Felsefe hakkında her şey…

Edebiyat klasiklerinin sürekli olarak yeniden çevrilmesi doğru mudur?

14.02.2024
119
Edebiyat klasiklerinin sürekli olarak yeniden çevrilmesi doğru mudur?

Gregor Samsa‘nın ya da Raskolnikov‘un hikâyesini bulmak için bir kütüphanenin ya da kitapçının raflarına göz atarken, tarifi güç bir ikilemle karşı karşıya kalabilirsiniz. “Dönüşüm”ün ya da “Suç ve Ceza”nın hangi basımını tercih etmelisiniz? Öyle ki özellikle iyi donanımlı bir kütüphanede ya da kitapçıda, bu iki edebiyat klasiğinin ondan fazla farklı Türkçe çevirisini bulmanın mümkün.

Burada farklı baskılardan değil, farklı metinlerden, farklı sözcüklerden bahsediyoruz. İnsanlar Kafka’yı ya da Dostoyevski’yi okuduklarını söyler ve düşünürler; fakat okudukları aslında Ahmet Cemal’in, Emre Alagöz’ün, Tanıl Bora’nın ya da yine Ergin Altay’ın, Sabri Gürses’in, Mustafa Bahar’ın, dünya edebiyatının bu iki başyapıtının Türkçe çevirmenlerinden sadece birkaçının sözleridir.

Peki, hangi çeviriyi seçmelisiniz?

Çoğu okur seçimini bir Türk edebiyatı klasiğini seçerken dikkate aldığı kıstaslara göre yapacaktır: belirli bir yayınevine duyulan ilgi, kitabın sunuş biçimi, fiyatı, kapak tasarımı vb. diğer destekleyici unsurlar. Çok az kişi kitapların çevirmenlerinin, çeviri edebiyatın görünmez figürlerinin ve kitabın yeniden yorumlanmasının gizli aktörlerinin yarattığı etki ile seçimini yapacaktır.

Öte yandan, neden tek bir kitap etrafında bu kadar gürültü koparılıyor? Bu, hâlihazırda ilk kez çevrilmeyi bekleyen sayısız kitap düşünüldüğünde, yerinde bir sorudur. Eğer çevirinin öncelikli amacı o kitabı kaynak dilinde okuyamayan insanlar için erişilebilir kılmaksa o zaman yeniden çevirilerin amacı nedir? Ana dili Türkçe olanların çok azı Dante‘yi, Cervantes‘i ya da Rabelais‘yi yetmiş yıllık bir Türkçe çeviriden okuyor. Oysa İtalyanca, İspanyolca ve Fransızca bilenler bu isimleri birkaç yüzyıldır kendi dillerinde okumaya devam etmekteler.

O hâlde neden yabancı edebiyat klasiklerini tekrar tekrar çevirmeye devam ediyoruz? Sorunun terimlerini tersine çevirerek yanıtı şöyle verebiliriz: Çünkü bir klasik, yeniden çevirmekten asla vazgeçemeyeceğimiz bir metindir. Yeniden çeviri olgusu hem paradoksaldır hem de her kültürün doğasında vardır; öyle ki bir çeviri tarihçisi olan Michel Ballard bunu çeviri tarihinin değişmeyen birkaç özelliğinden biri olarak tanımlamıştır.

Elbette bu yeniden çeviri dürtüsünün ardında pek çok neden var. Çoğu zaman, bir yeniden çevirinin arkasındaki itici güç, önceki çevirilerden duyulan memnuniyetsizliktir. Örneğin, okuyucularını kitabın belirli yönlerinden mahrum bırakmış olabilecek bazı ideolojik veya ahlaki sansür biçimleri olabilir. Bir metnin, onu üreten kültüre has bazı göndermelerden arındırıldığını görmek için illa dikta rejimine gerek yoktur: kitabı yeni okurlar için erişilebilir kılmak amacıyla alınan basit bir karar, ona bazı kültürel süzgeçler uygulanmasını gerektirir. Diğer durumlarda, memnuniyetsizlik duygusu, insan hatalarından veya sınırlı kaynaklardan doğan yanlışlıklar veya eksikliklerden kaynaklanıyor olabilir. Şimdi internetin henüz kullanılmadığı ya da bu düzeyde iş görmediği bir dönemde çalışan çevirmenlerin içinde bulundukları koşulları bir düşünün: basit bir doğruluk kontrolü için birkaç gün araştırma yapmak zorunda kalabiliyorlardı ve bu durum sadece otuz yıl önce böyleydi.

