Birey – Devlet İlişkisi

Birey - Devlet İlişkisi
Birey - Devlet İlişkisi

Siyaset felsefesinde birey – devlet ilişkileri çok önemlidir. Çünkü bu ilişki, hem toplumun yapısını hem de yönetim biçimini belirler. Birey – devlet ilişkisi eski çağlardan günümüze kadar oldukça farklılık göstermiştir.

Demokratik toplumlardan önce, özellikle İlk Çağ ve Orta Çağ’da devlet emreden, halk ise emre uymakla görevli olandı. Yani devlet ile birey arasındaki ilişki efendi-kul ilişkisiydi. Fakat günümüzdeki demokratik devletlerde, bireysel özgürlük, eşitlik, adalet fikirlerine dayalı yönetim söz konusudur.

Bu demokratik yönetimlerde hukuksal olarak insanların eşit oldukları, yaşama, çalışma, mülk edinme, inanç ve vicdan özgürlüğü gibi temel hakları olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca yasalarla, bireylerin devlete karşı olumsuz tutumları önlendiği gibi, bireylerin temel hak ve özgürlükleri de güvence altına alınmıştır. Bu anlayışta, birey ve devlet arasında bir toplumsal sözleşme vardır.

(Toplumsal Sözleşme Nedir?)

Demokratik yönetimlerde yönetilenler kadar yönetenler de yasalara uymak zorundadır. Devletin tanıdığı temel haklara karşılık bireye düşen ödev de bir vatandaş olarak devletine karşı vergi vermek, oy kullanmak, askere gitmek, yasalara uymak gibi sorumluluklarını yerine getirmektir.

Günümüzdeki demokratik hukuk devleti anlayışında birey – devlet ilişkisi, akılcı ve gerçekçi bir şekilde dengelenmiştir. Karşılıklı hak ve ödevlere bağlı olarak temellenen bu denge hem bireyin hem de devletin varlığının önemli olduğu, birinin diğerine feda edilemeyeceği gerçeğine dayanır.

Birey-devlet ilişkisinin bu duruma gelmesi birçok düşünürün katkısıyla olmuştur. Bunlardan en önemlileri Yusuf Has Hacip, John Locke, Montesquieu, Karl Popper, Rousseau‘dur. Şimdi bu düşünürlerin birey – devlet ilişkisine dönük düşüncelerine bakacağız.

FİLOZOFLARIN BİREY – DEVLET İLİŞKİSİ ANLAYIŞLARI

Yusuf Has Hacip’in Birey – Devlet İlişkisi Anlayışı

“Kutatgu Bilig” adlı eserinde birey-toplum ilişkisini ele almıştır. Ona göre, devletin ideal bir devlet olabilmesi için, akla, adalete, doğru ve adil yasalara dayanması gerekir. Ona göre hükümdar; cesur, bilge ve akıllı, erdemli, dürüst ve adil olmalıdır; zalim olmamalıdır. Halk tarafından sevilmesi için, güler yüzlü, tatlı sözlü ve yumuşak huylu olması gerekir. Birey de Tanrı’dan kaynaklanan değerleri (erdemleri) özümseyerek erdeme yaklaşmalıdır. Ancak o zaman birey kişilik kazanır ve birey-devlet ilişkisi de istenen özelliklere ulaşmış olur.

Montesquieu’nün Birey – Devlet İlişkisi Anlayışı 

“Kanunların Ruhu” adlı eserinde J. Locke’un ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesini ayrıntılı olarak ele almıştır. Buna göre “Kuvvetler ayrılığı; yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması ve üç farklı organ eliyle yürütülmesi demektir.” Bu, devlet gücünün tek elde toplanarak keyfi ve baskıcı bir yönetim anlayışının ortaya çıkmasını önler. Böylece devlet gücünün yasalarla sınırlandırıldığı için, devlet gücü karşısında bireyin hak ve özgürlükleri güvence altına altınmış olur.

(Montesquieu Kimdir?)

Karl Popper’in Birey – Devlet İlişkisi Anlayışı

“Açık Toplum ve Düşmanları” adlı eserinde insan hakları üzerinde durur. Ona göre Totaliter devlet yönetiminin görüldüğü kapalı toplumlarda bireyin hak ve özgürlükleri yoktur. Açık toplumlarda ise çok partili siyasal yaşam hâkimdir ve yönetim, bireylerin özgür katılımıyla oluşur. Bu yönetim anlayışında her şeyi belirleyen (karar veren) bir yönetim anlayışına yer yoktur. Bireyler farklı düşünme ve davranma özgürlüğüne sahiptir.

(Karl Popper Kimdir?)

Locke’un Birey – Devlet İlişkisi Anlayışı

John Locke, tamamen insan doğasından yola çıkarak toplumsal sözleşme fikrini ortaya atar. İnsanların doğal ortamda özgür yaşadığını ifade eden Locke, herkesin eşit olduğunu ve birbiriyle dayanışma hâlinde bulunduğunu belirtir. Eğer bir kişi bu düzeni bozar ve birine zarar verirse zarara uğrayan kişi, orantılı bir şekilde zarar veren kişiyi cezalandırma hakkına sahiptir. Cezalandırma işinde insanların öfkelerine yenik düşebileceklerini belirten Locke, bu durumun kargaşa yaratabileceğini söyler. Dolayısıyla hukukun güvencesi için haklarını insanların kendi istekleriyle siyasal bir otoriteye yani devlete devrettiklerini belirtir. Meşru yönetimin kaynağı çoğulcu iradedir.

(John Locke Kimdir?)

