Gazzâlî’nin Tercihi: Tasavvuf

felsefe Nedir

Gazzâlî, otobiyografisinde, hakikat iddiasında bulunan gruplardan incelediği son grup olan sûfîler hakkında şöyle demektedir:

“Bu ilimler üzerindeki araştırmayı bitirdikten sonra bütün gayretimle sûfîlerin tuttuğu yolu incelemeye yöneldim ve anladım ki onların yolu ancak ilim ve amelle tamamlanır. Amellerinin gayesi, nefsin önündeki engelleri aşmak, onu çirkin huylarından ve kötü sıfatlarından arındırmaktır. Böylece kalp yüce Allah’tan başka şeylerden temizlenmiş ve O’nun zikriyle bezenmiş olur.

Bana ilim amelden daha kolay gelmişti. Sûfîlerin ilmini tahsile önce Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtü’l-kulûb’u, Hâris el-Muhâsibî’nin kitapları, Cüneyd el-Bağdâdî, Şiblî, Ebû Yezid el-Bistâmî ve diğer tasavvuf büyüklerinden naklolunan [birtakım özlü] sözler ile başladım. Nihayet onların ilmî gayelerinin künhüne vâkıf oldum. Böylece öğrenim ve [sûfîleri] dinleme yöntemleriyle ulaşılması mümkün olan bilgileri elde ettim. Anladım ki en seçkin sûfîlerin ulaştığı düzeye öğrenimle değil, ancak tasavvufî tecrübe (zevk) ile hal ve [nefse ait kötü] sıfatların değişmesiyle ulaşmak mümkündür. Gerçekten de sağlığın ve tokluğun tariflerini, sebep ve şartlarını bilmekle sağlıklı ve tok olmak arasında ne kadar büyük fark vardır! Sarhoşluğun “mideden yükselen buharların, düşüncenin merkezini kaplamasından meydana gelen bir haldir” şeklindeki tarifini bilmekle sarhoş olmak arasında ne kadar büyük bir fark vardır! Hatta sarhoş, sarhoşluğun tarifini bilmez, sarhoş olarak bildiği şey, sarhoşluğa dair bir şey bilmediğidir. Hekim de sarhoşluğun tarifini ve erkânını bilir, ama kendinde sarhoşluktan eser yoktur! Hekim hasta olup sağlığını yitirdiği durumda da sağlığın tanımını, sebeplerini ve tedavi yöntemlerini bilir. İşte bunun gibi zühdün mahiyetini, şart ve sebeplerini bilmen ile zahid olarak nefsinin dünyadan yüz çevirmesi arasında da fark vardır.

Böylece sûfîlerin söz değil hâl sahibi kimseler olduğunu çok iyi anladım. İlim yoluyla öğrenilmesi mümkün olanları öğrendim. Artık geriye dinleme ve öğrenme değil, tecrübe (zevk) ve sülûk yolu kalmıştı. Şer‘î ve aklî ilimleri araştırmak üzere tahsil ettiğim ilimler ve tuttuğum yol esnasında yüce Allah’a, peygamberliğe ve âhiret gününe dair bende kesin bir iman oluşmuştu. İmanın bu üç esası benim ruhumda belli soyut delillerle değil, aksine, sayılamayacak kadar çok sebepler, karineler ve tecrübeler sayesinde yer etmişti. Artık bende âhiret mutluluğu için takvadan ve nefsin isteklerinin önüne geçmekten başka ümit kalmadığı kanaati uyanmıştı. Bunun esası da kalbin aldatıcı dünya ile olan bağını tamamen kesip ebediyet yurduna [âhiret] bağlanmak ve olanca gayretiyle yüce Allah’a yönelmektir. Böyle bir şey ise ancak makam ve maldan yüz çevirmek, oyalayıcı ve bağlayıcı ilişkilerden kaçmakla tamamlanır.

