Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu

Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’na 19. yüzyıl sonundaki yaygın bir tespitle başlar: Farklı dinsel topluluklardan oluşan ülkelerin mesleki istatistikleri, daha üst sosyo-ekonomik konumlardakilerin büyük bir kısmının Protestan olduğunu göstermektedir.

Weber’e göre bu ilişki özellikle “kapitalizm serbestçe işlediğinde” geçerli görünür. Bu olgular Weber’den önce ekonomi, edebiyat ve tarih alanlarında birçok araştırmacı tarafından yorumlanmıştır ve Weber onlardan bazı alıntılar yapar. Weber, zaten bir veri olarak aldığı için Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nda kapitalist toplumlarda Protestanlık ve ekonomik başarı arasında bir ilişki bulunduğu iddiasını kanıtlama gereği duymaz. Onun sözleriyle “bu ilişkinin mevcudiyetini sürdürdüğü yeni bir şey değildir. Buradaki görevimiz bu ilişkiyi açıklamaktır.”

Weber, Protestanlığın Batı’da kapitalist ruhun gelişimiyle ilişkili olduğunu göstermek için söze “kapitalist ruh” terimiyle ne anlatmak istediğini kısaca açıklayarak başlar. “Kapitalist ruh” terimi, onun diğer çoğu temel kavramı gibi, tarihsel süreçleri anlama aracı olarak gerçek dünyanın bazı yanlarını kavramsal olarak vurgulayan bir tarihsel ideal tiptir. Terimle ne kastettiğini çok açık bir biçimde ifade etmese bile (bu eksiklik Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu üzerine süregelen muazzam tartışmanın temel noktalarından biridir) Weber’in kapitalist ruh kavramı aşağıdaki unsurları içerir görünmektedir:

İlk olarak bu zihniyete göre çalışmanın kendisi, bir amaç olarak değerlidir. Weber, kişinin bir iş (veya meslek) içindeki görevinin, kapitalist kültürün toplumsal ahlakının en karakteristik özelliği olmasından ve bir anlamda onun ana temelini oluşturmasından büyülenir.

İkinci olarak ticaret ve kazanç sadece mesleki başarının kanıtları olarak değil, kişisel erdemin göstergeleri olarak da görülür. Weber’in sözleriyle ifade etmek gerekirse, modern ekonomik düzende para kazanmak, yasal olduğu sürece, işteki erdem ve becerikliliğin bir göstergesi olarak görülür.

Üçüncü olarak aklın rehberliğinde metotlu olarak düzenlenen bir hayat, sadece uzun vadeli bir amacın yani ekonomik başarının aracı olarak değil, aynı zamanda doğası gereği uygun ve hatta haklı bir varoluşsal durum olarak değerlidir.

Dördüncü olarak ekonomik başarıya yönelik dürüst girişimler gelecekteki doyum lehine doğrudan mutluluk ve hazdan vazgeçilmesi gerektiği inancının cisimleşmeleridir. Weber’in belirttiği gibi bu ahlakın en üst ilkesi olan -ve hayatın tüm hazlarından kesin olarak uzak durmayı gerektiren – daha fazla para kazanma güdüsü, öncelikle mutlulukçu bir karışımdan -ve hazcılıktan- yoksundur. Özetle bu değerler (çalışmanın erdemi, kişisel dürüstlük olarak başarı, kişinin kendine aklı rehber alması ve doyumu ertelemesi) Batı’daki en önemli kültürel değerleri yansıtır, çünkü onlar bu toplumlardaki herkes tarafından paylaşılan uygun davranışsal algıları oluştururlar.

