Empedokles ve Elea Okulu İlişkisi

Empedokles (M.Ö. 490 – 430) antik yunan filozofudur.

Empedokles, Anaksagoras ve Demokritos aynı Milet Okulu filozofları gibi, doğa bilginidirler. Ancak bunlar dini konularla da ilgilenmekten geri duymadılar. Bu bilginlerden özellikle Empedokles tam anlamıyla bir geçiş filozofudur. Empedokles, Elealılar gibi, güney İtalya’daki Yunan kolonilerinden birinde, Sicilya’nın güney kıyılarında yaşamıştır. Demokrat Partinin başkanı olarak ülkesinin siyasi yaşamında önemli bir rol üstlenmiştir. Kendisi hekimdir.

Bize kadar ulaşabilen şiirsel iki yapıtından birisinde onu Pisagor’a yakın bir filozof olarak görebiliriz. Bu yapıtında o, Pisagor’da görüldüğü gibi, bundan önceki yaşamını bildiğini; kendisinin kuş, balık vb. olduğunu hatırladığını savunur. Yine Pisagor gibi, ruh için cezaevi olan bedenden kurtulmayı salık verir ve bunun için yapılması gerekenleri sıralar. Pisagor gibi onun da dinde yeniden yapılanma denemesi olmuştur. Et yemeye ve kanlı kurbanlara o da karşıdır.

Yunanistan’da o zamanlar din düzenleyicileri fazlaca önemsenmemiştir. Nitekim bunların nerede öldükleri bile bilinmemektedir. Yandaşları ise bunların Tanrı tarafından göğe alındığına inanırlar. Bu inanç Empedokles için de geçerlidir. Empedokles’e karşı olanlar ise yalnızca ün kazanma düşüncesi ile onun “Etna” yanardağına atıldığını savunurlar. Empedokles’i yalnızca bir din düzenleyicisi, bir peygamber olarak görmek yanlıştır. Çünkü o aynı zamanda bir doğa bilginidir. Nitekim kendisinin Sicilya’daki bir tıp okulunun kurucusu olduğunu ve doğa üzerine kendine özgü görüşleri olduğunu biliyoruz.

Bu üç filozof doğa bilginidir ve fakat Elea Okulunun da etkisindedirler. Bunun böyle olduğunu, her üç filozofun da aynı görüşü paylaştığı şu varsayımda evrende soyut bir oluş yoktur. Evrenin özünde değişmeyen, sürekli sabit kalan, başlangıcı ve sonu olmayan bir unsur vardır. Bu görüş Elealıların görüşüdür. Fakat bu görüşten sonra, bu üç düşünür, Elealılardan ayrılırlar. Onlara göre: Evrende soyut bir oluş, soyut bir değişme yoktur, fakat bir hareket vardır. Yani evrende başlangıcından bu yana değişmemiş olan ve de hiç değişmeyecek olan pek çok unsur vardır. Bu unsurlar hareket ederler ve hareketleri sırasında ya birbirleriyle birleşirler ya da birbirlerinden ayrılırlar. Bunun içindir ki biz; bazı şeyler yok oluyor, bazı şeyler meydana geliyor gibi bir yanılgıya düşeriz. Bu durumlar gerçek değildir. Ancak başlangıcı ve sonu olmayan unsurlar gerçektir. Bir nesnenin yok olması, onun sonsuz küçük parçalara ayrılması, görünmeyen toz tanecikleri olacak biçimde dağılması demektir. Meydana gelmesi ise, bu sonsuz küçük parçaların birleşerek somut bir varlık oluşturmasıdır. Nedir evrenin birleşimini oluşturan bu unsurlar? Ya da nelerdir? Bu noktada üç filozof da biri ötekilerden farklı görüşlere sahiptir.

Empedokles kendinden önceki filozofların bu yönde öne sürdükleri görüşleri ele alır. Kendisinden önceki dönemde öne sürülen ana unsurlar: Su, hava, ateş’tir ve bunların toprak ile ilişkileri araştırılmıştır. Empedokles ise bunlara bir de “toprak” ana unsurunu ekler. Böylece onda ana unsur sayısı dörde ulaşır: Su, hava, ateş, toprak. Bu dört unsur baştan beri vardır. Bunlar ne değişir ve ne de yok olur. Yani başlangıcı ve sonu yoktur. Evrende bunların nicelikleri, sayıları ve miktarları, hep aynı kalır. Her şey bu dört unsurun belirli birleşmelerinden oluşur. Söz gelişi insanın yaratılışındaki katı yanı olan et ve kemiğin özü topraktır. İnsanın sıvı yanı ise kandır. Bunun içindir ki insanın bileşiminde su bulunur. Sonra solunum yoluyla insanın bileşimine hava da katılır. Son olarak insan bedeninde bulunan ısı, onun bileşiminde ateşin de var olduğunu doğrular. Empedokles’in tıp varsayımı da bu düşüncesine dayanır. Hastalık, bu dört unsurdan birinin bedende azalması ya da çoğalmasıdır.