Rousseau’nun Birey – Devlet İlişkisi Anlayışı

İnsanların bir araya gelip zorunlu olarak “toplumsal sözleşme” yaptığını ve bunun doğrultusunda devletin kurulduğunu ileri sürer. İlk devletin varlığının başka bir devletin oluşmasını sağladığını, devletlerin giderek arttığını ve bu durumun da savaşlara sebep olduğunu düşünür. Haksızlık durumlarına çözüm olsun diye oluşturulan toplumsal sözleşmenin insanları köleleştirdiğini belirten Rousseau, geriye yani doğal duruma dönüşün mümkün olmadığını söyler. Çünkü insanların bu ikilemden kurtulması mümkün değildir. Yapılması gereken şey, doğal yaşama uygun olan yasaların çıkarılmasıdır. Toplumda kötülüğe yol açan unsurların ortadan kaldırılmasının tek yolu budur. Rousseau, medeni toplumun yasalarla düzenli bir bütün oluşturabileceğini düşünür.

(Rousseau Kimdir?)

Aydınlanma Felsefesinde Birey-Devlet İlişkisi

17. yüzyıl felsefesinde mutlak monarşiye dayalı devlet sistemleri düşünülmüş, devletin her türlü gücü elinde bulundurmasının birlik ve beraberlik açısından zorunlu olduğu görülmüştür.

Bu görüşe kapsamlı olarak ilk karşı çıkış J. Locke tarafından yapılmıştır. Locke, mutlak monarşiye karşı liberal (özgürlükçü) bir devlet sistemini ileri sürmüştür. Locke da Hobbes gibi insan doğasından yola çıkar, toplumsal sözleşmeyi kabul eder ama düşüncelerinin sonucunda mutlak monarşiye varmaz.

İnsanların doğal ortamda özgür yaşadığını ifade eden Locke, herkesin eşit olduğunu ve birbiriyle dayanışma hâlinde bulunduğunu belirtir. Eğer bir kişi bu düzeni bozar ve birine zarar verirse zarara uğrayan kişi, orantılı bir şekilde zarar veren kişiyi cezalandırma hakkına sahiptir. Cezalandırma işinde insanların öfkelerine yenik düşebileceklerini belirten Locke, bu durumun kargaşa yaratabileceğini söyler. Dolayısıyla hukukun güvencesi için haklarını insanların kendi istekleriyle siyasal bir otoriteye yani devlete devrettiklerini belirtir. Ona göre doğal durumdan yapay duruma geçmek zorunludur. İnsanların kendi iradeleriyle kurduğu devlet düzeninde çoğunluğun dediği olmaktadır. Meşru yönetimin kaynağı çoğulcu iradedir.

Locke; devletin gücünü yasama, yürütme ve yargı olarak üçe ayırır. Yasama gücü, kişisel haklar çerçevesinde görev ve yetkileri belirlenmiş kanun yapma gücüdür. Yürütme gücü, yasama gücünü kullanan iktidardır. Yargı gücü, yasama gücünün belirlediği hukuk kuralları çerçevesinde hem bireyler hem de birey devlet arasındaki uyuşmazlıkları çözümleyen güçtür. Locke’un düşünceleri, sadece bulunduğu dönemi değil günümüzü de etkilemiştir. Her ne kadar günümüz anlamında olmasa da güçler ayrılığı ilkesini benimsemesi, düşüncelerinin günümüze uzandığını gösterir.

Montesquieu, toplumdaki hızlı değişimlerin etkisiyle toplumu bilimsel olarak inceler. Gözlem ve deney yöntemini topluma uygular. O, toplumda yaşanan olayları tek tek inceler ve olaylardan genellemelere varır. Ona göre her yasa, kendini oluşturan fiziki bir veya birden fazla olayın gerçekliğine bağlı ve bir ilişkinin ürünüdür. Her yasa, bir başka yasaya bağlıdır veya tabiidir.

Montesquieu, iki toplum arasındaki ilişkiyi düzenleyen hukukun devletler hukuku, devlet içindeki siyasi ilişkileri düzenleyen hukukun siyasal hukuk ve kişiler arası ilişkileri düzenleyen hukukun da medeni hukuk olduğunu belirtir. Yasaların niteliğini, yapıldığı toplumun belirleyeceğini söyler. Montesquieu; cumhuriyet, monarşi ve despotizm yönetim biçimlerini tanımlar. Cumhuriyet yönetiminde halkın söz sahibi olduğunu belirtir. Monarşide yöneticinin tek kişi olduğunu ve yasalar çerçevesinde yönetme gücünü kullandığını işaret eder. Despotizm yönetimindeyse istediğini yapma gücünün tek kişide olduğunu ifade eder.

İnsanın başkasının hakkını yemeden özgürce davranma yetisine sahip olduğunu belirten Montesquieu, bu özgürlüğün korunması için güçler ayrılığı ilkesini öne sürer. Devletlerde yasama, yürütme ve yargı güçlerinin bulunduğunu ve özgürlüğü kısıtlamamak için bunların birbirini denetlemeleri gerektiğini belirtir. Montesquieu, görüşleriyle günümüz devlet sistemini oluşturan ve güçler ayrılığını kuramlaştıran ilk düşünürdür.

Rousseau da devlete yönelik görüşlerini açıklarken doğal yaşamdan hareket eder. İlk insanın doğada tam olarak özgür ve eşit yaşadığını, yaşamının da toplumun kurulmasıyla son bulduğunu belirtir. Özellikle “mülkiyet” kavramının ortaya çıkmasının özgürlüğü ve eşitliği ortadan kaldırdığına işaret eder. Özel mülkiyet anlayışının yayılmasının “hak” kavramını da oluşturduğunu düşünen Rousseau, bunu doğal yaşamın sonu olarak görür. İnsanların bir araya gelip zorunlu olarak “toplumsal sözleşme” yaptığını ve bunun doğrultusunda devletin kurulduğunu ileri sürer. İlk devletin varlığının başka bir devletin oluşmasını sağladığını, devletlerin giderek arttığını ve bu durumun da savaşlara sebep olduğunu düşünür.

Haksızlık durumlarına çözüm olsun diye oluşturulan toplumsal sözleşmenin insanları köleleştirdiğini belirten Rousseau, geriye yani doğal duruma dönüşün mümkün olmadığını söyler. Çünkü insanların bu ikilemden kurtulması mümkün değildir. Yapılması gereken şey, doğal yaşama uygun olan yasaların çıkarılmasıdır.

