Siyaset Nedir, Ne Demektir?

felsefe Nedir

Kadim Yunan medeniyetinin en önemli isimlerinden biri olan Aristoteles açısından siyaset en üstün bilim dalıdır. Zira Aristoteles’e göre siyaset insanların kendi hayatlarını iyileştirmek, iyi toplumu yaratmak amacıyla gerçekleştirdikleri bir faaliyettir.

Peki, modern toplumlarda siyaset neden önemlidir? Siyasetle ilgilenmek ne açıdan faydalıdır? Bunun en basit yanıtı, siyasal sistem içerisindeki etkin aktörlerin hepimizin hayatını ilgilendiren çok önemli kararları alıyor oluşlarıdır. Savaşa girmek, vergi koymak, sağlık ve eğitim politikalarını belirlemek, bir ülkenin bütçesini yapmak vesaire.

Bunların hepsi siyasal süreçler sonucunda alınan kararlardır. Bunun yanı sıra siyasetle ilgilenilmeyen bir ülkede güç ve iktidarı ellerinde tutanların bu potansiyeli kötüye kullanma imkânları daha fazla olacaktır. Tabii bunlara Aristoteles’in yukarıdaki uyarısını da hâlâ ekleyebiliriz: Siyaset, bireyi genele ve kamuya bağlayan, onu toplumsallaştıran en güçlü bağlardan biri olmaya devam etmektedir.

Klasik Yunan medeniyetin topluluk ve yönetim birimleri olarak anlayabileceğimiz “şehir devletlerine” verilen polis ismi, Arapça karşılığı siyaset olan politika kavramının da kökenini oluşturmaktadır. Polisin bir bileşeni, yani bugünkü anlamıyla yurttaş olmak, bireyin dar çıkarların kaba zincirlerinden kurtularak, genel çıkara yönelik erdemli, kamusal bir varlık olması anlamına gelmektedir. İlginçtir ki bugün için siyasete atfedilen “dar çıkarcılık”, kadim Yunan’da siyaset-dışı olana atfedilmiştir. Fakat öte yandan da siyasetin çıkar yarışını içerdiğini öngörmek için de yeterince deneyime sahibiz. Bu durumda siyaset hem bir çıkar yarışı hem de bireyin dar çıkarlardan kurtulması ve erdemli, kamusal bir vatandaşa dönüşmesi anlamına mı gelmektedir? Çıkar ve erdem..! Bu bir çelişki mi?

Öncelikle siyasetin ortaya çıkmasına zemin teşkil eden bazı temel özelliklere değinmekte fayda olacaktır. Yukarıda polisi tanımlarken kullandığımız “topluluk” ve “yönetim” kavramlarının birlikteliğine dikkat çekmek isteriz. Zira siyaset bu iki düzey arasındaki sıkı ilişki üzerinden şekillenir. Siyaset temelde, yine Aristoteles’in tabiri ile “siyasal bir hayvan” olan insanların oluşturdukları toplulukların kendi içerisinde ve birbirleri arasındaki ilişkilerin dinamikleri ile ilişkilidir. Bu nedenle, ilk olarak anlaşılması gereken husus, siyasetin insanların toplumsal olmaları ile ilgili bir faaliyet olduğudur.

Bunu en basit hâliyle Robinson Crusoe’nun hikâyesinde görebiliriz. Hatırlanacağı üzere Crusoe yalnız başına ıssız bir adaya düştüğünde, kendi bireysel hayatını devam ettirmek için barınak oluşturmak ve avlanmak gibi bir dizi temel faaliyetini gerçekleştirmeye çalışır. Bu faaliyetlerin siyasal bir anlamı yoktur, en basitinden yaşamsal faaliyetlerin örgütlenmesidir. Siyaset, adada Cuma’nın belirmesi ile ortaya çıkar: Cuma’nın belirmesiyle Crusoe kendisini, kendi bireysel yaşam faaliyetlerini örgütlemekten sıyırır, Cuma ile arasında eşitsiz bir işbölümü ve buna bağlı olarak da Cuma üzerinde belirli bir otorite ilişkisi tesis eder. Başka bir deyişle, Crusoe ve Cuma arasında bir hiyerarşi belirir ve Crusoe bu hiyerarşiye bağlı olarak Cuma’nın iradesi üzerinde belirli bir hüküm uygular. Karşılığında ise Cuma belirli belirsiz bazı direniş pratikleri sergilemeye başlar.