Ancak Weber’e göre, bu değerlerin gündelik hayatta yaygınlaşması tarihsel olarak biriciktir ve nispeten yeni bir kökene sahiptir. Batı’da kapitalist ruhun ortaya çıkması karşısındaki en büyük engel geleneksel değerlerin ataletidir. 17. yüzyıl öncesi Avrupa toplumları farklı düzeylerde geleneksel eylem biçimlerinin egemenliği altındaydı. Örneğin, bilgiyi doğrulamanın temel aracı olarak bilimden ziyade dine başvurulmaktaydı. Teknik eğitime sahip uzmanlardan oluşan bürokrasiler bilinmiyordu. Ticaret ve diğer çoğu gündelik hayat biçimi sınıfsal faktörlerden ziyade statünün egemenliğindeydi; yani insanların ekonomik eylemleri piyasayla ilgili faktörlerden ziyade dinsel gruplara üyeliklerin dayatması altındaydı. Son olarak hukuki hükümler yasaların tüm bireylere eşit uygulanmasını içermiyordu. Özetle amaçsal-rasyonel eylem ve değer-rasyonel eylem arasında tercih hakkı yoktu. Daha ziyade, davranış âdetler tarafından dikte edilmekteydi.

Kuşkusuz bazı bireyler bu koşullarda para kazanmaya çalışmışlardır. Weber’in sözleriyle “Çin, Hindistan, Babil, klâsik dünya ve Orta Çağ’da da kapitalizm vardı”. Ancak idealin, basitçe “alışılagelen hayat tarzını sürdürürken” fazla zaman harcamadan yeterince para kazanmak olduğu toplumlar “geleneksel kapitalizm”i temsil eder. Weber geleneksel girişimciler aristokrasisini serüvenci kapitalistler olarak adlandırır: Bunlar, uzun mesafeli ticarete (örneğin baharat veya ipeğe) yatırım yapan, geçimlerini sürdürmeye veya hükümet görevlilerini (örneğin vergi memurlarını) satın almaya yetecek kadar kazanabilen, belirli ölçüde devlet gelirinin kaymağını yiyen kişilerdir. “Bir serüven olarak kapitalist kazanç, ticaretin para kullanılarak yapıldığı her ekonomik toplum tipinde yer alır”. Ancak, bu tür etkinlikler insanların hayatlarının merkezini oluşturmaz. Ayrıca, serüvenci girişimcilerin bulunduğu bir toplum, tüketim mallarının kitlesel üretimine dayalı, tüm nüfusun para kazanmaya yöneldiği rasyonelleşmiş bir kapitalist ekonomiden farklıdır.

Weber, birkaç yıl sonra yazdığı Genel Ekonomi Tarihi’nde, kapitalist ekonomilerin gelişimine bir başka yerde değil de Batı Avrupa’da yol açan temel tarihsel faktörleri şöyle sıralar:

  1. Kas gücünün yerini yeni enerji biçimlerinin aldığı sanayileşme süreci,
  2. Ücret karşılığı veya karın tokluğuna çalışmak zorunda olan özgür ücretli emeğin ortaya çıkışı,
  3. Sistematik hesaplama yöntemlerinin artan kullanımı,
  4. Dinsel kısıtlamalar tarafından engellenmeyen bir serbest piyasanın oluşması,
  5. Güvenilir bir hukuk sisteminin kademeli olarak yerleşmesi ve meşruiyet kazanması,
  6. Ekonomik hayatın hisse senetleri ve diğer değerli kâğıtların kullanılmasıyla giderek ticarileşmesi,
  7. Kapitalist ruhun oluşması.

Weber’e göre bütün bu tarihsel değişimlerin bir araya gelmesi Batı’ya özgü bir durumdur ve sonuncu faktör (kapitalist ruhun oluşması) en belirleyici olandır. Bu yüzden, Protestanlar ve Katolikler arasındaki ekonomik farklılıkların kaynağını anlamaya çalışırken yapısal değişimlerin önemini yadsımaz; kapitalist kültürün önemini ve onun Protestanlığın ahlaki öğretileriyle ilişkisini göstermeye çalışır.

