve biçimi birlikte taşıdığıdır. Bundan da zorunlu olarak şu sonuç çıkmaktadır: En üstün varlığın da özdeksel bir yanı vardır. Aristoteles, Metafizik’inde, bizzat kendi mantığının zorunluğuna uyarak e eskbate byle kai e morfe tauto dedikten sonra çağının zorunluğuna uyarak bu sonuçtan kaçınabilmek için en yüksek varlığın özdeksiz olduğunu ısrarla belirtmiştir. Böylesine bir spekülasyona girdikten sonra, nedenleri tanıtlanamayacak olan düşünsel varsayımlar sıralanmaktadır: Biçimler biçimi ya da salt biçim özdeksizdir. Böyle olunca da hiç bir şey istemez, hiç bir şey yapmaz. Özdeği devindiren o değildir, özdek ona özleminden ötürü devinir. Aslında etkileyen o değildir, etkileyen bu özlemdir. Özdek, onu özlediği için ondan etkilenir. O, kendisiyle yetinen, kendisine bakan, kendisi için düşünendir. Nesnelere ve insanlara karışmaz, onların kaderlerini çizmez. Kader, özdeğin ona olan özlemiyle çizilir. Öyleyse o, bir doğrudan neden değil, bir dolayısıyla nedendir; doğrudan nedenler, özdeğin bu dolayısıyla nedene özleminden doğarlar. Her var olanın var olması için gerekli dört neden vardır. Örneğin bir masa varlığını meydana getirmek için tahta, (özdeksel neden, Yu. Hyle), yapıcı (etken neden, Yu. Arkhetes geneseos), nasıl yapıldığını gösteren plan (biçimsel neden, Yu. To eidos) ve ne yapılacağı düşüncesi (ereksel neden, Yu. To telos) gerekir.

Dikkat edilince görülür ki özdeksel nedenin dışındaki üç neden, düşünce eşdeyişle ruh birliğinde tekleşmektedir. Öyleyse özdek ve ruh, dönüp dolaşıp, Aristoteles sisteminde de karşı karşıya gelmektedirler. Aristoteles’te ruh, biçimle özdeştir. Özdek beden, biçim ruhtur. Ruh, üç basamaktır: Bitki ruhu, hayvan ruhu, insan ruhu… Her basamak bir üsttekinin özdeğidir. Bitkilerde sadece özümseme ve üreme ruhu vardır, hayvan ruhu devim-istek-duyumla belirir ve bitki ruhuna eklenir, usla beliren insan ruhu ise kendinden önceki bütün ruhları içerir. Bitki ruhu hayvanlık biçimin özdeği, bitki ruhunu içeren hayvan ruhu insanlık biçimin özdeğidir. Bu basamakların tabanında biçimsiz özdek, tepesinde ve özdeksiz biçim vardır. Özdek ilk biçimlenişinde, ki bu biçimler biçimine özlemiyle gerçekleştirmiştir, dört ana biçimde belirir: Toprak, su, hava, ateş (dört ana unsur). Bu dört ana unsur yer değiştirme ve çarpışma ile çeşitlenir ve sayısız biçimlere dönüşerek organik dünyayı meydana getirirler. Organik dünyayı böylece kurduktan sonra, Aristoteles insansal değerleri işlemeye başlamaktadır: Politika, ethika, poetika, rhetorika… İnsan bir toplumsal varlıktır (Yu. Zoon politikon) diyen Aristoteles artık onun toplum içindeki yerini ve düzenini de belirlemek isteğindedir. Önce onun kişisel törebilimini belirtir.

Bu törebilimin amacı, antik çağ geleneğine uygun olarak, mutluluktur ve bu mutluluk da bilgelikle sağlanır. Bilgelik, düşünme ve tutumla gerçekleşir. Öyleyse düşünsel ve tutumsal erdemleri birbirinden ayırmak gerekir: arete diamoetike ve arete etbike… Ne var ki tutum, düşünmeye dayanmalıdır. İnsan toplumsal bir varlık olduğundan onun töresel kişiliği de devlet içinde oluşacaktır. Devlet şöyle ya da böyle olmuş, bunun önemi yoktur. Önemli olan, devletin yurttaşlardaki bu töresel kişiliği gereği gibi geliştirip geliştirmediğidir. Yetkin devlet, bu ödevindeki başarısıyla ölçülür.