Empedokles’e göre, tüm evren bu dört unsurun birleşmesi ve ayrılmasından oluşur. Ancak Empedokles çok yeni bir soru ortaya atar: Acaba bu dört unsurun birleşme ve ayrılmasını sağlayan sebepler, güçler nelerdir? Önceki filozoflardan Thales, yalnızca ana unsurun hangisi olduğu konusunu araştırmış ve bunun “su” olduğunu söylemekte yetinmişti. Aynı şekilde Anaksimenes’e göre ana unsur “hava”dır.

Öteki şeylerin havanın sıkışması ve gevşemesiyle oluştuğunu ileri sürer Anaksimenes. Ancak o, maddenin oluşumunda etkili olan sebebi araştırıp soruşturmuştur. Empedokles ise önce ana unsuru araştırır, bunun sebebini dört unsurda belirler. Ayrıca evrenin oluşumunun nedenini araştırın ve bunu dört unsurun sıkışması ve gevşemesi ile açıklamaya çalışır. Empedokles o zamana kadar hiç işlenmemiş bir konuyu ele almıştır: Evrendeki bu oluşumun nedeni ve güçlerin ne olduğu. Cevap olarak da Empedokles, açıklamasına iki yeni kavramı, sevgi (sempati) ve nefret (antipati) kavramlarını sokuyor. Sevgi, unsurları birleştirir, nefret ise bunları birbirinden ayırır.

Empedokles çok yönlü bir kişiliktir. O bir yandan Pisagor ve Ksenofanes gibi bir din yenilikçisi, ruh göçüne inanmış bir düşünün, öte yandan da doğa ile ilgili görüşleri bilen, bunları ileri götüren doğa bilginidir. Söz gelişi güneş ve ay tutulması konusunda doğru bir gözlem yapmış, ayın ışığını güneşten aldığını kanıtlamıştır. Sonuçta tüm evren ile ilgili metafizik bir açıklamada bulunmuştur. Nesnenin özündeki ana unsurlar konusunda Empedokles, toprağı ana unsur olarak benimseyerek, “dört unsur teorisi”ni kurmuştur.

Elealı düşünürler ile birlikte, gerçek bir var oluş ve yok oluşun olmadığını savunur. Empedokles’e göre evrende soyut bir değişme yoktur. Tüm nesnelerin özü olan dört unsur sayıca sürekli aynı kalır. Bunlar ne var olur, ne de yok olur. Yalnızca belirli oranlarda birleşerek çeşitli nesneleri oluşturur. Evrendeki her oluş, bu dört unsurun birleşmesi ya da ayrılması hareketidir. Her türden hareket uzay içinde oluşur.

Empedokles’e göre bu dört unsur uzayı tamamen doldurur, boş yer bırakmaz. Yani boşluk yoktur. Unsurları birbirine yaklaştıran ya da uzaklaştıran güçler nelerdir? Bu soru Empedokles felsefesinin orijinalliğidir. Bu güçler ona göre sevgi ve nefrettir. Sevgi birleştirirken nefret uzaklaştırır. İnsanlar için geçerli olan bu kural tüm varlıklar için de geçerlidir. Böylece Empedokles tüm doğaya can ve ruh eklemiştir. Böylece sevgi ve nefret gibi iki psikolojik etkeni felsefesine yerleştirmiş olur.

Empedokles’in bu açıklayış biçimine şaşmamak gerekir. Çünkü her amatör görüş doğayı canlandırmak eğilimi taşır. Bu eğitime tüm tarih akışı içinde rastlanabilir. Öyle ki bugün bile sebep-sonuç ilişkisinden ya da doğadaki güçlerden söz ederken, kendimizde duyduklarımızı doğaya da yaymak isteriz. Doğa bilimleri doğayı insanlaştırma eğiliminden ancak uzun bir evrim sonunda kurtulmuştur. Doğayı insanlaştırmak ile her şeyi maddeleştirmek edimi hep yan yanadır. Amatörce yapılan doğa açıklamaları, her şeyi madde ile açıklama eğilimindedir. Bu nedenledir ki ilk Yunan filozoflarının tümü, bir anlamda, maddecidir. Yani onlar tüm gerçekleri maddi bir şey olarak anlamak isterler. O kadar ki Pisagorcular sayılardan bölünebilen cisimler oluşturmak ister. Aynı şekilde Ksenofanes başlangıcı ve sonu olmayan tek Tanrıyı küre biçiminde düşünür, Yani Ksenofanes’e göre, Tanrı madde olan evren biçimindedir. Empedokles’te ise sevgi ve nefret de maddidir.

