Siyasetin Bilimselleşmesi

felsefe Nedir

Siyaset teorisi ve felsefesi kadim medeniyete kadar geri götürülebilirse de siyaset bilimi bu tarih içerisinde görece yeni bir disiplindir. Bu, elbette yirminci yüzyılda birden bire ortaya çıkan bir eğilim olarak belirmemiştir.

Aslına bakılırsa pozitivizmin sert ve kaba bir şekilde dile getirdiği gözlem, deney ve çıkarıma dayalı bilgi oluşturma süreci ile toplumsal ve siyasal olguları açıklama geleneğinin izini yine eskilere kadar sürmek mümkün gözükmektedir. Aristoteles’in siyasal sistemlerini sınıflandırması, Machiavelli’nin iktidarın ve siyasetin işleyişine dair “kötü namlı” çıkarımları, Montesquieu’nun yönetim ve yasa üzerine yazdıkları, Hobbes’un siyaseti fizikbilim metodolojisiyle inceleme iddiası ampirik ve gözleme dayalı yaklaşım için tarihsel bir birikim oluşturmuştur olabilir.

Fakat yine de siyaseti görgül bir olgu olarak inceleyen çalışmaların ilk ortaya çıkışının yirminci yüzyıl başına denk geldiğini belirtmek gerekir. Siyasetin incelenmesinde fizik biliminde olduğu gibi nicel tekniklere dayanan Stuart Rice’ın “Quantitative Methods in Politics” (1928) isimli eseri bu konuda bir ilk olarak görülebilir. Böylece siyaset bilimi felsefe ile olan bağını giderek yitirir. Siyasal olayların tâbi olduğu düzeneğin nicel yöntemlerle ortaya çıkarılması esas hâle gelir.

Bu birikim üzerine inşa edilen siyaset biliminin yirminci yüzyılın başlarından itibaren evriminde üç temel akımın etkin olduğu söylenebilir. Daha geleneksel bir damarı temsil eden kurumsal yaklaşım siyasal sistemi çevreleyen kuralları ve bu kurallar çerçevesinde faaliyet gösteren kurumların incelenmesine ağırlık vermiştir. Bu eğilim büyük oranda, on dokuzuncu yüzyıl boyunca ulus devletlerin gelişmesi, kurumsallaşması, bireyler ile giderek hak temelli ilişkiler tesis etmesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bireylerin ve toplulukların demokratik mücadeleler sonucunda elde ettikleri hak ve özgürlüklerin gerektirdiği kurumsal yapı, yapının işleyişini sağlayacak olan siyasal örgütlenme biçimleri bu dönemde esas ilgi konusu olmuştur. Bu nedenle dönemin siyaset bilimi incelemeleri, klasik bir biçimde devlet, yönetim ve hükûmet merkezli tartışmalar çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Siyaset biliminde, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında etkin olan yaklaşım davranışçı akım olmuştur. Davranışçı akım, siyasetin incelenmesini devlet ve kurumların incelenmesinden ibaret gören kurumsalcı yaklaşıma bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Davranışçılara göre siyaset norm ve değerlerle değil, olgularla ilgilenmelidir. Bu genel kabul çerçevesinde davranışçı akım analiz düzeyi olarak birey ve birey davranışını esas almayı ve test edilmesi mümkün olmayan açıklama biçimlerinden vazgeçilmesi gerektiğini vazeder. Siyaset bilimini davranışçı akım yönünde bilimselleştirme çabaları temelde şu öncüllere dayanır:

  1. Siyasi eylemler düzenlilik ve bütünlük içerir.
  2. Gözlemler doğrulanmalıdır.
  3. Gözlemler bilimsel tekniklerle yapılmalıdır.
  4. Gözlemler somut ölçülere dönüştürülüp, nicelleştirilmelidir.
  5. Değerler ve olgular arasındaki farklılaşmaya her aşamada gidilmelidir.
  6. Siyaset bilimi, laboratuvar tipi saf bilim şeklinde düşünülmelidir.
  7. Disiplinlerarası bir yaklaşım uygulanarak konuya yaklaşılmalıdır.

Siyaset incelemesini net bir şekilde “bilimselleştirmeyi” hedefleyen bu yaklaşım, yukarıdaki kriterlere uyan bir olgu olarak bireysel ve grupsal davranışların incelenmesine çubuğu bükmüştür. Gözlemlenebilir, sayısallaştırılabilir, ölçülebilir birey ve grup davranışları, bu davranışların baskı gruplarına ve siyasal partilerin şekillenişine etkiler vesaire gibi kurumsalcı yaklaşımın ele almadığı konular siyasal incelemenin merkezine oturmuş oldu. Özellikle oy verme davranışı, kanun yapıcıların davranışı, baskı gruplarının davranışları üzerine çok sayıda çalışma ortaya kondu.

