Bireycilik (İndividüalizm) Nedir, Ne Demektir?

Bireycilik (İndividüalizm)
Bireycilik (İndividüalizm)

Bireycilik nedir ya da individüalizm nedir sorusunu şöyle cevaplamak mümkündür: Bireycilik, sosyal grupların ve kolektivitelerin değil bireylerin merkezi önemine inanan doktrinin adıdır. Bu doktrine göre bireylerin çıkarlarının ahlaki bakımdan kolektivelerin çıkarlarından daha üstün olduğuna inanılır.

Birey teorik olarak toplumdan önce varlığını kazanmıştır. Bundan dolayı bireyin hakları da toplumdan önce vardır. Burada insan değerin kaynağı ve değer yargı sisteminin yaratıcısı olarak görülmektedir. İnsan, ahlaki değerlerin merkezine yerleştirilmiştir.

Bireyin özgürlüğüne büyük ağırlık veren ve genellikle kedine yeterli, kendi kendini yönlendiren, görece özgür bireyi yada benliği vurgulayan siyaset ve toplum felsefesine bireycilik ya da individüalizm denir. Bu terimi ilk kez kullanan Fransız filozof Alexis de Tocqueville, bireyciliği insanın yalnızca kendi ailesi ile arkadaşlarına öngören ölçülü bir bencilik olarak tanımlanmıştır.

BİREYCİLİK NEDİR?

Bireycilik, bireyi kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir varlık olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eğilim bireysel olana toplumsal olan karşısında öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Böylece gerçekliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlenen bireysel öge toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini kazanır.

Bireycilik Avrupa tarihinde bütünleştirici mutlak yönetim düzenine karşı özgürlükçü burjuva ülküsünün temel dünya görüşü olarak belirmiştir. Böylece özgürlükçülük kavramıyla bir ölçüde özdeşleşen bireycilik, kişinin özel yaşamını sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirlerken, ona karşı bir değer saydığı toplumsal yaşamı büyük ölçüde bireyi engelleyici bir güç olarak değerlendirir, buna göre toplumcu dünya görüşüyle karşıtlaşır.

Bireyci bakış açısına göre, toplumsal düzen bireyin yaşamını ne ölçüde koşullarsa birey o ölçüde özgerçekliğini yitirecektir. Bu görüş özgürlükçü batı demokrasileri içinde özgürlükçü siyaset kanatlarının temel görüşü olmuştur, her şeyden önce iktisadi yaşamı belirleyici özellikler gösteren devletçilik anlayışına karşı özgür girişimciliği savunur. Ne var ki bu özgürlük istemi hiçbir zaman kişiye toplumda her istediğini gerçekleştirme hakkı vermez.

Bireyci bakış açısının gelişmesiyle birlikte düşünürler özgürlüğü birinci planda konu edinmişlerdir: birinin özgürlüğü bir başkasının özgürlüğünü tehlikeye düşürdüğü sürece özgürlük değildir görüşü böylece geliştirilmiştir”

Bireycilik, bütün Orta Çağ’ı kapsayan Hristiyan dünya görüşüne bir tepki olarak Rönesans’ta ortaya çıkan bir dünya görüşüdür. Gerçekte tarihi çok daha eskidir. Özel mülkiyetle güçlenmiş ve toplum içinde seçkinleşmiş olan birey topluma üstün tutan bu çok eski eğilim Rönesans ta biçimlenmiş ve bir dünya görüşü olarak metafizikten ekonomiye kadar çeşitli alanlarda etkinleşmiştir.

Metafiziksel açıdan bireycilik, tanrılık baş gerçeği yerine bireyi koyar. Bireyin usu onu bireyselliği içinde evrenselliğe bağlamaktadır. Demek ki birey, bireysel olandan evrensel olanı tek yapıda birleştiren varlıktır. öyleyse baş gerçek olarak ele alınmalı ve başta din kurumu olmak üzere bütün kurumlar onun çıkarlarına uygun düzenlenmelidir.