Empedokles’e göre unsurları birleştiren ve ayıran sevgi ile nefret her zaman aynı şiddette etkili değildir. Aksine evrende sevginin ya da nefretin hakim olduğu dönemler vardır. Evrende periyodik bir akışın olduğu düşüncesini Anaksimandros ve Heraklit’te de görürüz. Şayet evrende yalnız sevgi egemen olsaydı, evren kapalı ve birlikte bir küre olurdu. Empedokles’e göre, evren başlangıçta gerçekten de böyle tekli bir durum sergilemekteydi. Evren sevginin egemen olduğu bir dönemde başlamıştır. Fakat sonraları, her şeyin birlik içinde ve uyumlu olduğu bir zamanda, işin içine nefret karışarak her şeyi birbirinden ayırmaya başladı. Çok uzun bir zaman aralığında evrene nefret hakim oldu. Bu yüzden başlangıçta birleşik olan dört unsur birbirinden ayrı düştü. Nefretin egemenliği tam ve mutlak biçime ulaşınca yeniden bir sevgi dönemine olanak doğdu. Sonuç olarak evrende bu iki dönem, sırasıyla birbirini izler. Empedokles kendi yaşadığı dönemi, nefretin hâkim olduğu bir dönem olarak değerlendirir.

Bu düşünceler, kuşkusuz, metafiziğin iskeleti sayılır. Çünkü evren konusunda salt fanteziye (hayale) dayanan bir görüş elde edilmek istenmiştir. Felsefenin bu ilk amatör döneminde fantezi ürünü olan bu tür görüşlerin, eleştirel araştırmalardan üstün tutulmasına şaşmamak gerekir. Empedokles, ayrıca, hem gözlem ve hem de hayal gücüne dayanan özel açıklamalar da yapmıştır. O, “Nasıl oluyor da nesneler biri ötekine etki edebiliyor?” sorusunu soruyor ve yanıtını şöyle açıklıyor: Güneşten nasıl ışıklar yayılıyorsa, aynı şekilde nesnelerden de birtakım ışınlar yayılır. Ancak nesnelerin bu ışınları yayabilmesi için, aynı insan bedeni gibi gözeneklere sahip olması gerekir. Bir nesnenin bir başka nesneye etki edebilmesi için, bu iki nesnenin gözeneklerinin birbiriyle uyum içinde olması gerekir. Yani bir nesneden çıkan ışınlar, öteki nesnenin gözeneklerine girebilecek konumda bulunmalıdır. Empedokles algı olaylarını da bu görüşe dayanarak açıklamak ister. Söz gelişi, gözün gözenekli olması ve dışarıdaki nesnelerden yayılan ışınların, gözün gözeneklerine kadar gelerek içeri girmeleri sonucu görme olayı meydana gelir. Ancak, gözden de birtakım ışınlar çıkar, çünkü göz ateşten yapılmıştır. Nasıl ki bir nesnenin sertliğini algılamak için parmaklarımızın da sert olması gerekirse, bunun gibi bir nesneyi görebilmek için, gözün de nesneler ile birlikte ışınlar yayması gerekir. Daha genel bir deyişle; Biz evreni biliriz, çünkü biz de evrenle aynı yapıdayız. Biz de hava, toprak, su ve ateşten oluştuğumuz için, aynı unsurlardan oluşan evreni algılayabiliyoruz.

Empedokles’in bir de solunum olayı konusunda görüşü vardır. Gerçi bu açıklama yanlıştır, fakat iyi bir gözlemin ifadesidir. Empedokles kanın bedenimizdeki dolaşımında gösterdiği ritmi nabız üzerinde gözlemlemiştir. O, solunumun da ritmik olduğunu gözlemlemiştir. Bu iki olay arasında ilişki olduğunu savunur. Ona göre kan, son derece ritmik biçimde bedenin içine doğru gider ve döner. Kan, bedenin dışından yüreğe doğru akarsa soluk alırız. Kan bedenin içinden dışarı doğru akarsa, soluk veririz. Bu açıklama yanlıştır. Ancak bedendeki iki olay arasında bir ilişki kurması çok önemli ve dikkat çekicidir.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı, Ernst von Aster’in Ders Notları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*