Toplumda kötülüğe yol açan unsurların ortadan kaldırılmasının tek yolu budur. Rousseau, medeni toplumun yasalarla düzenli bir bütün oluşturabileceğini düşünür. Rousseau, insanların toplum içinde özgür olabilecekleri bir düzen oluşturmaları gerektiği görüşündedir. Mülkiyetlerin ortak güç tarafından güvence altına alındığı medeni toplumda herkesin bir arada bulunmasına rağmen bireysel olarak özgür olabildikleri bir toplumun oluşturulabileceğini belirtir.

Birey – Toplum – Devlet İlişkileri

Modern dönemin siyaset anlayışına “devlet” kavramı damgasını vurur. Öyle ki çoğu kez siyaset ve devlet birbirlerine özdeş olarak anıldığı gibi, birey ve toplum anlayışlarını da yine devletle kurulan bir diyaloğun sonucunda biçimlenir. Yine de devlet kavramının tanımı, bu denli yaygın kullanımından beklenmeyecek ölçüde güçlükler içerir.

Bu güçlüklerden ilki, diğer kavramlar gibi “devlet” kavramının da tarihüstü bir tanıma sahip olmayışıdır. Tüm kavramlar gibi “devlet” kavramı da farklı tarihlerde farklı içeriklerle beslenerek değişim gösterir. Bu nedenle “devlet” kavramını tarihsel, kültürel ve ideolojik belirlenmişliklerimizden sıyrılarak açıklamak olanaklı değildir.

Modernliğin bir ürünü olan “devlet” kavramının tanımını yapmanın gereksiz bulunmasına neden olan bir diğer sorun, postmodern eleştiriler ışığında, devletin uygulama alanındaki yetersizlikleriyle ilişkili olarak belirir. Postmodernizmin devlet yerine toplulukları siyasetin baş aktörü hâline getirme eğilimi sonucunda, devlet kavramına ilişkin her türden tanımlama çabası giderek gözden düşer. Dahası varolan yapı ve kurumlara yöneltilen eleştiriler, siyaset bilimine özgü deneysel çalışmaları, felsefenin bütünleyici çabasından çok daha anlamlı görmeye yöneltir.

Giderek metafizik karşıtlığının belirdiği bu dönemde, siyaset felsefesi de deneysel olguların ve siyasal fenomenlerin gözlemlenebilir düzeyde ele alınabileceğine dair oluşan inancı siyaset bilimiyle paylaşır. Siyaset felsefesi ve siyaset biliminin aralarında kurmuş olduğu bu ittifakın sonucunda, devleti açıklamakta kullanılan “cebir”, “iktidar”, “otorite” gibi kavramlar, gözlemlenebilir, gündelik ilişkilerde aranmaya başlanırken, devlet de giderek diğer sosyal kurumlar gibi bir sosyal kurum olarak değerlendirilmeye başlanır.

“Cebir”, “iktidar”, “otorite” gibi kavramların, gözlemlenebilir, gündelik ilişkilerde aranmaya başlanması, gündelik ilişkiler ağı içerisinde kalan gizli iktidar anlayışının yapı sökümüne dair etkileyici ve önemli tartışmaları beraberinde getirir. Ancak yine de salt uygulama alanına yönelen böylesi bir yaklaşımın en büyük riski, devlet kavramının siyaset içindeki ayırt edici ve belirleyici yanının giderek görmezden gelinmesi ve böylece siyaset kavramı hakkında yeterince bilgi edinme olanağının elden kaçırılmasıdır. Oysa günlük ilişkilerin bir parçası olan otoriteler, hükümetler, memurlar ya da bireyler arasındaki her türden ilişkinin çözümlenebilmesi, aynı zamanda tüm bu ilişkileri doğuran birliğin, yani devletin çözümlenebilmesini gerektirir (Barry 2003, s. 65).

Bu gereklilik nedeniyle, bu bölümde insanın önce var ettiği, sonra da kurtulmaya çalıştığı, kurtulamadığındaysa görmezden gelerek önemini azaltmaya çalıştığı “modern devlet” kavramının tarihsel gelişim sürecine yer verilecek, ardından bireyler adına devleti sınırlama girişimleri anlatılacaktır. Devletin siyasal ilişkilerde hâlâ belirleyici bir kategori olması nedeniyle yapılan bu uzun devlet çözümlemesinin ardından, devletin birey ve toplumla ilişkilerini farklı kurumsallaşmalarla ve kavramlara yükledikleri farklı anlamlarla tartışan ideolojilerin bakış açıları ele alınacaktır.

Birey – Devlet – Toplum İlişkisine Dönük Konular

Devlet, birey ve toplum kavramları arasında sabit bir ilişki durumundan söz edilemeyeceği açıktır. Tüm kavramlar gibi, devlet-birey ve toplum kavramları da hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle olan ilişkilerinde sürekli değişiklik ve yenilenmelere açıktır. Bu değişim söz konusu kavramların tarihsel oluşundan kaynaklanmaktadır. Değişen sorunlar karşısında her seferinde yeniden tanımlanan bu kavramlar, aynı zamanda siyasetin de içeriğini oluşturur.

Devlet, birey, toplum gibi kavramları, tarihselliklerini dışlayarak tanımlama çabası, sonuçta bizi ancak bir ütopyaya götürecektir ki, ütopyalar tarihi ve ilişkiselliği dışlayarak siyasetin de sonunu gösterir. Bu açıdan en doğru devlet, birey ya da toplum tanımı verme iddiası olanaksız olduğu kadar tehlike de arz eder.