Sonra kendi durumumu düşündüm, gördüm ki dünyevî ilişkilere dalıp gitmişim ve bu ilişkiler beni çepeçevre sarmış. Bir de amellerimi düşündüm, en güzeli eğitim ve öğretim işi idi. Fakat bir de gördüm ki, âhiret yolunda yararı olmayan önemsiz ilimlerle uğraşmışım! Sonra öğretimle ilgili niyetim üzerinde düşündüm; baktım ki o da sırf yüce Allah’ın rızası için değil, aksine makam ve şöhret duygusundan kaynaklanıyor! Artık iyiden iyiye uçurumun kenarında bulunduğumu, eğer durumu düzeltmeye çalışmazsam ateşe düşmek üzere olduğumu anladım. Bir süredir hep bunu düşünüyordum ve ben henüz tercih yapmak durumundaydım. Bir gün Bağdat’tan çıkmaya ve o hallerden ayrılmaya kesin karar veriyor, ertesi gün kararımdan dönüyor, âdeta bir adımımı ileri ötekini geri atıyordum! Bir sabah âhirete olan isteğim güçlü bir arzu haline gelecek olsa, akşamleyin dünyevî arzular bir ordu gibi onun üzerine saldırıp dağıtıyordu. Dünyaya ait arzular âdeta zincirleriyle beni makam ve mevkiye çekiyor, iman münadisi de: “Göç vakti göç! Ömrün çok azı kaldı, önünde uzun yolculuk var. İlim ve amel adına neyin varsa hepsi riya ve aldatmacadır! Âhirete şimdi hazırlanmazsan ne vakit hazırlanacaksın ve bu ilişkileri şimdi kesmezsen ne vakit keseceksin!” diye bağırıyordu. Bu sırada içimde önceki arzu uyanıyor, kaçıp gitmeye kesin karar veriyordum. Sonra şeytan tekrar geliyor: “Bu geçici bir haldir, sakın boyun eğme, çabuk geçecektir! Eğer geniş imkânlar sağlayan bu makamı, bulanıklık ve sıkıntısı olmayan bu düzgün hali ve hasımların sataşmasından uzak bu güvenli hayatı terk edecek olursan tekrar ona dönmek istediğin zaman bu kolay olmayabilir!” diyordu.

Böylece ben dünyevî arzularla âhirete yönelten sebeplerin çekişmesi arasında 488 yılı Recep ayının başından [Temmuz 1095] itibaren altı aya yakın bir süre içinde kararsız kaldım. Bu altı ay zarfında Allah, ders okutamayacak derecede dilimi bağladığı için, artık iş irade sınırını aşıp zorunlu hale gelmişti. Gelip gidenlerin gönlünü almak için hiç olmazsa bir gün ders yapayım diye kendimi zorluyor, fakat ağzımdan bir kelime olsun çıkmıyordu. Dilimdeki bu tutukluk kalpte üzüntüye yol açınca sindirim gücü bozuldu, yiyecek ve içeceğin de tadı kalmadı. Bir yudum su içemiyor ve bir lokmayı dahi hazmedemiyordum. Bu hal güç kaybına yol açmıştı. Öyle ki doktorlar tedaviden ümit kesmiş: “Kalpteki bu hal mizâca sirayet etmiş, kalbi tasa belasından kurtarmadıkça tedaviye imkân yoktur” diyorlardı.

Aciz kaldığımı ve irademin tamamen elden gittiğini hissedince çaresizlik içinde darda kalan kimse gibi yüce Allah’a sığındım. Darda kalanın duasını kabul eden benim de duamı kabul etti ve kalbime makam, mal, aile, evlat ve eş-dosttan kolayca yüz çevirmeyi ilham etti. Halife ve bilcümle eş-dost, amacımın Şam’a gidip oraya yerleşmek olduğunu anlamasınlar diye onlara Mekke’ye gitmek niyetinde olduğumu söylüyor, fakat Şam’a gideceğimi gizliyordum. Bir daha asla dönmemek üzere Bağdat’tan çıkacağımı anlamasınlar diye çok ince hesaplar yapıyordum. Önde gelen bütün ulemanın tenkidine hedeftim. Çünkü içlerinde, bulunduğum makamdan yüz çevirmemin dinî sebebe dayandığını kabul edecek kimse yoktu. Onlar, bulunduğum mevkiin dinde varılacak en yüksek makam olduğunu sanıyorlardı. Bu da onların ilimden ne anladıklarını göstermekteydi!