Bireycilik, bir değerler sistemi olduğu kadar, insan yapısıyla ilgili bir kuram, genel bir davranış biçimi ve belirli siyasal ekonomik, toplumsal ve dinsel düzenlemelere yönelik bir inanç anlamına gelir. Bireyciliğin değerler sistemi üç önermeyle açıklanabilir:

  1. Bütün değerler insan merkezlidir: insanlarca yaratılmış olmasalar bile, onlar tarafından yaşanır.
  2. Birey kendi başına bir amaç ve yüce bir değerdir, toplum bireyin amaçları için sadece bir araçtır.
  3. Bütün bireyler, bir anlamda ahlakça eşittir. Hiç kimse hiç bir zaman yalnızca bir başka bireyin iyiliği için araç olarak görülemez.

Bireyciliğin insan yapısına ilişkin kuramına göre normal ve yetişkin bir insanın çıkarlarını korumanın en iyi yolu kendi amaçlarını ve bu amaçlara ulaştıracak araları seçmekte ve o yönde davranmakta en büyük özgürlüğü ve sorumluluğu bireye tanıtmaktır. bu görüş bireyin kendi çıkarlarını en iyi kendisinin bildiği ve eğitim olanağı verildiğinde, bu çıkarları nasıl geliştirebileceğini de gene onun bulabileceği inancından kaynaklanır. Ayrıca bireyin bu seçimleri yapmasının, hem onun gelişmesine, hem de toplumsal refaha katkıda bulunacağı varsayılır, çünkü bireycilik üretken çabayı özendiren en etkili yoldur bu açıdan bakıldığında toplum kendine yeterli bireyin toplamıdır.

Genel bir davranış biçimi olarak bireycilik, özgüvene, gizliliğe ve başka bireylere saygı göstermeye büyük önem verir. Otoriteye ve birey üzerindeki özellikle devlet tarafından uygulanan her türlü denetime karşı çıkar. Ayrıca “ilerleme”ye inanır, ilerlemenin bir aracı olarak da bireye farklı olma, başkalarıyla yarışma ve başkalarının önüne geçme (ya da gerisinde kalma) hakkını tanır. Bireyciliğin kurumsal sonuçları da bu ilkelere dayanır.Yalnızca en aşırı bireyciler anarşi yanlısıdır. Ama hepsi devletin bireylerin yaşamına en az karışması gerektiğine, bireylerin birbirleriyle çatışmasını önlemek ve gönüllü olarak varılmış anlaşmaların uygulanabilmesi için yasaları ve düzeni koruma görevini üstlenmek zorunda olduğuna inanır. Bireycilik, devleti zorunlu bir olumsuzluk olarak görme eğilimindedir ve “en iyi yönetim, en az yönetimdir” sloganını benimser.

Bireycilik, her bireyin (ya da ailenin) mülk edinmek için en çok olanaktan yararlanabileceği bir mülkiyet sistemi önerir. Birlik kurma özgürlüğü, her türlü örgüte girme (ya da girmeyi reddetme) hakkını kapsar.

