Felsefe Perspektifinden Değerler

Felsefe Genel
Felsefe Genel

Felsefi düşünce tarihinde “değer”den çok farklı şeyler anlaşıldı. Farklı şeyler anlaşılması da beklenilirdi. Çünkü değer kavramı, genel ve soyut bir kavramın adı, kullananların kafasında açıklık kazanmamış olduğundan, sık sık farklı anlamları dile getirmek için kullanılmakta; dolayısıyla da aynı kavaramla farkına varılmadan farklı anlamlar yüklenmektedir.

Değer kavramı felsefede, değerlendirme problemi ve değerler problemi olarak karşımıza çıkar. Çünkü “iyi nedir?”, “güzel nedir?”, “faydalı nedir?”, “doğru nedir?”, “hangi değer doğrudur?”, “hangi değeri öğrenmemiz” gerekir gibi sorular sormak, değerlendirme aktivitesini belli açılardan problem haline getirmektir (Kuçuradi, 1971; Noll, 1997 ve Germaine, 2001).

Bu açıdan baktığımızda zaman değer, bir şeyin değeridir hep, o şeyin bir çeşit özelliği onun aynı türden şeyler arasındaki yeridir. İnsanın değeri, insanın diğer varlıklarla ilgisi bakımından özel durumu ve durumun sonucu olarak sahip olduğu kimi haklardır, onun değerini oluşturandır (Tepe, 2003).

İnsanın en başta gelen özelliklerden birisi de değer vareden bir varlık oluşudur. Bu özellik insanı, belki de diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliğinin bir göstergesidir. Çünkü yalnızca insan tabiatında değere rastlamak mümkün değildir. İnsan kendine verilen üstün düşünme gücüyle tabiattan başka içerisinde yaşayacağı çevrede diğerlerinden farklı bir dünya oluşturur. Yaşama sorunu ile dünyaya gelen tek canlı varlıktır. Diğer canlılarla, özelliklede kendisine en yakın organizmalarla karşılaştırdığımızda insan; ikili varlık yapısıyla ayrılır. Doğanın mekanik zorunluluğuna uyan mekanik yapısı, diğer yandan da mekanik yapısına uymayan onu aşan bir varlık yapısı mevcuttur. İnsan zaman zaman bu ikisinin çatışan bir bütünlüğüdür. Bundan dolayı insan bilmek zorundadır.

Bilgi ise, salt olarak bulunmaz, bir bilgi ortaya koyulduğu zaman onun doğruluğu, yanlışlığı, geçerli ya da geçersiz oluşu da söz konusu olur. Bu aşamada bilginin yaşama girmesi gerekir. Çünkü yaşamayla doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkisi olmayan bir bilginin olması mümkün değildir. Bu süreçte de değer kavramı gündeme gelmektedir. O halde değerler, kültür dünyası içerisinde varedilebilirler ve insanın maddi yapısı ötesinde insanın ruhi özelliğine de dayanır (Tozlu, 1992 ve Erdemli, 2003). Bu bağlamda değer kavramı felsefenin, özellikler de etiğin en eski ve en temel sorunlarından birsi olmuş, Platon-Aristoteles gibi birçok filozof değerleri felsefeyle aydınlatmaya çalışmışlardır (Özlem, 2003 ve Tepe, 2003).

Özelliklede 19. yüzyılın ortalarında etiğin ontolojiden bağımsızlaştırılmasıyla birlikte bariz bir şekilde değerler teorisinden bahsedilmeye başlanması şüphesiz bir rastlantı değildir (Çınar, 2006). Etik, biyoloji, psikoloji ve sosyolojideki her hangi bir konu gibi ele alınmıştır. Her varolan değer, bir olguya her norm, bir gerçeğe, her fikir, bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Bu durumda filozoflar, insan haysiyetinin ve varlığın anlamının dayandığı gerçekliklerdeki değer boyutunu sorgulamaya başlamışlardır. Dolayısıyla da onlar değerler doktrini olarak isimlendirilen bir yöntem geliştirmişlerdir. Elbette teorik olduğu kadar pratik de olan bu değerler, bir sürekliliğe sahiptirler. Değerler kuşkusuz, natüralizmin ifade ettiği gibi, bir varlık düzenine bağlı değildirler. İyi, güzel ve doğru, varlığın dışında bulunur. Onlar, ‘olgu’ değil, ‘var olan değer’ karakterine sahiptirler. Materyalist bir zaman anlayışı içinde kalındığı sürece değerler alanına ait ontolojik bir temel ortaya konabilir mi? (Tillich, 1960: Akt: Çınar, 2006) .

Felsefi antropolojide bilme, yapıp etme, tavır koyma, inanma vb. niteliklerin yanı sıra bir “değerler dünyasına sahip olma” da, insanın varlık şartları arasında yer almaktadır (Küçükalp, 2006). Değerlerle ilgili felsefede farklı şekilde ifade edilse de felsefe tarihinde, bu konu üzerinde iki ana çizgi üzerinde durulduğu söylenebilir. Bu çizgilerden birine göre değerler “rölatiftir”. Dinsel inançlar ve ahlaksal doğrular toplumdan topluma, çağdan çağa değişmektedir. Bu durum, değerlerin rölatifini ifade etmektedir. Diğer çizgiye göre “değerler” mutlaktır. Her türlü değer, mutlak olarak doğru ve yanlıştır. Eylemler, insanların kanaatlerinden ya da eğilimlerinden bağımsız olarak doğru ya da yanlıştır (Toku, 2003). Değerlerin ahlaksal, estetik, dinsel ve vb. olmak üzere çeşitli tiplerin varlığından bahsetmemiz mümkündür. Ama içeriği farklı olsa da, bütün değerler; insan ürünü olmaları, insanı tarafından gerçekleştirilebilmeleri bakımından ortak bir özelliğe sahiptirler (Günay, 2003). Değerler bir yönüyle de gerçeğin ötesine ulaşma imkânı var ederler. Onlar sayesinde düşüncemiz daha güçlü bir şekilde fizik gerçekliği ötesine ulaşır (Tozlu, 1992).

Değer kavramı, felsefe tarihinde, öznelci ve nesnelci açılarda çok değişik şekillerde tanımlanmıştır. Öznelci tanımlar, birey veya toplum açısından yapılmalarına göre kendi içlerinde de iki grupta toplanabilirler. Nesnelci değer tanımlar ise, değerlerin bir gerçekliklerinin bulunduğundan hareket edilir. Bu gerçeklik, ideal, mutlak ve kutsal nitelikte olabilir. Bu demektir ki, değerler öznenin kendilerini hissetmesinden veya bilmesinden bağımsız olarak vardırlar (Özlem, 2003 ve Tepe, 2003).

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*