ARİSTOTELESÇİLİK ve PLATONCULUK

Platon’la başlayan felsefi sürece ve onun kurduğu öğretiye ve daha doğrusu okula Platonculuk denildiği gibi Aristoteles için de benzer durum söz konusudur ve onun felsefesinin genel hatları da Aristotelesçilik olarak nitelendirilmektedir. Aristotelesçilik anlayışının anlatılmasının yöntemlerinden birisi, onun felsefesini Platon’la karşılaştırmaktır.

Aristoteles ve Platon Arasındaki Benzerlikler

  • Farabi’nin yazdığı Kitabül Cem eserinde Platon ve Aristoteles arasında bir fark olmadığı ileri sürülür. Benzer şeyi Platon’un hocası Saccas’ın da yazdığı yedi kitapta yaptığı rivayet edilir. Biz de burada benzerliklerine değinelim öncelikle.
  • Metafizik: Platon’un felsefe tarihine en büyük katkısı idealar kuramıdır diyoruz. Aristoteles’in de bu konuda, yani varlık veya gerçekliğin, tözün ne tür bir şey olduğu konusunda temelde Platon’u devam ettirdiğini söylememiz doğru olacaktır. Aristoteles için de töz, gerçek varlık, ezeli-ebedi, değişmez, hareketsiz, madde dışı bir şeydir. Platon bu şeylere idea derken Aristoteles form diyecektir.
  • Metafizik: Platon varlık konusunda idealist bir çizgideyken, bilgi konusunda rasyonalist bir duruş sergiler. Aristoteles de benzer çizgidedir. Bilginin ve bilimin konusu olarak bireysel, duyusal şeyleri değil, formaları, yani duyusal-üstü, madde dışı gerçeklikleri, tümelleri kabul etmekte ve onları kavrayan yetinin de esas itibariyle akıl olduğunu ileri sürmektedir.
  • Epistemoloji: Platon bilim için ideal olarak, geometri örneğine göre tasarlanmış, tamamen dedüksiyonlara dayanan formel bir yapıyı önermiştir. Kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmayan, apaçık ilkelerden yola çıkılarak bilim yapılır. Aristoteles’e göre de bilimsel bilgi, özü itibariyle “kanıtlanmış bilgi”dir ve bilim denen şey, bu tarzda “kanıtlanmış önermelerden meydana gelen bir sistem”dir. Yalnız o bu kanıtlamanın aracı olarak geometriyi görmüyor, bilimsel kıyasların (burhanların) sonuç önermelerinde görecektir.
  • Teoloji: Tanrı öğretileri de temelde farklılık arz etmemektedir. Platon tanrı veya tanrıları idealar olarak görmemekle beraber onları tinsel akıllar olduğunu düşünür. Aristoteles tanrıyı içinde yaşadığımız dünyadan ayrı, aşkın, saf bir düşünce veya akıl olarak takdim eder.
  • Psikoloji: Platon ruhu bedenden ayrı bir yapıda, bilmediğimiz bir nedenle bedene düşmüş ve beden zindanında, ölümsüz bir töz olarak kabul etmesine karşın ruhu, olgunlaşmış bedenin işlevi, formu olarak tanımlamakta ve bedenin bozulması demek ölümle birlikte varlığını sürdüremeyeceğini söyler. Ancak Aristoteles’te insan ruhunun bir parçası olan Faal Akıl görüşü ile ona bir şekilde ölümsüzlük verdiğini de görüyoruz. Belli bir oranda uyumdan söz edebiliyoruz kısaca.
  • Ahlak: Aristoteles’in pratik davranışlarımızda peşinden koştuğumuz iyinin haz olmadığı, mutluluk olduğu görüşü ile esas itibariyle Platon’un mutlulukçu (eudamonist) ahlak anlayışını paylaştığını söylemek mümkündür. Platon kadar haz düşmanı olmayıp hazzın belli ölçüde mutlu hayatta yer alması gerektiğini söyler. Platon’un geç diyaloglarında da haz daha olumlu bir yer edinecektir kendisine.
  • Siyaset Felsefesi: Aristoteles, Platon gibi en iyi siyasal rejimi bir site devleti olarak düşündüğü gibi site için önerdiği en iyi hükümet biçimini de yine Platon’a benzer biçimde en iyilerin yönetimi olarak ortaya koyar.