Davranışçı okul, siyasetin incelenmesini kurumsal ve formel ilişkilerin analizinden çıkardı ve informel ağ ve ilişkilerin siyaseti şekillendirici kapasitelerine odaklandı. Örnek vermek gerekirse, kurumsal yaklaşım, örneğin, yasama organının kâğıt üzerinde nasıl işlediğini esas alırken, davranışçı yaklaşım yasama organı üyelerinin, yani parlamenterlerin baskı grupları ile ilişkileri, mahalli hemşehrilik ilişkileri, etnik kökeni ve ilişkileri gibi formel düzenlemelerde görünmeyenleri analize dâhil etti. En genel anlamda çeşitli düzeylerdeki siyasal süreçlerdeki siyasal davranışları geniş toplumsal bağları içerisinde açıklamaya çalıştı ve bu doğrultuda da yukarıda açıklanan bilimsel yönteme sıkı sıkıya bağlandı. Bu anlamda davranışçı yaklaşımın bir yandan siyasal incelemenin alanını genişlettiği diğer yandan da siyaset incelemesinde katı bir ampirisizmin ve “bilimselciliğin” kök salmasında öncü rolünü oynadığı söylenebilir.

1960’larla birlikte davranışçıların ortaya koyduğu çalışmaların belirli bir kuramsal çerçeveden yoksun, görgül araştırmaları sentezleyerek daha genel açıklama düzeneklerine varmaktan uzak olduğu yönünde eleştiriler ortaya çıkar. Bu noktada yapısal-işlevselcilik ve sistem yaklaşımı gibi akımlar devreye girer. Gerek yapısal-işlevselcilik gerek sistem yaklaşımı aslında siyaset bilimi, hatta sosyal bilimlerin dışındaki biyoloji ve sibernetik gibi bilimsel alanlardan etkilenirler. Bu disiplinlerin hayatı ve bilişsel süreçleri sistem ve yapı çerçevesinde açıklayan yönelimleri yeni siyaset bilimi akımında da etkili olur.

Davranışçılık sonrası bu yaklaşımların ortak eleştiri teması davranışçılığın katı amprisizmidir. Buna göre davranışçılık siyasal incelemeyi gözlemlenebilir olanla sınırlayarak son derece kısıtlayıcı ve indirgemeci bir eğilimi körüklemiştir. Bunun karşısında davranışçılık sonrası akımlara göre hiçbir siyasal olgu tek başına bir şey ifade etmemekte, bir bütünün parçası olarak anlamını ve işlevini bulmaktadır. Dolayısıyla olguların ampirik takibi bizi bu bütünün anlaşılmasına götürmediği takdirde siyasal inceleme amacına ulaşmayacaktır. Böylelikle vurgu bireyden, bireyin davranışından bireye ve bireyin davranışına anlamını ve içeriğini veren sistemlere, yapılara ve bunların işlevlerine dönüşür.

Yapısal-işlevselciliğin kurucu babası olarak isimlendirebileceğimiz Talcot Parsons toplumu bir sistemler bütünü olarak algılar ve bu sistemlerin içerisinde çeşitli işlevleri yüklenen çeşitli alt sistemleri varsayar. Parsons’a göre her toplumun var olabilmesi, varlıklarını devam ettirebilmesi için bazı işlevsel zorunluluklar vardır:

  1. Çevreye uyum sağlanması: değişen durumlara göre yeni düzenlemelerin yapılması
  2. Amaçların tatmini: toplum üyelerinin gereksinimlerini tatmin etme
  3. Toplumsal bütünlüğün sağlanması: toplum içerisindeki karşıt eğilimlerin dengelenmesi
  4. Kalıpların idame edilmesi: toplumun kendi kendisini yenileme yeteneği