Söz konusu tehlikeyi önleyen, ideolojik bakış açıları arasındaki tartışmaları, kendisi ideolojik bir bakışa sahip olmaksızın değerlendiren ve yargılarda bulunan siyaset felsefesidir. Bu durumda siyaset felsefesini ödevi şu ya da bu ideolojik bakış açısını meşrulaştırmak değil, bu ideolojilerin devlet, birey ve toplum kavramlarına nasıl içerikler yüklediklerine bakarak onları sınıflamak ve böylece kavramların sunduğu olanakları keşfedebilmektir. Siyaset felsefesine yüklenen bu ödev, temelde güncel siyasal sorunlara ilişkin olası çözüm önerileri üretmede de yol göstericidir. Başka bir deyişle burada serimlendiği üzere, kavramların tarihsel ve ideolojik olarak içerdikleri farklı anlamları, bize, güncel sorunları tartışmada farklı perspektiflerden değerlendirilebilecek yeni olanakları sunar.

Klasik Liberalizmde Devlet – Birey – Toplum İlişkileri

Liberalizme genel karakterini veren ilkelerin pek çoğu, klasik liberal görüşlerden kaynaklanır. Farklı ağırlıklarla da olsa hemen hemen liberal düşünürlerin tümünün eserlerinde beliren ortak bazı temalar söz konusudur.

Her şeyden önce hemen tüm klasik liberal düşünürler, belirli bir insan doğası anlayışına sahiptir. Klasik liberalizmin bireye ilişkin ayırt edici algısı, insanın bencil bir varlık olduğuna ilişkin Hobbesçu saptamaya dayanır. Buna göre insan, rasyonel olarak bencil çıkarları üzerine yaptığı hesapların peşinden koşan bir varlıktır. İnsan doğasına ilişkin bu saptama klasik liberal kuramın dayandığı faydacı ve iktisadi kuramlarla da desteklenir.

James Mill ve Jeremy Bentham tarafından insan doğasına ilişkin etkili bir alternatif kuram olarak ortaya koyulan faydacılık, özellikle John Stuart Mill’in eserlerinde siyasal bir içerik kazanır. Faydacı ahlaka göre insanların yöneldiği seçimler haz ve acı ilkesinden hareketle şekillenir. İnsanlar hazza yönelirken, acıdan kaçınmayı isterler. Ancak faydanın arttırılması anlık hazlara değil, uzun vadeli doğru hesaplara dayanır. Kısa vadede haz getiren kimi eylemler, uzun vadede olumsuz sonuçlara neden olabilir. Bu nedenle faydacılık, eylemlerin değerini rasyonel bir hesaba uygunlukla belir.

Faydacılık: Ahlak bakımından doğru eylem ya da siyasetin toplumun üyelerine en büyük mutluluğu getiren eylem ya da siyaset olduğunu savunan görüş (W. Kymlicka 2004, s. 13).

Faydacılara göre doğru eylem, insanın refahını arttıran eylemdir. Faydayı genel olarak arttıran bir eylem, bazı insanların tercihleriyle çatışabilir. Bu durumda bazı insanlar tercihlerini yaşarken, bazı insanların tercihleri tatmin edilemeyecektir; ancak bu bir tesadüfün yarattığı talihsizliktir. Kazananların sayısı kaybedenlerin sayı- sından yüksek oldukça, kaybedenlerin tercihlerinin, sayısal bakımdan daha fazla olanların tercihlerinin önüne geçmesi için hiçbir neden yoktur. Bu durumda faydacı bir siyaset anlayışının, çoğunluğun mutluluğunu sağlamaya yönelik bir siyaset algısı yaratması kaçınılmazdır. Ancak faydacı argümanların yarattığı bu çoğunlukçu demokrasi anlayışı, liberal kuramı, içkin ve aşkın eleştirilerin hedefi haline getirir. Nitekim faydacılığın siyasal savunusunu yapan John Stuart Mill, faydacılığın çoğunlukçu anlayışla bozduğu birey ve toplum arasındaki dengeyi yeniden kurma girişiminde bulunarak Hürriyet Üzerine adlı eserinde bireyler arasındaki eğitim farklarının gözetilmeksizin herkese tanınan eşit oy hakkının sakıncalarını tartışır.

Öte yandan bireyin kendi bireysel çıkarlarının peşinden koşan bir varlık olduğuna ilişkin saptama, klasik liberal kuramın iktisat anlayışını da biçimlendirir. Klasik liberalizmin iktisat anlayışı üzerindeki en etkili isim hiç kuşkusuz Adam Smith’tir.

Adam Smith (1723-1790). İskoç iktisatçı ve filozof. Adam Smith çoğu kez “kasvetli bilim” olarak da adlandırılan iktisat kuramının kurucusu olarak anılır. 1759’da yazdığı Ahlaki Duygular Kuramı adlı eserinde insanın bencil doğası ile herhangi bir müdahaleden uzak olarak kurulan sosyal düzen arasındaki bağları kuran bir güdüleme kuramı ortaya koyar. Smith’e iktisadın kurucusu unvanını kazandıran en önemli eseriyse 1776’da yazdığı Ulusların Zenginliği’dir. Eserin önemi ilk kez sistemli bir şekilde ekonominin işleyişini piyasa terimleriyle açıklama girişimi olmasından kaynaklanır.

Adam Smith, insan doğasına ilişkin rasyonalist ve liberal varsayımları kullanarak, liberal kuramın temel argümanlarından biri olan sınırlı devlet anlayışına, devletin sivil toplum üzerindeki rolü tartışması yoluyla katkıda bulunmuştur. Devletin müdahale etmediği serbest piyasanın kendi iç dengesini bulacağı inancına dayanan bu kuramda, devlete biçilen rol, Locke’un kullandığı mecazi ifadeyle “gece bekçiliği”dir. Başka bir deyişle, devletten tek beklenilen güvenliği sağlamasıdır. İleride yeniden değinileceği üzere bu türden bir devlet anlayışının daha sofistike izleri 20. yüzyılda yeniden gündeme gelecektir.