Bu raddeden sonra, yani Crusoe ve Cuma bir topluluk oluşturduktan, bu topluluk içerisinde eşitsiz ve hiyerarşik bir yapı inşa ettikten sonra, topluluk içerisinde bazı uzlaşmazlıklar ve çatışmalar çıktıktan ve bunların belirli şekillerde düzenlenmesine yönelik olarak bazı kural veya normlar ortaya konduktan sonra siyasal bir topluluktan bahsetmemiz olanaklı hâle gelmektedir. Demek ki siyasetin ilk zemini bireyi aşan ve onu topluluk içerisinde yeniden konumlandıran toplumsal ilişiklerin varlığıdır. “Siyasal hayvanın” kökeninde toplumsallık vardır.

Aristoteles’in siyaseti, insanların kendi hayatlarını iyileştirmek ve iyi bir toplum yaratmak için giriştikleri faaliyet olarak tanımladığından bahsetmiştik. Fakat kabul etmek gerekir ki insanların doğal bir uyum içerisinde olduklarını söylemek zordur: Ekonomik, ideolojik veya inançsal duruşları çerçevesinde “iyi toplumun” ne olduğu, nasıl işlemesi gerektiği, kolektif kararların nasıl alınması gerektiği, kimin neyi ne kadar alacağı, tüm bunları düzenleyecek yönetim organlarının nasıl oluşturulacağı, bu organların iktidarı nasıl kullanacakları konusunda bir uzlaşma içerisinde değildirler. Ve olmalarını da beklememek gerekir.

Bu nedenle diyebiliriz ki siyasetin ortaya çıkmasını sağlayan birincil unsur insanın topluluk içerisinde yaşayan bir varlık olmasıysa, ikincisi de insan topluluklarının çeşitli farklılıklar çerçevesinde bölünmüş olmalarıdır. Siyasetin amacı, güncel siyasal dilde çokça belirtildiği gibi, “birlik ve bütünlüğü” tesis etmek olamaz, zira böyle olduğu takdirde siyaset insanlar arasındaki farklılıkların bastırılması, hiç yoklarmış gibi davranılması anlamına gelecektir. Oysa farklılık insan topluluklarının belirleyici doğasıdır. Bu anlamda “topluluk” kavramını “çatışmasız olarak bir arada yaşayan, yaşaması gereken insan grupları” olarak anlamamak gerekir. Zira siyaseti belirleyen unsur, tam da topluluğun kendi içerisindeki farklılıklar ve bu farklılıklara binaen ortaya çıkan çıkar ayrışmaları ve çatışmalardır.

Topluluk içerisindeki ve topluluklar arasındaki uzlaşmalar, uzlaşmazlıklar, mücadeleler, sınır çekmeler ve ittifaklar siyasetin bir nevi varlık sebebidir. Bu anlamda, bir topluluk içerisindeki statü, grup, sınıf, kimlik gibi çok farklı toplumsal dinamikleri arasındaki uzlaşma ve çatışma dinamikler siyasal niteliktedir. Siyaset, tam da bu uzlaşma ve çatışma ilişkilerinin çeşitlilik gösterebilecek örgütsel biçimler almasına ve belirli kurallara bağlanması amacıyla yönetim ilişkileri üzerinden düzenlenmesine işaret eder. Demek ki aslında hem bu farklılıkların kendi aralarında örgütsel ilişkilere girmelerini hem de bu ilişkiler neticesinde ortaya çıkan iktidar ilişkilerinin –en yüksek formu devlet olmak üzere- çeşitli şekillerde kurumsallaşmalarını siyasal süreçler olarak anlamak gerekir.

Diyebiliriz ki siyaseti belirleyen iki unsur;

  1. İnsan toplulukları arasında çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan farklılıklar ve
  2. İnsanların bu farklılıkların bazı durumlarda üzerinden gelmek, bazı durumlarda da bu farklılıklar üzerinde hâkim ve etkin olmak amacıyla birlikte eyleme ve işbirliği yapma yönelimine girmeleridir.