Sistemler bu işlevleri yerine getirir. Parsons temelde üç sistem sayar: Toplumsal sistem, kişilik sistemi, kültürel sistem. Siyasal sistem, toplumsal sistem içerisindeki bir alt sistem gibidir ve birincil işlevi de sistemler arası ortaya çıkan uyumsuzluk ve tutarsızlıkları gidermektir. İkinci olarak toplumun kolektif amaçlarının belirlenmesi ve bunların gerçekleştirilmesi için hedefleri ortaya koymaktır. Bunun için siyasal tercihler yapılır ve bunun sorumlusu da hükûmettir. Zira hükûmet toplumun bütününü bağlayan kararları alan meşru güçtür. Bu güç neye göre kullanılır? Bu gücü kullanan bireylerin davranışlarını belirleyen nedir? Bu, o bireyin içerisinde rol aldığı sistemin işlevine göre belirlenir. Sistemler içerlerinde yapılar barındırırlar: Hükûmet, siyasal sistem içerisinde bir yapıdır. Bireylerin davranışlarını belirleyen roller bu yapılar içerisindeki konumlarından kaynaklanır, rolleri dağıtan bu yapının kendisidir. Yani aslında davranışçı ekolün temel aldığı birey davranışları aslında belirli bir yapının içerisinde edinilen role bağlı olarak gelişir. Yapı, gözlemlenebilir olguların birleşiminden oluşsa da, bu olguların aritmetik toplamına değil, bu olguların karşılıklı etkileşimlerinin oluşturduğu örüntüye işaret eden bir kavramdır. Toplumda istikrarın korunmasını sağlayan meşru etkileşim kalıplarıdır.

Dolayısıyla yapı doğrudan gözlemlenebilir bir olgu değil, gözlemlenebilir olgulara rollerini veren ilişki ve kurum örüntüsüdür. Her olgu bu örüntü içerisinde kendi anlamını ve rolünü kazanır. Örnek vermek gerekirse mahkeme bir yapıyı, hâkimlik, savcılık, mübaşirlik de bir rolü simgeler. Hâkimlik, mahkeme yapısı içerisinde edinilmiş bir roldür. Aynı siyasal karar alıcıların hükûmet isimli yapısal bütün içerisinde rollerini edinmeleri gibi. Özetlemek gerekirse, bireylerin, aktörlerin davranışlarını belirleyen husus, içlerinde bulundukları yapılar ve bu yapıların sistemsel işlevleridir. Bunlardan azade olarak bireyin davranışlarının ampirik olarak gözlemlenmesi bizi yeterli bir anlayışa ulaştırmamaktadır.

David Easton’un başını çektiği sistem yaklaşımının temel sorusu, değişimlerle dolu bir dünyada siyasal sistemlerin varlıklarını nasıl devam ettirebildikleri olmuştur. Easton bu soruya, siyasal sistemleri çevrelerinden girdi almaya açık sistemler olarak teorize ederek cevap vermeye çalışmıştır. Bu nedenle sistem yaklaşımında siyasal sistem incelenirken, bu sisteme fiziksel, biyolojik, toplumsal ve psikolojik çevresinden gelen taleplerin –yani çeşitli girdilerin (enerji, bilgi, para, personel) – çeşitli karar ve siyasalara –yani çıktılara- dönüşme sürecine odaklanır. Siyaset böylelikle çevreden etkilenen kapalı devre bir girdi-çıktı mekanizmasına dönüşür.

Easton’a göre, siyasal sistem, genel toplum bütünü içinde otoriter yöntemle değer ve varlık dağıtan daha önce belirtilmiş roller ve roller arası ilişkilerden oluşan bir süreçtir. Sistem yaklaşımı tam da bu değer ve varlıklara yönelik taleplerle, bu taleplerin karşılanması arasındaki mekanizmayı şematize eden bir yaklaşım olarak belirmektedir. Siyasal sistemin çevresinden çeşitli girdiler sisteme iletilir, sistem iç mekanizmaları ile gerekli çıktıları üretir, çıktılar çevrede çeşitli geri beslemeler ortaya çıkarır ve geri beslemeler sistem tarafından işlenir. Sistem yaklaşımı siyasal süreçleri aynı bir makinanın işleyişi gibi ele alır ve bu nedenle de siyasal sistemi oluşturan ideoloji ve değerlerin ne olduğundan bağımsız olarak her sistemi açıklamak üzere kullanılabilir.

Gerek yapısal-işlevselcilik gerek sistem yaklaşımı siyaset incelemelerine dair bilimsel yaklaşımı davranışçılığın bir üst düzeyine taşırlar ve siyaset biliminin teorik seviyesini derinleştirirler. Fakat her ikisine de karakterini veren arayış dengedir. Her iki yaklaşım siyasal sistemleri toplumları dengeye ulaştırmakla görevli sistemler olarak ele alırlar. Hatta toplumda esas olanın denge olduğunu, siyasetin işlevinin ortaya çıkabilecek a-tipik dengesizlik durumlarını düzeltmek olduğunu vazederler. İşte bu varsayım siyasete dair farklı, daha radikal yaklaşımların temelden reddedeceği bir varsayım olacaktır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*