Benlik Nedir? Benliğin Kısa Tarihi

felsefe Nedir

Birisi size “siz kimsiniz?” diye sorduğunda ya da kendinize “ben kimim?” diye sorduğunuzda vereceğiniz cevabı/cevapları bir düşünün.

Muhtemelen ilk önce adınızı söylersiniz. Sonra belki kaç yaşında olduğunuz, cinsiyetiniz, nereli olduğunuz, ne iş yaptığınız gibi sizi tanımlayan belli başlı ögeleri sıralayabilirsiniz.

Başkalarına da “siz kimsiniz?” diye sorduğunuzda, o kişiyi tanıyabilmek için aşağı yukarı buna benzer cevaplar almayı bekleyeceksiniz.

Sosyal dünyada var olmak çok temelde kendimizi ve başkalarını bilmemiz anlamına gelir. Kimilerine göre insanı hayvandan ayıran en önemli özellik refleksif düşünmedir; yani kendimiz üzerine düşünebilme yeteneği. “Ben kimim, nasıl bir kişiyim, hayatta ne yapmak istiyorum, insanlar beni nasıl görüyor vb.” sorular çerçevesinde kendi kendimiz hakkında düşünüp değerlendirmeler yapabiliyoruz, tıpkı başkaları için yaptığımız gibi.

İşte bu ünitede benlik kavramının tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığı kısaca betimlenmiş ve deneysel sosyal psikolojinin benlik-kavramını bilişsel, duygulanımsal ve davranışsal açılardan ele alan yaklaşımı incelenmiştir. İnsanların bir benliği olduğu düşüncesi, insanın uzun bir tarihi olduğu göz önüne alındığında görece yenidir. 16. yüzyıldan önce insanlar bugün kavramlaştırdığımız şekilde bir benlik düşüncesine sahip değillerdi. İnsanlar yaşadıkları toplumun bir parçası olarak toplumsal konumlarına (aile, yaşanılan yer vb.) bağlı olarak tanımlanırlardı ve zaten bundan fazlasına da ihtiyaç duyulmazdı. Daha da önemlisi bugün anladığımız anlamda insanın “içinde” bir yerlerde bir benliği olduğu fikri yoktu. Yani görünenin arkasında bir şey aramak gerekmiyordu. 16. yüzyıldan itibaren bu durum değişmeye başladı ama elbette bu değişim kendi kendine olmadı.

Bu değişimi ancak çeşitli toplumsal ve tarihsel koşullar bağlamında anlamlandırabiliriz. Bu bağlamda en önemli toplumsal ve tarihsel koşullar sekülerleşme, sanayileşme, aydınlanma ve psikanalizdir. Toplumların dinin tüm hayatı düzenlediği bir yaşam anlayışından uzaklaşmaları olarak tanımlanabilecek sekülerleşme (sekülerleşme dinsizlik değildir) nedeniyle, insanlar arzu, ümit ve beklentilerini öteki dünyaya bırakmak yerine bu dünyada gerçekleştirmek için çaba harcamaya başlamışlardır.

Sanayileşmenin başlaması, daha önce toprağa bağlı ve geniş aile biçiminde yaşayan insanların bu yaşam formunu değiştirmesine yol açmış ve insanlar yaşamlarını sürdürmek için fabrikalarda çalışmak üzere bir yere gitmeye başlamışlar ve bu hareketlilik benlik ve kimlik konusu üzerinde düşünmeyi de beraberinde getirmiştir. Artık statik ve sabit bir benlik ya da kimlikten değil, değişken ve taşınabilir olandan söz etmek gerekecektir. Diğer çok önemli bir tarihsel gelişme, Avrupa’da başlayan ve aydınlanma adı verilen olgudur. Aydınlanma, çok genel olarak insan aklının merkeze konduğu ve insan aklı sayesinde toplumların kendilerini, yani benlik ve kimliklerini geliştirebilecekleri bir toplum yaratacaklarına olan inancı içermektedir.

18. yüzyılın sonunda gerçekleşen Fransız ve Amerikan devrimlerinin ortaya çıkışında bu inancın rolünün olduğu söylenebilir. Ve son olarak psikanalizin bugün anladığımız anlamıyla benlik kavramına yaptığı katkı son derece kritiktir. Bugün eğer benliğe dair bir “içeriden” ya da “iç ruhsallık”tan söz ediyorsak bu Freud sayesinde olmuştur. Freud’un geliştirdiği psikanaliz kuramına göre, kim olduğumuz ya da nasıl bir benliğe sahip olduğumuz bilinç dışındaki karmaşık ve dinamik ruhsal süreçler tarafından belirlenmektedir. Diğer bir deyişle “ben kimim” sorusuna vereceğimiz cevap görünenle yetinilmeyip görünenin arkasına da bakmayı gerektiren hayli karmaşık bir olgu hâline gelmiştir (Hogg ve Vaughan, 2011: 138-139).

Konu Başlıkları

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3867, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2672; Dr. Öğr. Üyesi Aysel KAYAOĞLU, Prof. Dr. Çiğdem KIREL

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*