Çeviri tarihinin en ünlü “hatalarından” biri olan Michelangelo’nun Musa heykelinin (1515) başındaki boynuzları ele alalım. Sanatçı eserini İncil‘in yaklaşık bin 100 yıl önce Aziz Jerome tarafından yapılan Latince çevirisine dayandırmıştır. İbranice bir Sami dilidir ve en eski Sami dillerinin çoğu gibi, İbrani alfabesinin ünlü harfleri yoktur. Bundan dolayı, İbranice yazılmış olan Mısır’dan Çıkış‘ın bir pasajında keren (boynuzlu) ve karan (parlak) sözcükleri arasında bir belirsizlik doğmuştur. Jerome bunu “boynuzlu” olarak yorumlamış ve sonraki yüzyılların Hristiyan ikonografisinin çoğuna bu anlamla ilham vermiş olsa da İncil‘in tüm çağdaş çevirileri Musa’yı on emri aldıktan sonra ışıldayan, parlayan bir yüzle anlatmaktadır. İbraniceden yapılan çevirinin içerdiği belirsizlik, Chagall’ın “göstergelerarası” yorumunca ustaca yeniden yaratılmış ve farklı bir alanda, Musa’ya gerçek ışıktan boynuzlar yakıştırmanın bir yolu bulunmuştur.

Michelangelo'nun Musa heykeli 1513-1515. Marc Chagall'ın Musa'nın on emri almasını resmettiği eseri, 1950-52.

Michelangelo’nun Musa heykeli 1513-1515. Marc Chagall’ın Musa’nın on emri almasını resmettiği eseri, 1950-52.

Yeniden çeviri için en sık gösterilen nedenlerden biri, çevirilerin kaçınılmaz olarak eskimesidir. Peki ya “orijinaller”? Onlar da yaşlanıyor elbette, ama çeviri ile aynı şekilde değil. Orijinaller yıllandıkça olgunlaşır gibi görünürken çeviriler genellikle yıldan yıla büyüsünü yitirir. Aradaki fark esasen orijinallerin ve çevirilerin statüsünde yatar: Bir türetim metin olarak çeviri, içinden çıktığı birincil metin olmadan var olamaz ve bu ikincil statü onu “gerçek” bir edebî metnin sahip olduğu saygınlıktan mahrum bırakır. Buna, çevirilerin üslup açısından kaynaklarından daha ölçülü olma eğiliminde olduğu ve dolayısıyla edebî bir başyapıtın özünü oluşturan o eşsiz anlam yükünden yoksun kalabileceği gerçeği de eklenebilir.

Eskime izlenimi, hedef kültürün daha iyi bilinmesinden de kaynaklanabilir, özellikle de sıradan hâle gelen bazı kültürel unsurlar söz konusu olduğunda: suşinin ne olduğunu açıklayan bir dipnot bugün sadece gereksiz değil, aynı zamanda kesinlikle komik olacaktır.

Yeniden çeviriler kimi zaman başlıklarda, karakter isimlerinde ya da anahtar kavramlarda büyük değişikliklere yol açarak hem eleştirmenlerin hem de okurların tepkisini çeker. J. D. Salinger’ın özgün adı “The Catcher in the Rye” olan eseri Adnan Benk tarafından “Gönül-çelen” ve Coşkun Yerli tarafından “Çavdar Tarlasında Çocuklar” olarak çevrilmiştir. Hangisini okumak daha iyidir sizce?

