Felsefe.gen.TR

Sosyolojinin Kapsamı Nedir?

Sosyoloji sosyal yaşamın temsilini çalışma konusu yapar. Bu bağlamda sosyolojinin kapsamı, toplumun, toplumsallığın kısacası insan etkileşiminin tüm çıktılarını içerdiğinden, sanıldığından daha geniştir.

Sıradan bir insan edimi olan sosyoloji ilgi nesnesi olarak ele alındığında, söz konusu edimin neden ve sonuçlarına kadar ortaya konulabilecek sosyolojik açıklamalar, bize bu bilimin baş döndürücü geniş kapsamına dair bir fikir verebilir.

Sıradan bir şey olarak bir fincan kahve içmek üzerinde düşünelim. Aslında hiç mi hiç ilginç görünmeyen bu edim hakkında sosyolojik bakış açısıyla neler söyleyebiliriz? İlkin, kahvenin sadece bir içecek olmadığını söyleyebiliriz. Kahve bizim gündelik toplumsal etkinliklerimizin bir parçası olarak simgesel bir değere sahiptir. Öyle ki kimi durumlarda (örneğin, bir arkadaşımızda veya başkasıyla önemli bir konu konuşmamız gerektiğinde ona yönelttiğimiz kahve içme teklifini aklınıza getirin) kahve içmenin törensel yönü kahvenin kendisini tüketmekten çok daha önemli olabilmektedir. Yani kahve içmek için bir araya gelen iki insan, gerçekte ne içtiklerinden çok onları bir araya getiren toplumsal bağlam ve kendileri için önem taşıyan konularla ilgilidirler (Giddens, 2008;38-39).

Bizim toplumumuzda kız isteme ritüelini düşünelim. Kahve ikramı söz konusu ritüelin olmazsa olmazı değil midir? Hatta kız istemeye gidecek aile diğer aileye “müsaitseniz bu akşam size kahve içmeye geleceğiz” şeklinde bir söz sarf ettiğinde, olası ziyaretin sebebi, kolaylıkla ev sahipliği yapacak ailece anlaşılmaz mı? Bu da kahvenin içecek olarak değil de simgesel değer taşıyan bir tür mesaj (belki niyet) iletici özelliğine verilebilecek bir diğer örnektir.

Sosyolojinin kapsamı konusundaki bu akıl almaz genişliği onun tanımına da yansır. Örneğin, ekonomi bilimi temel ilgisini insanların yeryüzünde yaşayabilmek için talep ettikleri maddi şeyler üzerinde toplar. Siyasal bilimler ise esas olarak, güç ve otorite üzerinde durur. Oysa sosyoloji insan birlikteliğinin gerçekliğini araştıran bir bilim olarak toplumun her yerinde var olan sosyal etkileşim örüntülerinin düzenliliklerini inceler. Sosyoloji insan ilişkileri, etkileşimleri üzerine yoğunlaşarak bu gerçek üzerine odaklanır. Bu bakımdan, sosyoloji toplumun insan etkileşiminin bilimsel açıdan incelenmesidir.

Kapsam açısından belirleyici olan temel sosyolojik düşünce şudur: Her şey toplumsaldır. Bu bağlamda her şeyden önce, birey toplumsal bir kategoridir. Bireyin kendisi toplumsal bir varlık olduğundan bilgi de birey özelinde değil, toplumsal bir varoluş şeklinde ele alınmalıdır (Doğan, 1995; 8).

Örneğin, “Ayşe eğitimsizdir, okuma-yazma bilmez ya da çok az eğitim almıştır.” dendiğinde, bu durumu açıklayacak olası nedenler şunlar olabilir:

• Ayşe tembeldir, aptaldır , beceriksizdir vb.

Oysa bu konuyla ilgili sosyolojik bakış açısı, genel olarak, şu şekilde düşünmeyi gerektirir:

• Ayşe kadındır, kadınların toplumsal eşitsizliklerin mağduru olarak eğitim olanaklarından mahrum bırakıldıkları ya da yeterince yararlanamadıkları bilinmektedir.