BİREYCİLİK ANLAYIŞININ TEMEL SAYILTILARI

  • Bireyci ahlaki tutum toplumun (ya da devletin) bireyin kendi tercihlerine, seçimlerine ve yaşam tarzına karışmamasını isterken toplumdaki diğer tüm bireylerin de ayni haklara sahip olduğunu savunur ve taahhüt eder. Yani aslında bireyci insan egoistçe veya bencilce (sadece kendisi için, kendisine mahsus olan) herhangi bir hak istememektedir.
  • Adaletli sayabileceğimiz herhangi toplumsal sistemin bireyin tamamen kendi ayaklarının üzerinde durmasının ve kişisel bağımsızlığının en büyük erdem olduğunu tanıması gerekir. İktidar bireyin üretimine ve ticaretine karışmamalıdır. Çünkü bu karışmadan dolayı sağlanabilecek herhangi bir toplumsal yarar, ya da engellenebilecek herhangi zarar yoktur. Temel öncül bireylerin kendi başına, kendi yararı veya zararına eylemde bulunmaya hak ve ehliyetinin olmasıdır.
  • Her birey bağımsız, egemen bir varlık olup kendi hayatının devir ve temlik edilemez haklarının sahibidir. Bu onun doğasından ve rasyonel bir yaratık olmasından kaynaklanan en doğal hakkıdır. Bunun aksi görüş (yani kolektivizm) ise soyut bir yapılanma ile “din ve devlet gibi varlıkların” bireyi aşkın iradesi ile “belirli bir grup insan adına ve onun namı hesabına” (yararı ve zararına) eylemlerde bulunabileceğini öngörür. Oysa bu görüş haksızdır, doğal ve akla uygun değildir.
  • Bireyci yaklaşıma göre medeni bir toplumda ya da insanlar arasındaki ortaklık, dayanışma ve işbirliğinin söz konusu olduğu herhangi barışçı birlikte var oluş ortamında temel koşul bireysel hakların tanınması ve hiçbir grup insanın grup üyelerinden herhangi biri tekinin sahip olduklarından daha başkaca herhangi bir hakka sahip olmamasıdır.

LİBERALİZM ve BİREYCİLİK

Liberal ideolojinin merkezî teması bireyciliktir. Liberalizmin doğuşu sırasında sergilediği devrimci tavır, aristokrasinin ayrıcalıklarını yok ederek bireyi geleneksel hiyerarşilerden kurtarmasında yatar. Aristokrasinin soya dayalı sınıfsallaşma anlayışının aksine, eşit bireylerden oluşan bir toplum kurma arzusundaki liberal düşünce geleneği, bireyleri akıl paydasında eşitleyerek toplumsal sınıfların oluşumunda liyakati başlıca değer kılar.

Feodal dönemin genel çizgileri göz önüne alındığında, liberal düşünce geleneğinin bireye yapmış olduğu vurgunun önemi de açıklık kazanır. Egemen sınıf haricinde kendine ait çıkarları ya da kişiselliği olan bireyin tanımlanamayacağı feodal düzen, insanları bağlı bulundukları aile, köy, cemaat ya da sosyal sınıflarla ayırt ederken; liberal kuram kişisel tercihler üzerine akılcı kararlar verebilecek doğal haklara sahip bireyleri, toplumsal yapının temeline alır. Bu açıdan birey, kolektif bir oluşum ya da sosyal grup karşısında öncelikli bir konuma sahiptir. Liberalizmin bireye yapmış olduğu aşırı vurgu, siyasal açıdan devlet ve birey arasındaki ilişkiyi belirlerken, iktisadi açıdansa serbest piyasa ekonomisinin temelini oluşturur.

Siyasal açıdan liberal kuram dâhilinde ne toplum ne de devlet, tek tek bireylerden oluşmuş mekanizmalardan öte bir gerçekliğe sahiptir. Başka bir deyişle liberal kuram, nominalist karakter taşır.

Liberal kuramın devlet tanımı ve devlete yüklediği işlev, yine bu bakış açısı üzerinde yükselir. Gerçek, tek tek bireylerin dışında varolamayacağına göre, bireylere üstün ve bireylerin amaçlarına aşkın biçimde hareket kabiliyetine sahip bir devlet tanımlamak olanaklı değildir. Bu nedenle liberal görüşün ortaya koyduğu tanımıyla devlet, bireylerin kendi hak ve özgürlüklerini kullanabilmeleri amacıyla, yine bireyler tarafından kurulmuş araçsal bir değerdir.