Faydacılık ve iktisadi liberalizmin katkılarıyla biçimlenen klasik liberal kuram, devletle ilişkilerin düzenlendiği kamusal alanı, zorunluluk alanı olarak tanımlanırken, özel alan hane içi ilişkilerin düzenlendiği mahremle sınırlar. Ancak kamu-özel dikhotomisinde iktisadi faaliyetlerin yürütüleceği ve bireylerin özgür anlaşmalar yoluyla refah düzeylerini arttırma yolunda çaba gösterecekleri bir alanın olmaması, liberal kuramcıları özel ve kamu arasında bir de toplumsal ilişkilerin sürdürüldüğü sivil toplum alanını varsaymaya yönlendirir. Sivil toplum alanı, devlet alanıyla karşılaştırıldığında, bireylerin yalnızca özgür iradeleriyle ilişki kurdukları ve herhangi bir müdahale görmeksizin kendi çıkarlarını takip ettikleri bir özgürlük alanı olarak kalmaz; aynı zamanda piyasanın da müdahale görmediği takdirde kendi iç dengesini sağlayacağı alandır. Adam Smith’in görünmez el olarak adlandırdığı piyasanın müdahale görmediğinde kendiliğinden bir iç dengeye ulaşacağı görüşü, toplumda çıkarları doğrultusunda çatışan bireylerin bu çatışmalarının sonucunda piyasanın doğal bir uyuma ulaşacağını varsayar.

Görünmez El Kuramı: Adam Smith’in 1776’da yazmış olduğu Ulusların Zenginliği eserinde ortaya koyduğu “görünmez el kuramı”, herkesin bencil olduğu bir toplumda, bilinçli bir dış müdahaleye maruz kalmayan piyasa ilişkilerinin kendiliğinden oluşacağına dair inancın ifadesidir. Kurama göre bireylerin çatışan çıkarları, bütünüyle serbest piyasada kendilerini ifade olanağı bulduğunda, piyasadaki fiyatlar ve kaynakların verimli kullanımı azami düzeyde gerçekleşme olanağı bulur.

Görünmez el kuramı, piyasa koşullarının serbest bırakıldığı bir sivil toplum alanında, kendi çıkarlarını önceleyen bencil bireylerin müdahale görmeden etkinlikte bulunabilecekleri bir özgürlük ortamı sağlandığında gerçekleşebilecek öngörülere sahiptir. Buradan hareketle klasik liberal kuramın, ahlaki ya da toplumsal belirlemelerden uzak, atom halinde hareket eden ve rasyonel hesaplamalar yapan bir birey anlayışına dayandığı söylenebilir. Klasik liberal kuramın iktisadi sonuçları, özellikle dönemin etkili kuramlarından Sosyal Darwinizm’le bütünleşerek bireylerin, kişisel kendi yetenek ve çalışkanlıklarına göre konumlandıkları bir toplumsal örgütlenme biçimine neden olur. Sosyal Darwinizm’e göre bireyler, kendi hayatlarında ne yapmak istiyor ve yapabiliyorlarsa, onu yaparlar. Buna göre yetenekli ve çalışma isteği olanlar refah içinde bir yaşam sürerken, yetersiz ve tembel olanların benzer bir refah düzeyine ulaşmaları imkânsızdır.

Bu noktada klasik liberallerin, bireylerin refahını bütünüyle tesadüfî bir etken olan yeteneklerine bırakarak, onların kişisel tarihleri sonucunda içinde bulundukları ekonomik ve toplumsal koşulları da olumladıkları ileri sürülebilir. Başka bir ifadeyle, klasik liberal görüş, piyasada, aynı yetenek ve aynı koşullarda bulunmayan insanları, devlet müdahalesinin sınırlanması adına aynıymış gibi değerlendirecektir. Dikkat edilirse devletin müdahalesini bütünüyle reddetme eğiliminde bulunan klasik liberal görüşün savunucuları, özgürlük adına eşitliği ve adaleti göz ardı etmiş olurlar.

Sonuçta klasik liberaller özgürlük-eşitlik paradigmasında, seçimlerini birey özgürlüğünden yana kullanırlarken, devletin eşitlik adına bile müdahale etmesini onaylamayacaklardır. Klasik liberal kuramcıların hedefleri, bireylerin özel anlaşmalar yoluyla ilişkili oldukları ve ekonomik etkinliklerini yürüttükleri toplumsal alanı genişletmek, devletin müdahale alanını daraltmak ve bu yoldan bireylerin daha geniş bir toplumsal alanda iradi eylemlerinin artmasını sağlamaktır. Tek tek bireylerin bir aradalığından oluşan toplum ise bireylerin özgür iradelerine dayalı, “(…) en azından ilke olarak dışsal bir gücün sürekli müdahalesine ihtiyaç duymaksızın kendiliğinden örgütlenme yeteneğine sahip” bir oluşumun ifadesidir (Üstel 1999, s. 77).

Eşitlikçi Liberalizmde Devlet – Birey – Toplum İlişkileri

Devlet ya da toplumun bireyler üzerinde herhangi bir ahlaki ya da siyasi müdahale gücünün bulunmadığı liberal kuramın eşitlik anlayışı, sıklıkla “fırsat eşitliği” ile ifade edilir.

Fırsat eşitliği, yurttaşlar arasındaki siyasi ve hukuki eşitlikleri tanımayı gerektirirken, devletin dağıtımcı devlet olmasına karşı çıkıldığı için ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler çoğu kereler görmezden gelinir. Bu açıdan ekonomik ya da toplumsal koşullar açısından dezavantajlı grupların durumu göz önüne alınmaz. Liberalizmin özgürlük adına devletin her türden yeniden dağıtımını müdahale olarak değerlendiren bakış açısının adalet adına yarattığı sorunlar, 1970’te yazdığı A Theory of Justice adlı eserinde John Rawls tarafından giderilmeye çalışılır.

John Rawls (1921-2002). Amerikalı siyaset felsefecisi. Rawls 1970 yılında yazdığı Bir Adalet Kuramı başlıklı eseriyle, 20. yüzyılda, siyaset biliminin gölgesinde kalan siyaset felsefesini yeniden görünür kılmakla kalmaz, aynı zamanda liberal kurama getirdiği içkin eleştiriyle kuramda yenilenmeye yol açar. Pek çok yorumcusu açısından Rawls’un başyapıtı, İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde yazılan en önemli eserdir. Rawls, liberal bireycilikle sosyal adalet ilkelerini “hakkaniyet olarak adalet” kuramı çerçevesinde bir araya getirir.