Bu olayın yorumu ile ilgili olarak halk arasında kargaşa yaşanıyordu, Irak’tan uzakta bulunanlar, bunun, yöneticilerin isteği üzerine gerçekleştiğini sanıyorlardı. Fakat yöneticilerin yakınında bulunanlar, onların üzerime düşerek gitmemem için ısrar ettiklerini, benim de onlardan ve “Bu, ilahî ilham sonucu olan bir iştir, İslam toplumuna ve ulema zümresine göz değdi, bunun başka sebebi olamaz!” şeklindeki iltifatkar sözlerinden yüz çevirdiğimi görüyorlardı. Nihayet Bağdat’ı terk ettim ve sahip olduğum tüm malı dağıttım. Ancak Irak malı kamu yararını gözetmek üzere Müslümanların vakfı olduğu için ruhsat kabilinden bana ve çocukların geçimine yetecek [cüz’î] bir miktar ayırdım. Dünyanın hiçbir yerinde, bir âlimin çoluk çocuğu için edineceği bundan daha münasip bir mal bulunduğunu sanmıyorum.

Sonra Şam’a giderek iki yıla yakın orada kaldım. Tasavvuf ilminden öğrendiğim gibi nefsi temizlemek, ahlâkı düzeltmek ve kalbi arındırıp yüce Allah’ı zikretmek üzere uzlet, halvet, riyâzet ve mücâhededen başka meşgalem yoktu. Bir süre Dımeşk [Emevî] Camii’de itikâfa çekiliyor, minareye çıkıp kapıyı içerden kilitliyor, bütün gün halvette kalıyordum. Daha sonra Kudüs’e gittim; her gün Sahra’ya2  girip kapısını içerden kilitliyordum. Hz. Halil’i (s.a.s.) ziyaretten sonra bende hac farizasını yerine getirme; Mekke, Medine ve Rasûlullah’ı (s.a.s.) ziyaretin bereketinden yararlanma arzusu uyandı.

Sonra arzular ve çocukların daveti beni vatana çekti. Herkesten çok dönme fikrinden uzak olduğum halde oraya döndüm. Halvete ve zikir için kalbi arındırmaya çok düşkün olduğum için orada da uzleti tercih ettim. Fakat olaylar, aile meseleleri ve geçim derdi beni hedefimden saptırıyor, halvetin verdiği saflığı bozuyordu. O saf ruh halini ancak değişik vakitlerde hissedebiliyordum. Bununla birlikte ondan ümidimi kesmiyordum; engeller alıkoysa da, ben yine ona dönüyordum. On yıl kadar böyle devam ettim. Bu halvet sırasında sayılmayacak kadar çok şey bana keşf yoluyla malum oldu. Yararlı olması için şu kadarını anlatayım: Çok iyi anladım ki, özellikle sûfîler Allah yolunun yolcularıdır. Hayatları en güzel hayat tarzı, yolları yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkın en temizidir. Hatta akıllıların aklı, filozofların hikmeti ve şeriatın inceliklerine vâkıf olan ulemanın ilmi, onların hayat tarzını ve ahlâkını değiştirip daha iyisini ortaya koymak üzere bir araya toplansa bunu başaramaz! Çünkü onların dış ve iç dünyalarına ilişkin her çeşit davranışları, peygamberlik kandilinden yansıyan nurdan ibarettir. Zaten yeryüzünde peygamberlik nurundan başka aydınlanılacak bir nur yoktur.

Hülasa, bu konuda ilk şart sayılan kalbi temizleme hususunda görüş beyan edenler ne diyor [görelim]: Yüce Allah’tan başka şeylerden kalbin tamamen temizlenmesi [gerektiğini söylüyorlar]. Namaza ilk tekbirle girildiği gibi, bunun başlangıcı da kalbin tamamıyla yüce Allah’ı zikre dalmasıdır. Sonu ise bütünüyle yüce Allah’ta fâni olmaktır. Fenânın son sayılması, başlangıcın insanın irade fiilinin etkisi altında bulunmasına nispetledir; halbuki hakikatte o, bu yolun başlangıcıdır. Sâlik için ondan önceki makamlar ona ulaşmak için geçilmesi gereken bir dehliz gibidir.

Daha yolun başlangıcında müşâhede ve keşifler başlar. Hatta sûfîler uyanıkken bile melekleri ve peygamberlerin ruhlarını görürler, seslerini duyarlar ve onlardan faydalı şeyler edinirler. Sonra manevî varlıklara ait birtakım sûret ve örnekleri görme halinden yükselerek öyle derecelere ulaşırlar ki, dilin gücü anlatmaya yetmez ve sakınılması imkânsız açık bir hataya düşmeden hiç kimse o hali anlatamaz! Hülasa, sûfînin kendisini Allah’a yakın hissetmesi öyle bir dereceye varır ki, neredeyse bir kısım sûfî Allah’ın kendilerine hulûl ettiğini, bir kısmı Allah ile birleştiğini, bazıları da Allah’a kavuştuklarını hayal etmeye başlarlar. Bunların hepsi yanlıştır. Biz bunun neden yanlış olduğunu el-Maksadü’l-aksâ [el-esnâ] kitabında açıkladık. Bu hali yaşayan kimsenin: Ne haller yaşadım, rüyaydı sanki /Sorma ötesini anlatamam ki… demekten öte bir şey söylememesi gerekir.

Hülasa, bu hali tatmayan kimse, ismi dışında peygamberliğin hakikatini anlayamaz. Gerçekte evliyanın gösterdiği kerâmetler peygamberler için başlangıç sayılır. Nitekim ilk zamanlarda Allah Rasûlü’nün (s.a.s.) Hira dağına çıkıp orada halvette iken kendini Rabbine vererek ibadet etme durumu da böyleydi. Hatta Araplar “Muhammed Rabbine âşık oldu” demişlerdi. Bu, mahiyetini o yola girenin tadıp anlayacağı bir haldir. Tatma nasibinden yoksun olan kimse, sûfîlerin hallerini karinelerle anlayacak kadar onlarla çok sohbette bulunursa dinleyerek ve tecrübe ederek bunu iyi anlar! Onlarla oturup kalkan kimse böyle bir iman konusunda onlardan yararlanır. Onlar bir topluluktur ki sohbet meclislerinde bulunan kimse bedbaht olmaz. Sohbetlerinden nasibi olmayan kimse, İhyâ’yı oluşturan bölümlerden, “acâibü’l-kalb” bölümünde delilleriyle birlikte anlattığımız hususları okuyarak bunun mümkün olduğunu yakînen anlayabilir.

Bir manevî hâli delillerle araştırmak ilimdir, aynı hâli yaşamak onu tatmaktır (zevk), iyimser bir yaklaşımla tecrübe edenleri dinleyip kabul etmek ise imandır. “(…) Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri yükseltir” [el-Mücâdele, 58/11] ayetinde belirtildiği üzere, bunlar üç derecedir. Bunların ötesinde birtakım cahiller vardır ki bunun aslını inkâr ederler, bu sözlere şaşırırlar, dinleyip alay ederek “Hayret, bunlar neler saçmalıyor!” derler. Yüce Allah bu gibiler hakkında “Onların arasında seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çıkınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara ‘Az önce ne demişti?’ diye sorarlar. Bunlar Allah’ın kalplerini mühürlediği, hevâ ve heveslerine uyan kimselerdir” [Muhammed, 47/16] buyurur.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*