Liberalizmin her türden toplumsal yapıya karşı bireye tanıdığı üstünlük, bireyin toplumsal olana göre öncelik taşıması anlamına gelmesinin yanı sıra, toplumdan yalıtılmış, kendi kendisine yeterli bireylerin varolabileceğini düşünmeyi de olanaklı kılar. Bu durumda toplumun varlığı, Aristoteles’in Politika’sında ileri sürdüğü gibi, bireylerin varolabilmeleri için zorunlu bir koşul oluşturmaz. Başka bir ifadeyle liberalizmin bireyciliği, belirli bir toplum içinde biçimlenen ve toplumun tarihsel kazanımlarıyla kurduğu kültürel ya da kimliksel değerleri kendinde barındıran “belirli bir kişi” tanımından uzaktır.

Locke’ta hak sahibi olarak tanımlanan liberal kuramın bireyciliği, özellikle klasik liberalizm olarak da anılan faydacı değişkeninin getirdiği tanımla, “(…) bireyin bencil, zorunlu olarak çıkarcı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir varlık olduğu varsayımına dayanır” (Heywood 2007, s. 36). Bireyin böylesi bir tanımı, bireyi tüm eylemlerinde akılcı olarak davranan, fayda ve zarar hesabıyla eylemlerine yön veren varlık olarak değerlendiren faydacı ahlak anlayışının bir sonucudur. Klasik liberalizmin fayda odaklı birey anlayışı Crawford B. Macpherson tarafından “sahiplenicilik” olarak nitelenir. Macpherson’a göre klasik liberal birey, “(…) kendi kişilik ve olanaklarının sahibi, bu açıdan topluma hiç borcu olmayan” bir varlıktır (Macpherson 1973).

Klasik liberal anlayışta bireylerin haklarını doğadan alıyor olmaları ve siyasi iktidarın bu hakları korumak dışında herhangi bir görevi üstlenmemesi, bireyleri ortak iyilere hizmet yükümlülüğünden de kurtarır. Klasik liberallerin tümüyle kendi çıkarları peşinde koşan bencil birey anlayışına karşın, modern liberaller ise insan doğasına dair daha iyimser görüşler benimserler. Devleti tüm insanların kendi potansiyellerini açığa çıkarabilmesi için gerekli altyapıyı oluşturmakla görevlendiren modern liberaller, klasik liberal görüşte ihmal edilen ekonomik ve toplumsal eşitsizliklere karşı yeniden müdahaleci devlet tipini desteklerler.

Ancak yine de ister klasik isterse modern olsun, liberallerin, bireyi, tüm toplumsal bağlarından ayrı ve kendine yeterli atomlar olarak betimlemeleri, liberalizmi, cumhuriyetçi, sosyalist ya da toplulukçu kuramlardan ayırt eden en temel niteliklerinden birini oluşturur. Toplumcu ideolojilerin hemen hepsi toplum ya da topluluğa, siyasi, sosyal ya da ahlaki açıdan bireylerüstü bir rol atfederken; liberal kuram, ister siyasi isterse sosyal olsun her türden toplumsal yargıyı birey temelinde dile getiren metodolojik bireyciliğin yolunu takip eder.

Çokkültürlülük terimi bazen olgusal bir durumu betimlemek için kullanılırken, bazen de normatif bir anlamda kullanılabilir. Olgusal açıdan “çokkültürlülük” terimi; bir toplumda, iyi yaşam hedefleri ve bu hedeflere ulaşma amacıyla yaptıkları uygulamaları birbirlerinden farklı olan en az iki grubun varlığını gösterir. Başka bir deyişle, olgusal olarak “çokkültürlülük” terimi, toplumda ırksal, kültürel ya da dilsel farklara sahip kültürel grupların varlığı anlamına gelir. Normatif bir terim olarak “çokkültürlülük” ise, farklı kültürel grupların tanınma ve saygı görme hakkının onaylanması taleplerini içerir.