Rawls, özellikle Mill’de liberal kuramın temeli olarak konumlandırılan faydacılığa karşı adaleti savunurken, klasik liberalizmin ihmal ettiği eşitliği güçlendirme arzusunu taşır. Faydacılığın en büyük sorunu, toplumsal alanda, adaletsiz olan eylemlerin, çoğunluğun faydası adına -en azından uygulama açısından- kabul edilebilir hale getirmesidir. İnsanın etkinliklerinin tek ölçütü mutluluk ya da fayda olarak tanımlandığında, mutluluk ya da fayda adına adaletsiz olan eylemlerin yapılmasına da bir anlamda açık kapı bırakılmış olur. Bu durumda devletin yeniden dağıtımını reddeden faydacılar, adaletsizliğe de fırsat vermiş olurlar. Rawls faydacılığı eleştirerek, adaleti toplumsal yapının temeline yerleştirmeye çalışırken, aynı zamanda siyasete ahlaki bir içerik de yükler. Rawls’a göre liberal kuramın adaletli bir uygulaması, kuramın ancak haklar temelinde değerlendirilmesiyle olanaklı bir hal alır. Hakların uygulamada kullanılabilirliği ise, devletin yeniden dağıtımcı rolü üstlenmesini gerektirir.

Dikkat edilirse John Rawls’un görüşleri, klasik liberalizmin ihmal ettiği sosyal eşitliğin toplumsal bir değer olarak tanınmasına dayanır. Sosyal eşitliğin sağlanabilmesi yolunda ileri sürdüğü “hakkaniyet olarak adalet” kuramında Rawls, devlete, refah uygulamalarında ve yeniden dağıtımda etkin bir rol biçerek klasik liberal ilkelerden ayrılır.

Rawls, kuramını temellendirmek üzere, toplumsal konum ve koşullarının farkında olmayan insanların, toplumsal düzen üzerine görüşmelerinden çıkabilecek olası ilkeleri değerlendirdikleri bir sözleşme yaptıklarını varsayar. Rawls’un böylesi bir sözleşmeden beklentisi, uygulama alanının her türden etkisi ortadan kaldırıldığında, hâlâ varlığını sürdüren adalet ilkelerine ulaşmaktır. Rawls, “bilgisizlik peçesi” (ignorance of veil) adını verdiği bu belirsizlik durumundaki görüşmecilerin, tüm toplumsal koşullardan önce iki adalet ilkesini benimseyeceklerini ileri sürer. Bunlardan ilki, özgürlüğe ilişkindir. Her görüşmeci gerçek dünyada en geniş hak ve özgürlüklere sahip olmayı isteyeceğinden, temel özgürlüklerin her bir birey için korunuyor oluşunu garanti altına almak isteyecektir.

Rawls’un öne sürdüğü ikinci adalet ilkesi ise birincil metaların paylaşımına ilişkindir. Kaynakların kıt olduğu bir dünyada, herkesin her istediğini alması olanaklı değildir. Bu nedenle adil bir bölüşümün şartlarının sağlanması gereklidir. Rawls, kıt kaynakların bölüşümünde geçerli olabilecek iki ilke saptar. İlk ilke toplumda en az ayrıcalıklı olanlara en çok faydanın sağlanmasını içerir. Böylece Rawls, bireyleri bütünüyle kişisel kaderlerine terk etmek yerine, devletin yeniden dağıtımcı olduğu bir yapıyı onaylayacaktır. Klasik liberaller toplumsal düzende varolan eşitsizlikleri kişilerin yeteneklerine bağlı kalarak olumlarlarken, Rawls açısından bir eşitsizliğin kabulü, ancak daha üstün bir ahlaki ilke uğruna olanaklıdır. Bu açıdan Rawls, yeniden dağıtımla bir eşitsizlik yaratır, ancak bu eşitsizliğin haklılığı adaleti sağlamasından ileri gelir.

Klasik liberal kuram, daha önce de belirtildiği üzere, bireylerin yetenekleri ölçüsünde herkese açık olan fırsatları değerlendirmelerini eşitlik olarak onaylar. Ancak söz konusu fırsatların bireyin somut toplumsal koşulları içerisinde olanaklı olup olmaması, klasik liberalizmin tartışma alanının dışında kalır. Rawls birincil metaların dağılımında, fırsat eşitliğini denk tutan koşullarda, görev ve konumların herkese açık tutulabilecek biçimde yapılmasını onaylayarak (Rawls 1999, s. 174); liberalizmin fırsat eşitliği ilkesindeki bir yenilemeye yol açar. Böylece klasik liberallerin toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri görmezden gelerek ahlaki açıdan savundukları fırsat eşitliği ilkesinin toplumsal ve ekonomik koşullar altında da olanaklılığı Rawls’un tartışma konularının başında gelir.

Rawls’un felsefesiyle birlikte, liberal bireyci kuramın ahlaki sorunlarına, sosyal felsefe geleneğinin yöntemleriyle bakılabilmesinin yolu açılır. Bu açıdan Rawls bir liberal olmakla birlikte, adalet kuramı üzerine yorumları, toplumsal adaletin neliğine ilişkin izler taşır. Nitekim Rawls’un bireyin toplumsal sorunlarının devlet eliyle çözümüne ilişkin yaklaşımı, pek çok liberal düşünüre göre liberal görüşlerden bir sapma olarak değerlendirilir. Liberalizmin bireyciliği ve devletin sınırlanmasına ilişkin görüşlerinin Rawls tarafından deforme edilmesine en büyük tepki, Bir Adalet Kuramı eserinin yazılışından hemen dört yıl sonra, 1974’te Anarşi, Devlet ve Ütopya eserini yayımlayan Robert Nozick’ten gelir.

Sosyalizm Ekseninde Devlet – Birey – Toplum İlişkileri

Her şeyden önce tıpkı liberalizmde olduğu gibi sosyalizmin de farklı değişkenleri olduğunu kabul etmek gerekir.