Aristoteles ve Platon Arasındaki Farklılıklar

  • Metafizik: Aristoteles hocasının idealar öğretisini kabul eder dedik ama hocasının aksine ideaların (formaların) duyusal-bireysel varlıkların üstünde veya dışında bulunmadıklarını, onlardan bağımsız olmadıklarını, tersine “onların içinde, onlara içkin” olduklarını savunur. Platon gerçekliğin idealar olduğunu savunurken, Aristoteles gerçek şeylerin tümelleri olduğunu savunur ve bunların dışında kalan tümellerin insan zihninin genelleme ve soyutlamasının ürünü olduğunu savunur. Ona göre asıl var olan da tümel değil, tikeldir. Tikellerin tözleri birinci dereceden tözler, gerçek dünyadaki şeylerin tözleri de ikinci dereceden tözlerdir.
  • Epistemoloji: Bilgi felsefesinde hocası gibi rasyonalist olan Aristoteles, bilimin konusu olan formaların “görülmesi veya sezilmesinde” duyuların “hiç olmazssa hareket noktası olarak” belli bir önemi ve derecesi olduğuna inanır. Bilim duyu değildir; çünkü duyu bize tümeli, evrensel ve değişmez olanı, kalıcı olanı veremez ancak yine ona göre bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder.
  • Bilim: Aristoteles’in bilimin ideali olarak, tamamen kanıtlanmış önermelerden meydana gelen bir yapı olarak önerildiğini gördük. Onda farklı olan bu önermelerin tümevarımsal bir yöntemle elde edilmesidir.
  • Teoloji: Platon’un tanrıyı ideaları seyrederek duyusal dünyayı meydana getiren bir yapıcı olarak tasarladığını biliyoruz. Yine Platon’a göre tanrı evrenle ilgilenen ve onu en mükemmel şekilde yaratmıştır. Buna karşın Aristoteles’e göre tanrı evrenle ilgilenmek şöyle dursun, onu bilmez bile. Tanrı evrenin yapıcı (fail) nedeni değil, ereksel, amaçsal (gai) nedenidir. Tanrı bir akıl veya düşüncedir ancak konusu bizzat kendisidir. Tanrı mükemmel olduğu için konusu da mükemmel olmalı, yani kendisi olmalıdır.
  • Psikoloji: Aristoteles de Platon gibi ruhun bedenden ayrı bir varlığı olduğunu kabul eder ama Platon gibi birbirine iki düşman varlık olarak görmek yerine, bir ve aynı gerçiğin, bireyin iki farklı görüntüsü, birbirini tamamlayan ve birbirlerinden ayrı olarak varlıklarını sürdürmesi mümkün olmayan iki varlık olarak takdim eder. Ruh Pythagorasçılar gibi bedenden bedene dolaşan ölümsüz bir varlık değil, sadece maddenin formu ve bedenin işlevidir.
  • Siyaset Felsefesi: Aristoteles siyaset felsefesinde Platon’un şehir devleti çerçevesi içinde en iyi rejim arayışını sürdürürken, yine aynı felsefesi yumuşatıp ona liberal ve demokratik unsurlar ekleyecektir.
  • Retorik: Platon, hitabeti temelde sofistçe bir aldatmaca, kandırmaca sanatı olarak görürken, Aristoteles retoriğin siyaset ve adalet mekanizmasının meşru ve vazgeçilmez bir parçası olarak görüp ona vereceği rolleri tartışacaktır.
  • Sanat: Platon sanatı esas olarak bir taklit olarak görürken Aristoteles ona son derece gerekli ve değerli bir ihtiyaca cevap verdiğini göstererek, sanata toplum ve yurttaş eğitiminde önemli bir yer açmaya çalışır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*