• Ekonomik farklılıkların eğitimde imkan ve fırsat eşitsizliği yarattığı bilinmektedir. vb.

• Bu nedenle Ayşe’nin eğitimsiz oluşu tamamen toplumsaldır, onun kendi bireysel özellikleri ile açıklanamaz.

Sosyolojinin merkezi amacı olan sosyolojik teori, sosyolojinin kapsamına giren her şeyin, yani sosyal gerçekliklerin, yapıların, fenomenlerin, olguların ve bunlar arasındaki bağların açıklanmasını hedefler. Böylece kapsam ne denli geniş olursa olsun, sosyolojik teori sosyal yaşamı bizler için anlaşılır ve açıklanır hale getirir.

Sadece gündelik yaşamlarımız, eylemlerimiz ve etkileşim biçimlerimiz değil, geçmiş de sosyolojinin ilgi alanı içerisindedir. Kaldı ki sosyoloji her zaman tarihsel temele dayanan bir bilim olmuştur. İkinci ünitemizin de konusu olan sosyolojinin kurucularının çözümlemeleri de tarihsel çalışma dışında değerlendirilemezler. Auguste Comte (1798-1857), Karl Marks (1818-1883), Emile Durkheim (1858- 1917) ve Max Weber (1864-1920), tüm bu kurucular, sosyolojik teorilerini tarihsel bir temelden hareketle inşa etmişlerdir. Tarih, bir bakıma sosyolojinin laboratuvarı gibidir.

Max Weber’in çalışmaları geniş tarihsel süreçlerin analizlerinden beslenir. Onun Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseri tarihle sosyolojik çözümlemenin birleştiği en önemli örneklerden biridir

Genel olarak sosyolojinin toplum düzeyinde şu dört amacına vurgu yapılır:

  • Toplumları zaman ve mekân bakımından nesnel ve somut koşulları içinde anlamaya çalışmak
  • Toplumların tarih içinde geçirmekte oldukları değişimin etkenlerini ve yönünü açıklamak
  • Ayrı ayrı toplumlar üzerinde yapılan bu açıklamalardan benzerlikleri tespit edip genellemelere ulaşmak,
  • Tüm bunlarla insanlara toplumlarının değişme süreci üzerinde etkili olma olanağı sağlamak (Ozankaya, 1991; 14-15).

Görüldüğü gibi yukarıda sıralanan amaçlardan ikincisi, dolaysız bir biçimde tarihle sosyolojinin ilişkisini ortaya koymaktadır. Sosyoloji bir bilim olarak geliştirdiği teorileri temellendirmek için tarihe gereksinim duyar. Çünkü sosyolojinin odaklandığı değişmenin özel tarihsel süreçler hesaba katılmaksızın açıklanması mümkün değildir. Üstelik diyebiliriz ki her toplumsal olgu tarihsel bir olgu ve her tarihsel olgu da toplumsal bir olgudur.

İnsan yaşamına ilişkin her şeyi toplumsal olarak gören ve teoriler geliştirirken tarihten faydalanan sosyolojinin kapsamını ifade edebilecek önemli kavramlardan biri de “düzendir”. Sosyolojinin isim babası A. Comte da çoğunlukla düzen ve istikrarla ilgilenmiştir. Bu bakımdan o sosyolojiyi ikiye ayırır:

  • Sosyal statik, yani toplumsal düzenin araştırılması
  • Sosyal dinamik, yani toplumsal ilerleme ve değişmenin araştırılması.

Sosyolojik ilginin odaklandığı düzen temasını bir diğer kurucu sosyolog Max Weber’in çalışmalarında da görmek mümkündür. Weber’e göre iki temel düzen biçimi vardır:

  • Örgütsel Düzenler: İşbölümü içeren ve belirli hedefleri olan yapılardan oluşur.
  • Tabakalaşma Düzenleri: Bir eşitsizlik sistemi içindeki bireylere yönelik kategorilerden oluşur.