Tek bir sosyalist hareketten söz edilemeyeceği gibi, devlet ve birey ya da artık sosyalizmin bağlamında işçi-yurttaş arasındaki gerilimli ilişkinin çözümüne dair tek bir öneri de söz konusu edilemez. Ancak yine de tüm sosyalizme ait değer, düşünce ve inanç kümesinin ortak bazı kavramlar ekseninde yükseldiği ileri sürülebilir. Liberalizmin birey, bencillik, özgürlük, kişisel mülkiyet gibi dayanaklarına karşın, sosyalizmin eksen kavramları toplum, eşitlik, işbirliği ve ortak mülkiyet olarak belirir.

Sosyalizm her şeyden önce toplumcu bir ideolojidir ve birey ile devlet kavramlarını toplum ekseninde çözümler. Sosyalizme göre toplum, birey karşısında bir önceliğe sahiptir. Bu öncelik ahlaki bir öncelik olduğu kadar varoluşsal bir durumu da gösterir. Sosyalistlere göre birey, liberallerin öne sürdüğü gibi tek başına bir varlık olmadığı gibi, bireyin karakteri, seçimleri, becerileri gibi nitelikleri de bütünüyle kişisel olarak değerlendirilemez. Sosyalistlere göre insan, toplumsal bir varlıktır ve toplum tarafından sunulan ahlaki, sosyal, düşünsel imkân ve yapıların bir ürünüdür. Başka bir deyişle insan; toplum tarafından biçimlendirilen, kişi oluşu toplumsallığı içinde olanaklı hale gelen bir varlıktır. Bu nedenle bireyi anlamak, onu atom olarak tanımakla değil, ait olduğu sosyal grubu bilmekle ilişkilidir. Sosyal grubun tarihsel bir süreçte oluşturduğu ilişkiler ağı, bireylerin de belirleyicisidir.

İnsan toplumsal bir varlık olduğundan, liberallerin tarihüstü tanımlarında olduğu gibi durağan bir insan doğasından da söz edilemez. Dahası sosyalistlere göre, liberallerin insan doğasının bencil olduğuna dair yapmış oldukları saptama, kapitalist toplumun tarihselliğinin bir sonucudur. Başka bir deyişle bencillik, insan doğasına değil, kapitalizmin özüne aittir. Bu durumda insanın rekabet eden ve çatışan çıkarlara sahip oluşu da doğal bir zorunluluktan değil, kapitalist toplumun tarihselliğinden kaynaklanır.

Sosyalizme göre sosyal ve ekonomik sorunların çözümünü, basit bireysel çabalardan çok, toplumun kendisindedir. Toplumsal durumda her bireyin mutluluk, refah ve özgürlüğü bir diğerine bağlıdır. Bu nedenle bireylerin maddi ve ahlaki eğilimleri kişisel çıkarlarına göre değil, toplumsal bir denge durumuna göre düzenlenmelidir. Toplumsal dengenin kurulabilmesi ise bir eşitlik durumu oluşturur.

Eşitlik anlayışı sosyalist geleneği pek çok açıdan tanımlayan bir niteliğidir. Sosyalizmin eşitlik anlayışı, liberal kuramın fırsat eşitliği düşüncesinden bütünüyle farklı bir yapı gösterir. Özellikle liberal görüşün bireylerin farklı yeteneklere sahip olmalarından doğan ekonomik eşitsizlikleri meşrulaştırması, sosyalist gelenekte yer alan düşünürlerin eleştirilerinin hedefindedir. Doğa her ne kadar tüm bireyleri birebir aynı yeteneklerle donatmamış olsa da, eşitsizliğin bozulmasının gerçek nedenini oluşturmaz. Sosyalistlere göre eşitliğin bozulmasının gerçek nedeni, büyük ölçüde toplumsal örgütlenmenin eksikliklerinden ve bozukluklarından kaynaklanır.

Liberallerin eşitliği siyasal ve yasal eşitlikle tanımlayarak sınırlandırmış olmaları, kapitalist sistemin içkin bir özelliği olarak beliren eşitsizlikleri aşmada yetersizdir. Eşit maddi ve toplumsal koşullara sahip olmayan insanların, önlerinde siyasi ya da yasal engeller bulunmasa dahi, seçimlerini özgürce yapmaları ve isteklerini gerçekleştirmeleri beklenemez. Bu açıdan sosyalistler, maddi ve toplumsal koşullarda bir denklik yaratılmadığı durumlarda eşitliğin yalnızca bir mitten ibaret olduğu düşüncesini paylaşır. Sosyalistlere göre eşitliğin onaylanarak desteklenmesinin, ahlaki gerekliliğinin yanı sıra sosyal açıdan da bazı önemli sonuçları bulunur. Eşit koşullardaki insanların kamu yararı için birbirlerine bağlanmaları çok daha güçlü bir olasılıktır. Bu nedenle toplumsal yapının sürekliliği ve kamu yararının öncelikli oluşu, eşitlik ilkesinin toplumun temeli haline getirilmesine bağlıdır. Ancak bireylerin birbirlerine eşit oldukları bir toplum, sınıfsal farkları aşabilecek güce sahiptir. Sınıf ayrımlarının nedeni kapitalist devlettir. Friedrich Engels’e göre sosyalizmin son aşaması olarak komünizme ulaşıldığında, devletin neden olduğu sınıf ayrımları ve çatışmaları ortadan kaldırılacağından, bu aşamada artık devlete ihtiyaç kalmayacaktır. Sosyalistler için devletin anlamı, özellikle Karl Marx ve Friedrich Engels’in yazdıkları Komünist Manifesto’da ortaya çıkar.

Karl Marx (1818-1883). Alman iktisatçı ve filozof. Sosyalizmin kurucusu olarak bilinen Marx, eserlerinde sistematik eşitsizlik ve istikrarsızlığını ortaya koyduğu kapitalizmi eleştirir. Özellikle tarih anlayışında Hegelci kaynağına sadık kalan Karl Marx, tarihin kaçınılmaz biçimde insanlığı komünizme taşıyacağı inancını taşır. En önemli eserleri üç cilt hâlinde yayımlanan Kapital (1867, 1885 ve 1894) ve Friedrich Engels ile birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’dur (1848).