Metodolojik bireyciliğin izlerini süren liberaller, tüm toplumsal yargılar gibi ahlak yargılarını da bireyden yola çıkarak üretirler. Bu açıdan liberalizmin ahlak anlayışı ya Kantçı ya faydacı ya da sözleşmeci içerik taşıyan bir ahlak anlayışının izlerini sürer. Toplulukçu düşünce geleneğinin önde gelen isimlerinden Alasdair MacIntyre, tüm bu ahlak görüşlerinin, ahlaki açıdan aralarındaki uyuşmazlıklara rağmen ortak kabullerini şöyle sıralar:

“İlki; ahlak, akıllı bireylerin ideal koşullar altında kabul ettiği kurallardan oluşur. İkincisi, özel hiçbir çıkarın ifadesi olmayan bu ahlak kuralları tarafsızdır ve baskıcı bir şekilde rakiplere dayatılır. Buna karşın üçüncüsü; bu kurallar, en iyi insanca yaşama biçiminin ne olduğu konusunda yarışan inançların tümünden bağımsızdır. Dördüncüsü, ahlaklı ajanlar gibi ahlaka ilişkin birimler bireysel insanlardır ve ahlaki değerlendirmeler içinde bu bireylerden her biri bir kişidir ve hiç kimse birden fazla değerlendirilmez. Beşincisi, kuralları belirleyen bağlılıktan yola çıkarak ahlaklı varlığı biçimlendiren yargı, istisnasız tüm ahlaki varlıklarda benzerdir ve neticede toplumsal tüm özelliklerden kurtulmuş durumdadır. Ahlakın beslediği şey, tüm somut toplumsal yapıların onlardan bağımsız bir şekilde yargılanabileceğini savunan eleştirilerdir” (MacIntyre 2006, s. 240).

MacIntyre’a göre liberal ahlak anlayışı her şeyden önce bireyler ve onların ihtiyaç, istek ve arzularıyla ilişkilidir. Bu açıdan liberal ahlak kuralları, bireylerin birbirlerinden farklı olan kişisel ihtiyaç, istek ve arzularını yerine getirebilecekleri biçimde yansız ve tarafsız olmalıdır. Başka bir deyişle, liberal kuram dâhilinde varolabilecek her türden ahlaki ve iyi yaşama dair görüşler, bir üst yargı mercii olarak herhangi bir toplumsal ahlaki yargıya onaylatılma gereği duymaksızın varlıklarını sürdürebilirler. Bu türden bir bakış açısıyla devletin de farklı iyi yaşam görüşlerine ve farklı ahlaki yargılara karşı tarafsızlığını sürdürmesi, liberalizmin devlete ilişkin varsaydığı başlıca ilke haline gelir. Dahası, özellikle devletin ahlak yargıları karşısındaki tarafsızlığı, Will Kymlicka gibi pek çok çağdaş düşünürün çokkültürlülüğ ün ancak liberal bir devlette sürdürülebileceği inancını pekiştirir (bkz. Kymlicka 1998).

John Stuart Mill (1806- 1873). İngiliz filozof, siyasetçi ve iktisatçı. Mill’in farklı alanlarda yazmış olduğu eserleri, liberalizme yol gösterirken; Mill’in kuramına yol gösterici ilkeler de özellikle faydacılığın önde gelen isimlerinden olan babası James Mill ile Jeremy Bentham’ın etkilerini taşır. Mill’in önemi klasik ve modern kuramlar arasında bir bağ kurmasından ileri gelir. Mill bir yandan yaşadığı 19. yüzyılın hâkim ilkelerine karşı muhalif bir duruşu temsil ederken, diğer yandan bireysellik, kadınlara oy hakkı, işçi kooperatişerinin kurulması gibi konularda yapmış olduğu çalışmalarla 20. yüzyılın önemli tartışmalarına yol gösterir. En önemli eserleri, Hürriyet Üzerine (1859), Temsili Yönetim Üzerine Düşünceler (1861) ve Kadınların Boyun Eğdirilmişliği’dir (1869).

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*