Bazı durumlarda, yeniden çeviriler sadece ticari veya yazınsal nedenlerle yapılır; çünkü eski bir çeviriyi yeniden yayınlamak yerine yeni bir çeviri önermek daha kolay, daha ucuz ve daha kazançlı olabilir.

Çeviri bilimci Antoine Berman’ın (1990) ardından, çeviri-yeniden çeviriler dizisinin yönünü tanımlamak için bir “yeniden çeviri hipotezi” ortaya atılmıştır. Bu hipoteze göre, ilk çeviriler yabancı metinleri hedef kitleleri için kabul edilebilir kılmak amacıyla “evcilleştiren” tanıtıcı eserler olma eğiliminde olacak, yeniden çeviriler ise kaynak metne giderek daha fazla yaklaşma ve onun çoklu yönlerini sergilemeye yönelecektir. “Orijinallerle” mükemmel bir özdeşliğe doğru ilerleyen böyle bir yaklaşım vizyonu kesinlikle etkileyici, ancak yeniden çevirinin ardındaki çoklu nedenleri dikkate almadığı için gerçekçi değil. Bir karşı örnek olarak, 1600-1700 yılları arasında, “belles infidèles” veya “libertine translations” olarak adlandırılan dönemde Yunan ve Latin klasiklerinin çevirileri/uyarlamaları düşünülebilir: bunlar çoğunlukla yeniden çevirilerdi, ancak kaynaklarından olabildiğince uzaktılar.

Bir klasiğin ne zaman ve ne sıklıkla yeniden çevrileceğini tahmin edebilir miyiz? Çeşitli hipotezler öne sürülmüştür: her yüzyılda, her nesilde, her 20 yılda bir… Ancak, bir edebiyat klasiğinin çeviri ve yeniden çeviri serileri çok az düzenlilik gösterir ve oldukça öngörülemeyen boşluklar, sıçramalar veya açılımlar gösterir. Bu konuda yapılan birkaç vaka çalışması mevcut olsa da hâlâ belirli bir dönem, tür veya ülke için güvenilir, büyük ölçekli istatistikler sağlayan kapsamlı çalışmalar yok. Yapabileceğimiz tek tahmin, kült hâline gelmiş yazarların eserleri kamu malı hâline geldiğinde, yani örneğin Avrupa’da yazarların ölümlerinden 70 yıl sonra, yeniden çevirilerde bir tepe noktasının ortaya çıkmasıdır. Bu dönemde yayıncılar kaçınılmaz olarak bu yazarların kültürel nüfuzlarından faydalanmak için yeni çevirilerini yayınlamaya yöneliyor. Örneğin 2015’in ilk haftalarında, “Küçük Prens” Avrupa’da kamu malı olur olmaz Türk okurlar en az 30 Küçük Prens çevirisi ile karşılaştılar.

Sorbonne-Nouvelle Üniversitesinde profesör olan Isabelle Collombat 1994 yılında, 21. yüzyılın yeniden çeviri çağı olacağını öngörmüştü. Gelecek çalışmalar bize bunun gerçekten böyle olup olmadığını gösterecek. Kesin olan bir şey var: yeniden çevirinin önünde parlak bir gelecek var. Tek bir çeviri fikrine karşı mükemmel bir panzehirdir ve bize her bir çevirinin kendine özgü bir yorumlama ve yeniden yazma sürecine dayandığını hatırlatır. Bunlar ayrıca çoklu okumaların bir kabahat değil, edebiyat için gerçek bir canlılık ve okur için gerçek bir zevk kaynağı olduğu gerçeğini de gün yüzüne çıkarır.

 


Bu makale Sosyolog Ömer Yıldırım tarafından www.felsefe.gen.tr için, Enrico Monti’nin “Why retranslate the literary classics?” isimli makalesinden Türkçeye çevrilip derlenerek hazırlanmıştır. Alıntılanması durumunda kaynak gösterilmesi, ahlaklıca olanıdır.

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...