Bu iki düzen biçimi de egemenlik kavramı altında ele alınabilir. Bu yüzden denilebilir ki, meşru düzenler egemenlik sistemleri üretirler. Sosyoloji de egemenlik biçimleri ve bunların yapılandırdığı iktidar ilişkilerine ilgi duyar. Gerek örgütsel düzen olarak devletin gelişimi gerekse de tabaka sistemleri içindeki eşitsizlikler ve güç ilişkileri sosyolojinin çalışma konularındandır. İnsan yaşamının bir çıktısı olan kültür de düzenle ilişkilidir. Öyle ki kültür, düzen yaratma girişiminin bir sonucudur. Kültür insanlar arasındaki iletişimin ve etkileşimin zemini olduğu kadar, aynı zamanda bir tahakküm kaynağıdır. İnançları, gelenekleri, değerleri ve dili kapsadığı gibi, bireyleri ve grupları kurumsallaşmış hiyerarşilere bağlayan pratikleri de biçimlendirir

Kültür bir düzen inşa etmek, onu korumak ve onu bozabilecek her şeyle mücadele etmektir. Bir tercih meselesi olarak kültür belirli bir düzeni en iyi ilan ettiğinde, ona alternatif oluşturabilecek her şey düzensizlik olarak adlandırılır. Düzen ve düzensizlik, insan ve toplum yaşamına damgasını vuran en bildik dikatomik kavram çiftlerinden biridir.

İnsan ve toplum yaşamına ilişkin düzen ve düzensizliğin sosyolojinin ilgi odağı olması (sosyolojinin kapsamına dâhil olması) tesadüfi değildir. Çünkü hepimizin bir düzen inşa etmede ve onu korumakta, düzensizliğe yer vermemekte çıkarlarımız vardır. Bunun nedeni oldukça basittir, bizler davranışlarımızın çoğunu sonradan öğrenmiş varlıklarız. Başarılı olduğumuz, istediğimiz sonuçları aldığımız geçmiş eylemlerimizi hatırlarız. Hafızamız ve öğrenme yeteneğimiz sayesinde her gün daha etkili yaşam becerileri edinebiliriz. Böylece bilgimizi, becerilerimizi ve deneyimlerimizi biriktirebiliriz. Tüm bunlar bize istikrarlı bir çevre ve yaşam sunar ve daha önemlisi geleceği inşa etmemize aracılık eder. Düzensizlik ise tamamen aksi yönde etki eder. O ne yapacağımızı bilemediğimiz bir kaos halidir.

Olasılıkları manipüle ederek düzensizlikten düzen çıkarmak, kültürün günlük olarak gerçekleştirdiği bir mucizedir (Bauman, 2005 (Bireyselleşmiş Toplum); 45). Tam da bu noktada sosyoloji mucizelerin peşine düşer. Onları hepimiz için anlaşılır kılmaya çalışır

Modern toplumların bilimi olan sosyolojinin kapsamına ilişkin ileri sürmek istediğimiz son kavram “mutluluk”tur. Modernlikle birlikte yaşamın amacı belirli görevleri yerine getirmekten çıkıp da refah ve mutluluk elde etmeye dönüştüğünden beri en ufak memnuniyetsizliğe bile tahammül edemez hale geldik. Bu bakımdan refah ve mutluluk, modern insan ve toplumun ulaşmaya çalıştığı en önemli kültürel hedeftir diyebiliriz

Sosyoloji mutluluk için atılan her adımı takip ettiği gibi, mutsuzluğa neden olan şeyleri de anlamak ve açıklamak ister. Bu amaçla sosyoloji, insan ve toplum yaşamı açısından parasal başarıdan sağlığa; güzellikten formda bir bedene kadar mutluluk aracı olarak görebileceğimiz her şeyle ilgilenir. Sosyolojinin kapsamı kendimiz ya da diğerleri için umut ettiğimiz mutluluk hayallerine ve bu hayallerimizi gerçekleştirmek için giriştiğimiz tüm yapıp-etmelerimize kadar uzanır.

Kaynak: Atatürk Üniversitesi ATA-AÖF, Yrd. Doç. Mevlüt ÖZBEN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri...