Siyasetin Sınırları ve İşlevi

felsefe Nedir

Siyaset sadece devlet, hükûmet ve yönetim düzeyindeki veya bu düzeye yönelik olarak örgütlenen faaliyet ve örgütlenmelerle ilgili bir kavram mıdır yoksa bireyin bir “toplumsal iyi” arayışı içerisinde diğer bireylerle etkileşime girmesi ve kamusallaşması süreci de siyasete dâhil midir?

Hatta “özel olan politiktir” anlayışı içerisinde cinsiyete dayalı, kültürel ve bunlar gibi varoluş veya seçimlere dayalı birliktelikler de siyasal alanın içerisinde mi değerlendirilmelidir? Örneğin aile politik bir kategori midir?

Siyasetin işlevi farklı düzeylerdeki toplumsal grupların aralarındaki çıkar ve ilgi farklılıkları arasında uzlaşma ve mutabakatı yaratıcı eylem ve örgütlenmeleri mi ortaya koymaktır yoksa bu farklılıkları veri ve uzlaşmaz kabul ederek iktidar mücadelesini merkeze alan eylem ve örgütlenmeleri mi pratiğe geçirmektir?

İlkiyle ilgili olarak şunlar söylenebilir: Siyaseti salt devlet, hükûmet ve yönetim düzeyi ile veya bu düzeye yönelik eylemlerle sınırlamak doğru olmayacaktır. Siyasete dair güncel yaklaşımların çoğunluğu toplumsal, kamusal ve özel alan içerisindeki siyasal dinamikleri merkeze koyma eğilimindedir. Daha önce de bahsedildiği üzere, kadın-erkek ilişkilerinin, kültürel kimlik meselelerinin, sivil toplum örgütlerinin siyasetin dışında olduğunu söylemek gerçeği pek yansıtmayacaktır. Zira, örneğin, kadın-erkek ilişkilerinin oluşumu sadece “aile içerisinde”, özel alan dâhilinde gerçekleşmemektedir.

Erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyeti toplumsal alan içerisinde kurulmakta, bu ilişkiler devlet ve yönetim düzeyin çeşitli kanun ve düzenlemelerle tahkim edilmekte ve akabinde de tekrardan ailenin güncel işleyişine zerk edilmektedir. Yani aile dediğimiz “özel” kurum toplumdaki ve devlet düzeyindeki anlayış ve uygulamalardan bağımsız olarak işlememektedir. Bu “özel alan” bu türden çok katmanlı iktidar ve tabiiyet ilişkilerine bağlı olarak şekilleniyorsa, bu alanı siyasetin dışında kabul etmek mümkün müdür? Veya insanların kültürel ve inançsal duruşları sadece özel ve toplumsal alana bağlı olarak mı şekillenmektedir?

Örneğin milli veya etnik kimliğe yönelik tutumlarda devletin eğitim kurumlarının rolü hiç yok mudur? Devlet çok çeşitli düzeylerde aldığı kararlarla bu alanı şekillendirmemekte midir? Veya toplumsal alanda milli veya etnik kimlik sorunlarıyla ilgili olarak hâkim tutum ve görüşlerin devlet politikalarının oluşmasında etkin olmadığı söylenebilir mi?

Aslına bakılırsa sorun, siyaset bilimine dair ortaya konan kimi yaklaşımların devlet-özel, kamusal-özel ayrımını mutlaklaştırmalarıdır. Hâlbuki yukarıdaki örnekler üzerinden düşündüğümüzde özel nerede başlamakta bitmekte olduğu, devlet ve kamusal dediğimiz alanlara dair katı sınırların nasıl çizileceği meselesi bulanıklaşmaktadır. Devlet-toplum-kamu-özel olarak kategorize edilen alanlar aslında birbirleriyle etkileşim içerisinde birbirlerini şekillendirmektedirler.

Hal böyleyken “siyaset devlette başlar, özelde biter” gibi bir tutumun kabul edilmesi pek gerçekçi görünmemektedir. Bu saydığımız düzeylerin her birinde uzlaşma, çatışma dinamikleri çerçevesinde çeşitli iktidar ve tabiiyet ilişkileri söz konusu olduğu gibi, bunlara bağlı olarak çeşitli muhalefet ve direniş pratikleri de söz konusudur. Bu karşılıklı ve karmaşık iktidar ve muhalefet ilişkilerinin bir sonucu olarak özel alan, toplumsal ilişkiler ve devlet-yönetim düzeyi şekil almaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, bu alanlar içerisindeki ve arasındaki ilişkiler katı ve net sınırlar koymaya hiç de elverişli değildir.

Fakat sınırların bu bulanıklığı da şu soruyu ortada bırakmaktadır: Özel veya kamusal gibi düzey ayırımlarını dikkate almayacaksak, bir insani eylemin ve örgütlenmenin siyasal nitelikte olduğuna nasıl karar vereceğiz. Siyasal eylemi ayırt eden unsur nedir? Siyasal eylem en temelde kamusal olanı hedef alır. Biraz önce yaptığımız tartışma ile bu belirleme arasında bir çelişki yok mu? Aslına bakılırsa yok. Zira devlet-toplum-kamu-özel alanlar arasındaki sınırların geçişkenliğini ön plana çıkaran yaklaşımların esas derdi tam da “özel” gibi görünenin aslında çoğunlukla kamusal içerikli olduğudur.

Erkeğin kadına şiddet uygulamasının iki kişi veya aile arasında özel bir problem olmadığı, toplumsal olarak kurulan cinsiyet rol modellerinden kaynaklandığı ve devletin uygulamaları ile tahkim edildiğidir. Bu örnek üzerinden gitmek gerekirse, X ve Y isimli eşlerin arasında geçen bir şiddet uygulamasını ele almak, bunu çözmeye çalışmak siyasal bir eylem olmayacaktır. Fakat X ve Y arasında geçen bu olayı, toplumsal ve kamusal otorite örüntüleri ile ilişkisini kurmaya, ilişkiyi bu genel, kamusal içerik üzerinden sorgulamaya, bu sorgulama sonucunda da belirli bir eylemsel ve örgütsel yönelimi hayata geçirmeye başladığımız andan itibaren siyaset alanına girmiş oluruz. Zira zahiri olarak “özel alana” yerleştirilmiş olanı “toplumsal ve kamusal alana” taşımış oluruz.

Bu meseleyi derece derece anlamak da mümkündür. Örneğin bir iş sahibinin bir işçinin hakkını yemesi dolayısıyla ortaya çıkan bir sorunu “yazıktır, günahtır” şeklinde ele aldığınızda meseleyi siyasal değil, ahlaksal bir çerçevede ele almış olursunuz. Bunun yerine o işçiyi belirli bir sendikaya üye yapmaya çalıştığınızda mesele artık ahlaksal bir çerçevede değildir. İki toplumsal sınıf arasındaki ekonomik ilişkinin düzenlenmesi sorununa dönüşür. Buradan daha ileri gider ve o işçi, devletin işçi haklarını koruyan bir şekilde yeniden örgütlenmesi gerektiğini savunan bir partiye üye olduğunda, mesele artık sadece iki sınıf arasındaki ekonomik ilişki olmaktan çıkar. Tüm toplumu enlemesine kesecek kamusal mekanizmaların işçi haklarını gözetecek bir yerden yeniden düzenlenmesini, devletin buna uygun olarak yeniden örgütlenmesi gerektiğini öngören siyasal bir düzeye ulaşır.

Daha iyi anlaşılması açısından aynı örnek üzerinden gidecek olursak, aynı işçi bu sefer, toplumun doğası gereği eşitsiz olduğunu, devletin temel görevinin de bu eşitsizlikleri makul bir ölçüde tutmak gerektiği olduğunu vaz eden bir partiye üye olduğunda süreç yine siyasal bir düzeye evrilmiş olur. Burada mesele işçinin üye olduğu partinin ne dediği, neyi savunduğu değil, işçinin özel bir sorunundan hareketle toplumun bütününe dair bir perspektife erişmiş ve onun gereği olarak da bu perspektifi savunan bir örgüte üye olmaya yönelmesidir. Bu anlamda siyaset, belki de Antik Yunan’dan beri aynı soruya verilen cevaplardır: İyi bir toplum nedir?

Buradan ikinci sorunsala geçebiliriz. Burada ortaya çıkan soru aslında şudur: Siyaset bir sorun çözme sanatı mıdır yoksa aslında bitimsiz olan insan topluluklarının içerisindeki farklılıklarının kaçınılmaz olarak çatışmacı olacak şekilde etkileşime girmeleri midir? Bu aslında topluma dair nasıl bir anlayıştan hareket ettiğimizle bağlantılı bir sorudur: Siyasetin ana malzemesi olarak ortaya koyduğumuz çıkar farklılıklarının doğası nedir? Uzlaşmaları mümkün müdür yoksa bu çıkarlardan hepsi olmasa bile belli bazıları temel ve uzlaşmaz nitelikte midir? Daha ileride ele alacağımız üzere, örneğin liberal gelenek ilkini ön plana çıkarırken, Marksizm ve feminizm gibi siyasal akımlar toplumun uzlaşmaz çelişkiler içerisinde temelden bölündüğünü ve dolayısıyla bu temel çelişkiler arasında uzlaşma ve mutabakatın değil, iktidar meselesinin esas olduğunu vaz ederler.

Dolayısıyla buradan, bu bölümü kapamak üzere şu sonuca varabiliriz: Siyasetin ne olduğuna dair ortaya konan tüm tarifler aslında değer yüklüdür ve örtük de olsa siyasal tutum ve anlayışlardan bağımsız olarak ele alınamaz. Zira bu bölüm içerisinde birçok kez vurguladığımız gibi, siyaset temelde iyi toplumun ne olduğu ile ilgili bir meseledir. Eğer toplumsal ilişkilerin eşitsiz tabiiyet ilişkileri ile örülü olduğunu ve iyi topluma bu tabiiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılması ile ulaşılacağını düşünüyorsanız siyaseti de buna göre tarif edersiniz. Yok, bu eşitsiz tabiiyet ilişkilerini ortadan kaldırmanın hayalperestlik olduğunu veya aslında buna dair müdahalelerin toplumu daha da derin tabiiyet ilişkileri altına sokacağını öngörüyorsanız siyaset tanımınız tamamen değişir. Buradan yola çıkacak olursak siyasetin bir bilim olabileceğini nasıl iddia edebiliriz? Bu, bir sonraki bölümün konusu olacaktır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*