Bu anlamda siyaset aslında bitimsiz bir süreçtir, zira insan toplumlarının en karakteristik iki özelliği üzerine kuruludur: İnsanlar hep farklılık içerisinde olacaklardır ve bu farklılıklar üzerinden her daim uzlaşma ve çatışma pratiklerinin içerisinde olacaklardır. Bu anlamda siyaset insanlık durumunun zorunlu bir unsurudur. Zira siyaset doğal olarak farklılıklar içeren insan topluluklarının bir aradalıklarını sürdürebilme faaliyetidir ve aslında bir süreci ifade eder. İnsanların grup, statü, sınıf, kimlik gibi meseleler üzerinden birbirlerinden ayrışmaları, bu ayrışmaları ifade eden düşünce sistemleri oluşturmaları, bu ayrışmaların uzlaşmasına veyahut birbirleri ile mücadele içerisinde olmalarına yönelik olarak çeşitli öğreti ve örgütlenmelerin yaratmaları, bu uzlaşma ve mücadele süreçleri sonucunda yönetim ve iktidar odaklarını etkilemeleri veya ele geçirmeleri temel olarak siyasal nitelikte süreçlerdir. “İyi toplumu” oluşturmaya yönelik olarak ortaya konan girişimlerin hepsi siyasal niteliktedir.

Dolayısıyla buradan az önce sorduğumuz soruya geri dönebiliriz: Siyasetin hem “iyi toplumu” aramaya yönelik erdemli bir faaliyet olarak hem de çıkar odaklı tanımlanması bir çelişki midir? Hayır, değildir. Fakat elbette çıkardan kasıt, dar anlamda bireysel, maddi çıkar olmadığı müddetçe değildir. En genel şekilde sınıflandırmak gerekirse çıkarları maddi ve maddi olmayan çıkarlar olarak ayırabiliriz. Maddi çıkardan kasıt, insan hayatının yeniden üretimine yönelik kullanılan tüm maddi kaynaklardır.

Doğal kaynaklardan barınma imkânlarına, finansal birikimden ülkelerin silah güçlerine kadar bir dizi ekonomik, doğal, beşeri ve teknolojik maddi imkânları bu çerçevede düşünebiliriz. Maddi olmayan çıkar ve ilgilere örnek olaraksa bireylerin ve toplulukların değer, inanç ve düşüncelerini gösterebiliriz. Aslına bakılırsa, İngilizcede çıkar kelimesini karşılayan “interest” kelimesi, temel olarak “ilgi” anlamına gelmektedir. Bir öznenin ilgisi kendi öznelliği ile sıkı sıkıya bağlantılıdır, o öznenin kendi içsel yöneliminin dışa vurumunu ifade eder. Siyasal çerçevede kullanıldığında çıkar kavramından da aynı şeyi anlamak gerekir.

Çıkar, asıl olarak, çeşitli farklılıkların kendilerini var kılmak, varlıklarını devam ettirmek ve geliştirmek için maddi ve maddi olmayan kaynaklara yönelik ortaya koydukları yönelimlerdir. Bu şekil anlaşıldığında çıkar, gündelik kullanımındaki olumsuz anlamından sıyrılmış olur. Bunun yanı sıra siyaset, belirli bir toplumsal grubun ilgi ve çıkarlarından hareket etse de, orada kalmaz. Bu çıkarlara bağlı olarak toplumsal bir aradalığın nasıl devam etmesi gerektiğine dair çeşitli vizyonlar ortaya konduğu andan itibaren siyasetten bahsetmek mümkün hâle gelir. Başka bir deyişle siyaset, özgün olanı genel olana, kısımsal olanı bütüne, bireysel, grupsal, sınıfsal vs. olanı kamusala bağlayan süreçlere işaret eder. Dolayısıyla toplumsal çıkar ve “iyi topluma” yönelik erdemli bir arayış olarak siyaset arasında bir zıtlıktan değil, düz-mekanik olmayan, dolayımlı bir ilişkiden bahsetmek gerekir. Bu dolayımlı ilişkinin gerçekleştiği düşünsel, örgütsel ve eylemsel her türlü faaliyet siyasal niteliğini kazanır. Dolayısıyla siyaset, maddi ve maddi olmayan ilgi ve çıkarlarla ilgili olarak toplumsal düzeyde sürdürülen uzlaşma ve çatışma pratikleri ve bu pratiklerin düzenlenmesi ile ilgili faaliyet ve örgütlenmelerin tümüdür.

Konu Başlıkları

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*