Aristoteles’in Mutluluk Anlayışı, Mutçuluk, Eudaimonizm Nedir?

Aristoteles’in, oğlu Nikhomakhos’a adadığı Nikomakhos’a Etik adlı kitabında, “Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez.” ifadesi geçmektedir.

Aristoteles bu sözle ne anlatmak istemiştir? Belki de şundan bahsetmiştir: Dalda açan bir tek çiçek, yaşanan tek bir sıcak gün, yaz mevsiminin geldiğine ispat olamayabilir. Aynı şekilde insan, kendisine haz veren her anın peşinden de gerçek mutluluğu bulduğunu söyleyemez.

Ona göre gerçek mutluluk kısa süreli bir haz hâli değildir. Aristoteles ayrıca şaşırtıcı bir şekilde, çocukların mutlu olamayacaklarını da düşünmektedir. Eğer çocuklar da mutlu olamazsa, kim mutlu olabilir ki diye düşünmek tabii ki mümkündür. Buradan hareketle onun mutluluk anlayışının bizim mutluluk anlayışımızdan ne kadar farklı olduğunu anlamamız mümkündür. Çocuklar yaşamlarına daha yeni başlamışlardır ve bu yüzden herhangi anlamda eksiksiz bir yaşama sahip değillerdir. Aristoteles ise gerçek mutluluğun daha uzun bir yaşam gerektirdiğini öne sürmektedir.

Aristoteles, Platon’un, Platon da Sokrates’in öğrencisidir. Dolayısıyla bu büyük düşünürler bir zincirin halkalarını oluşturur: Sokrates-Platon-Aristoteles. Bu listede, Sokrates iyi bir konuşmacı, Platon başarılı bir yazar, Aristoteles ise her şeyle ilgilenen birisi olarak ön plana çıkmaktadır. Sokrates ve Platon gördüğümüz dünyayı, yalnızca soyut felsefi düşünceyle ulaşılabilecek olan hakiki gerçekliğin soluk bir yansıması olarak düşünüyorlardı ve örneğin Platon bu durumu, idealar kuramı ile açıklamaktaydı; fakat Aristoteles ise bu ikilinin tam aksine, çevresindeki her şeyin ayrıntısıyla büyülenmiş bir filozoftu.

Platon oturduğu yerden felsefe yapmaktan hoşnut olabilirdi ama Aristoteles duyularımızla deneyimlediğimiz gerçekliği keşfetmek istiyordu. Hocasının idealar kuramı anlayışını reddetmiş, bunun yerine, herhangi bir kategoriyi anlamanın yolunun, onun tikel örneklerini incelemek olduğuna inanmıştı. Yani bir kedinin ne olduğunu anlamak istiyorsanız kedi kavramı hakkında soyut düşünmek yerine, gerçek kedilere bakmalıydınız.

Aristoteles’in üzerinde durduğu sorulardan başka biri de “Nasıl yaşamalıyız”dı. Bu soruyu önce Sokrates ve Platon da sormuştu. Aslında buna cevap verme ihtiyacı, insanları en başta felsefeye yönelten nedenlerden biridir. Aristoteles’in de kendine özgü bir cevabı vardı. En yalın haliyle de şuydu: Mutluluğu arayın. Peki, bu “mutluluk arayışı” ne anlama gelir? Günümüzde mutluluğu arayın dediğinizde çoğu kişi eğlenebilmenin bir yolunu düşünür. Belki de sizin için mutluluk, egzotik tatillere çıkmak, müzik festivallerine ya da partilere gitmek ya da arkadaşlarınızla zaman geçirmektir. Sevdiğiniz kitapla bir yere kıvrılmak ya da bir sanat galerisini gezmek anlamına da gelebilir. Aristoteles’e göre tüm bunlar iyi bir yaşamın parçası olabilirdi ama yaşamanın en iyi yolunun dışarıya çıkmak ve haz aramak olduğuna kesinlikle inanmıyordu. Aristoteles’e göre bu tek başına iyi bir yaşam olmazdı. Aristoteles’in kullandığı Yunanca sözcük (“you-die-moania” diye telaffuz edilen, fakat anlamı zıt olan) eudaimonia idi. Sözcük bazen “mutluluk”tan ziyade “gelişme” ya da “başarı” olarak da çevrilir. Eudaimonia mango aromalı dondurma yediğinizde ya da tuttuğunuz takım maçı kazandığında tadacağınız hoş hislerden daha fazlasıdır. Gelip geçici mutluluk anları ya da kendinizi nasıl hissettiğinizle ilgili değildir. Bundan daha nesneldir. Günümüzde mutluluk dediğimizde aklımıza kendimizi nasıl hissettiğimizden başka bir şey gelmediği için onu kavramak epey güçtür. Bir çiçek düşünün. Onu sular, yeterince ışık almasını sağlarsanız, yavaş yavaş büyüyen bir filizin çiçek açmasını sağlayabilirsiniz. Ama onu ihmal eder, karanlıkta bırakır, böceklerin yapraklarını kemirmesine izin verirseniz ölür ya da en iyi ihtimalle çirkin bir ota dönüşür. İnsanlar da çiçekler gibi gelişirler, ancak çiçeklerden farklı olarak kendi seçimlerini kendileri yaparlar: Ne yapacağımıza ve olacağımıza kendimiz karar veririz.