Marx ve Engels’e göre devlet, egemen sınıfların çıkarlarının temsilidir. Tarih boyunca egemen sınıflar değiştikçe, devlet de egemen sınıfın çıkarlarına göre yeniden düzenlenir. Bu egemen sınıflar Eskiçağda köle sahipleri, Ortaçağda feodal lordlardır. Modern çağın devleti ise egemen sınıf olan burjuvazinin çıkarlarını savunmak üzere yapılandırılan bir kurumdur (bkz. Marx ve Engels 2006). Burjuvanın egemenliği, tarihsel bir mücadele sonucunda üretim araçlarının mülkiyetini eline geçirmiş olmasından kaynaklanır. Ancak sosyalist bir hedef olarak proletaryanın devrim aracılığıyla iktidarı ele geçirmesinin ardından, üretim araçlarının mülkiyeti de toplumun kendisine geçecektir. Bu durumda devlet, giderek gereksiz bir kurum haline gelir (Engels 2005). Böylece ulaşılacak yeni toplum, komünist toplumdur.

Muhafazakârlık – Milliyetçilik Ekseninde Devlet – Birey – Toplum İlişkileri

Bir siyasal ideoloji olmamakla birlikte özellikle siyasi öğreti olarak milliyetçiliğin doğuşuna büyük ölçüde kaynaklık eden muhafazakârlık, tam da Aydınlanma döneminde, ancak Aydınlanma değerlerine bir tepki olarak doğar.

Aydınlanmanın yarattığı değişim rüzgârına karşı, eskinin değerlerine tutunan muhafazakârlar, özellikle romantizmden etkilenerek, akılcılık karşısında geleneksel değerlerin savunusunu yaparlar. Muhafazakârlığın genel eğilimi güçlü devletten yana olmakla birlikte, asıl ilgileri devlet ve birey arasındaki aile ya da din gibi geleneksel kurumları korumakla ilişkilidir. Dahası pek çok kereler muhafazakârlar, söz konusu ara kurumları koruma görevini de devlete yükleyerek, otoriter devlete giden yolu açarlar.

Muhafazakârlık, bir yanıyla bireyi toplumsal kurumlarla sınırlarken, diğer yanıyla -az önce de sözü edildiği gibi- özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren, yeni-sağ liberallerinin de sığındığı bir dil haline de gelir. Böylece çelişik değerleri içeren çağdaş muhafazakârlık, İngiltere’de Margaret Thatcher, Amerika’da Ronald Reagan dönemlerinde devletin ekonomik genişlemesini durdurmak amacıyla öne çıkartılır.

Yeni-muhafazakârların ekonomik amaçlarla iç içe geçen gelenek vurgusuna karşın, klasik muhafazakârlık kendisini milliyetçi ideolojide cisimleştirir. Özellikle ulusdevletlerin doğuşunda, homojen bir toplumun yaratılması amacıyla ortaya koyulan milliyetçi argümanlar, temelde toplum ve devlet arasında bir özdeşlik kurma amacına hizmet eder. Böylece modern devletin kuruluş aşamasında karşılaştığı en önemli sorunlardan biri olan devlete sadakat, milliyetçi söylem üzerinden aşılmaya çalışılır.

Ancak bu noktada iki türden milliyetçiliği birbirlerinden ayırt etmek gerekir. Bu milliyetçiliklerden ilki Ernest Renan’ın “Bir Ulus Nedir?” başlıklı kısa ama etkili yazısında dile getirilir (Renan 1996, s. 41-55). Renan etnik kökenli devlet tanımları yerine, devleti öncelikli olarak coğrafi bir alan olarak tanımlar. Bu coğrafi alanda birliği sağlayacak olansa yurttaşların ortak yaşam arzularında ortaya çıkar. Bir diğer milliyetçilik türü ise etnik kökenli bir devlet arayışının sonucu olarak beliren kültür ve cemaate dayalı millet tanımlarını içerir. Özellikle J. Gottfried Herder’in Aydınlanmaya çekinceli bakan eserlerinde ortaya koyduğu tarih ve kültür tanımlarına dayalı olarak beliren bu türden bir milliyetçilik, en aşırı uçta kültürel açıdan farklı olanlara hoşgörüsüz bir tutuma da yol açacak potansiyelleri barındırır.

Devlet – Birey – Toplum Denkliğinde Faşizmin Rolü

Faşizm, etnik milliyetçiliğin dışlayıcı tutumunun en uç ifadesidir.

Faşizm 20. yüzyılda doğan ve Aydınlanma Çağının mirası olan eşitlik, akılcılık, ilerleme gibi değerlerin yerine birlik, farklılıkla mücadele, liderlik, güç gibi olguları çıkartan bir ideolojidir. Siyaset olgusunun temeline birey yerine organik bağların oluşturduğu milli birlik duygusunu koyan faşizm, milli birliğin nesnesini, devletin temsil ettiği bütünlükte bulur.

Faşizme göre devlet başlı başına bir amaçtır. Başka bir deyişle, faşizmin odağında devlete sadakat ve devleti koruma arzusu yer alır. Devletin bir üst amaç olarak ortaya koyulması, elbette ki bir sonuç olarak toplumun topyekûn denetim altına alınmasını beraberinde getirir. Bu açıdan faşist devlet modeli, kendi seçimlerini yapabilecek, özgür düşüncelerini ifade edebilecek ve Aydınlanmanın doğurduğu eleştirel akıl kapasitesini bağımsız olarak kullanabilecek birey düşüncesini yok ederek; tek bir amaç doğrultusunda bir bütün olarak hareket edebilecek ve bu uğurda kişisellikleri yok edilmiş bir toplum kurgusuna ulaşır.

Video Anlatım: Birey Devlet İlişkisi

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*