Aristoteles insan doğası diye bir şeyin olduğuna, adını koyacak olursak, insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bize en uygun olan bir yaşam biçimi vardır. Diğer hayvanlardan ve başka her şeyden ayrı olarak, ne yapmamız gerektiğini düşünüp akıl yürütebiliriz. Buradan hareketle Aristoteles bir insan için en iyi yaşam şeklinin aklımızın güçlerini kullandığımız bir yaşam olduğu sonucuna varmıştır. Şaşırtıcı bir şekilde Aristoteles hakkında bilmediğimiz şeylerin hatta ölümümüzden sonraki olayların bile eudaimoniamıza katkı sağlayabileceğine inanıyordu. Bu size garip gelebilir. Ölümden sonra yaşam olmadığını düşünürsek, siz yokken olan şeyler mutluluğunuzu nasıl etkileyebilir ki? Bir ebeveyn olduğunuzu düşünün ve mutluluğunuz kısmen çocuğunuzun geleceği için beslediğiniz umutlara dayansın. Çocuğunuz sizin ölümünüzden sonra ciddi bir hastalığa yakalanırsa, eudaimonianız bundan etkilenecektir. Aristoteles’e göre, siz hayatta olmasanız ve çocuğunuzun hastalığından aslında haberdar olmasanız bile yaşamınız kötüye gitmiş olacaktır.

Bu örnek mutluluğun sadece nasıl hissettiğinizle ilgili bir mesele olmadığını açıkça ortaya koyar. Bu bağlamda düşünüldüğünde mutluluk, yaşamdaki tüm başarılarımız, önemsediğiniz insanların başına gelenlerden etkilenebilecek bir şeydir. Kontrolünüz ve bilginiz dışındaki olaylar mutluluğunuzu etkilemektedir. Mutlu olup olmadığınız kısmen iyi şansa da bağlıdır. Temel soru şudur: “Eudaimonia şansımı artırmak için ne yapabilirim?” Aristoteles bu soruya, “Doğru karaktere sahip olun” karşılığını verir. Doğru zamanda doğru duyguları hissetmeniz gerekir, bunlar da sizi doğru davranmaya götürür. Bu kısmen nasıl yetiştirilmiş olduğunuzla ilgili bir meseledir, çünkü uygun alışkanlıkları geliştirmenin en iyi yolu, onları küçük yaşlarda edinmektir. Şans burada da devreye girer. İyi davranış kalıpları erdemleri, kötü olanlar ise kusurları doğurur. Savaş zamanındaki cesaret erdemini düşünün. Bir asker, bazı yurttaşların hayatını saldırıya geçen ordudan kurtarmak için belki de kendi hayatını tehlikeye atmak zorunda kalır.

Gözü kara kişi kendi güvenliğini hiç önemsemez. Hatta muhtemelen gerekli olmadığı durumlarda bile kendini tehlikeye sokabilir. Ne var ki bu gerçek cesaret değil, umarsızca riske girmektir. Diğer uçta ise, korkak bir asker korkusunu yenip gerekeni yapamaz ve ona en fazla ihtiyaç duyulan anda korkudan donakalır. Aynı durumda cesur ya da yiğit kişi de korku duyabilir, ancak korkusunu yenip harekete geçmeyi de bilir. Aristoteles her erdemin bunun gibi iki uç arasında olduğunu düşünmüştür. Burada cesaret, gözü karalık ile korkaklık arasında ortada bir yerdedir. Bu, Aristoteles’in Altın Orta öğretisi olarak da bilinir. Aristoteles’in etiğe yaklaşımı sadece tarihsel açıdan ilgi çekici değildir. Birçok modern filozof, erdemleri geliştirmenin önemi konusunda Aristoteles’in haklı olduğuna, mutluluğun ne olduğuna ilişkin görüşünün eksiksiz ve ilham verici olduğuna inanır. Yaşamdan aldığımız hazzı artırmanın yollarını aramak yerine, daha iyi bir insan olmaya ve doğru şeyleri yapmaya çalışmalıyız. Yaşamı daha iyi kılan şey budur. Tüm bunlar, aklınıza Aristoteles’in sadece kişisel gelişimle ilgilendiği düşüncesini getirebilir. Ancak işin doğrusu öyle değildir. İnsanın politik bir hayvan olduğunu öne sürer Aristoteles. Diğer insanlarla birlikte yaşayabilmeye, doğamızın karanlık tarafını bastıracak bir adalet sistemine gerek duyarız. Eudaimonia sadece toplum içindeki yaşamla ilişkili olarak elde edilebilir.

Birlikte yaşam ve iyi düzenlenmiş politik bir devlette etrafımızdakilerle iyi etkileşim yoluyla mutluluğumuzu bulmamız gerekir. Aristoteles’in dehasının tek bir talihsiz yan etkisi vardı. Öyle zekiydi ve araştırmaları öyle kapsamlıydı ki, eserlerini okuyanların çoğu onun her konuda haklı olduğuna inandılar. Bu durum, Sokrates’in başlattığı gelenek içindeki felsefe ve ilerleme açısından kötüydü. Ölümünden yüzyıllar sonra bile Aristoteles’in dünyaya ilişkin görüşleri, çoğu alim tarafından sorgusuz sualsiz kabul edildi. Aristoteles’in bir konuda bir şey söylediğini kanıtlayabilmek onlar için yeterliydi. Bu, kimi zaman “otoritenin doğrusu” diye adlandırılan şeydir, önemli bir “otorite” doğru olduğunu söylediği için bir şeyin doğru olması gerektiğine inanmak anlamına gelir. Yüksek bir yerden aynı boyutta bir ahşap ve metal parçası atsaydınız ne olurdu dersiniz? Yere ilk düşen hangisi olurdu? Aristoteles ağır olanın, metal parçanın daha hızlı düşeceğini düşünmüştü. Aslında olan bu değildi. İkisi de aynı hızda düşüyordu. Ama Aristoteles doğru olduğunu söylediği için, ortaçağda herkes de bunun doğru olması gerektiğine inanıyordu. Başka bir kanıta gerek yoktu.

On sekizinci yüzyılda Galileo Galilei’nin bunu sınamak için eğik Pisa Kulesi’nden ahşap bir topu ve savaş güllesini aşağı bıraktığı söylenir. İkisi de aynı anda yere ulaştılar. Yani Aristoteles yanılmıştı. Ne var ki bunu çok daha önce göstermek de gayet kolay olurdu. Başka birinin otoritesine güvenmek, Aristoteles’in araştırmasının doğasına tamamen aykırıydı. Felsefenin doğasına da aykırıydı. Otorite tek başına hiçbir şeyi kanıtlamaz. Aristoteles’in kendine özgü yöntemleri soruşturma, araştırma ve açık bir şekilde akıl yürütmeydi. Felsefe tartışmayla, yanlış olma olasılığıyla, karşıt görüşlerle ve keşfedilen alternatiflerle gelişir. Neyse ki her çağda başka insanların böyle olması gerek dediği şeyler hakkında eleştirel düşürmeye hazır filozoflar vardı.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); “Felsefenin Kısa Tarihi” Nigel Warburton; Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*