Weber’e göre, geleneksel toplumun kültürel değerleri Püritenlik ve diğer Protestan mezhepler tarafından yıkılmıştır. Ancak Weber, yeni inançları benimseyenlerin niyetlerinin aslında bu olmadığını ve gelişmelerin yönünün öngörül(e)mediğinin altını çizer. Weber Pietizm, Metodizm ve Baptizm hakkında kısa tartışmalar yapar ancak esasen Kalvenciliğe odaklanır. Onun stratejisi, Kalvenci öğretileri farklı teologlardan kapsamlı alıntılarla betimlemek, ardından bu öğretilerin, yaşantılarını onlara göre düzenleyen insanlar üzerindeki psikolojik etkilerini ortaya koymak ve son olarak özel (ve tarihsel olarak yeni) laik değerler ve hayat tarzlarıyla nasıl sonuçlandıklarını göstermektir. Weber’i asıl ilgilendiren şey, “kaynağında dinsel inançlar ve pratikler yatan bu psikolojik süreçlerin pratik davranışları nasıl yönlendirdiklerini ve bireyleri kendilerine nasıl tâbi kıldıklarını” belirlemektir. Weber bu sayede, kültürel olguların toplumsal eylemi etkileme biçimlerine güçlü bir örnek verebileceğini ve aynı zamanda, ekonomik faktörlerin tarihsel değişimde tek nedensel faktör olduklarını düşünen kaba Marksist görüşleri somut kanıtlarla çürütebileceğini düşünür.

Weber, geniş alıntılar yaptığı 1647 tarihli Westminster İnanç Bildirisi gibi Kalvenci metinler üzerine bir analize dayanarak Kalvenci öğretinin temel ilkelerinin onları kabul edenler açısından dört sonuca sahip olduğunu belirtir:

İlk olarak Kalvenci kader inancına göre Tanrı insanları iki gruba ayırmıştır: seçilmişler ve lanetlenmişler. Tüm bireylerin temel bir problemi bunlardan hangisinde yer aldıklarını belirlemektir. İkinci olarak insanlar seçilmiş olup olmadıklarını kesin olarak bilemeyecekleri için, kaçınılmaz olarak daha büyük bir iç yalnızlık ve soyutlanmışlık duygusu yaşayacaklardır. Üçüncü olarak kişinin göreli inayet hâlinde bir değişiklik imkânsız görünse de insanlar ister istemez seçilenler arasında olduklarını gösteren işaretleri araştıracaklardır.

Kalvenciler genelde kanıt olarak iki ipucuna başvurulabileceğine inanırlar:

  1. İnanç, zira herkes kendini seçilmiş olarak görmek ve şeytanın ayartmaları gibi tüm kuşkularla mücadele etmek zorundadır ve
  2. yoğun dünyevi faaliyet, zira bu sayede dinsel kuşkuları ortadan kaldırmak için gerekli kendine güven sağlanabilecektir.

Dördüncü olarak bütün müminlerin akıldışı duygular, batıl inançlar veya bedensel arzular tarafından engellenmeyen metotlu ve çileci bir yaşantıya yönelmeleri beklenir. Weber’in ifadesiyle iyi bir Kalvencinin “davranışındaki inayet hâline metotlu olarak uyması ve böylece çilecilikle ona nüfuz etmesi” beklenir. Sonuç, her bireyin “tüm hayatını Tanrı iradesine uygun biçimde rasyonel bir plan”a adamasıdır. Sonuncu öğretinin önemi, Kalvenci cemaatlerin dünyevi çileciliklerinin inzivayla ve (Weber’in ifadesiyle) diğer dinsel erdemlerle sınırlı olmaması, aksine gündelik meslekleri veya işlerinde sürdürdükleri her şeyi içermesidir.

Weber, Protestan mezheplerin teşvik ettiği dünyevi çilecilik ile kapitalist ruhun oluşumu arasındaki ilişkiyi göstermek için Püriten papazların gündelik hayatla ilgili yol gösterici yazılarına odaklanır. Richard Baxter *’ın eserleri cemaat üyelerine karşılaştıkları sorunlarla ilgili öğütlerle doludur. Aslında, onların yazıları Püriten cemaatlerde gündelik hayat üzerine idealleştirilmiş bir yorumu yansıtma eğilimindedir. Toplumsal eylem kalıpları her zaman kültürel ideallere uygun olmasa bile bu değerler insanlara eylemlerinde genel bir yön sunar. Çoğu insan kendi cemaatinde egemen olan uygun davranış standartlarına (tam olmasa da) büyük ölçüde bağlı kalmaya çalışır; buna Püritenler de dâhildir. Ayrıca, bu tür verilerin kullanılması Weber’in açıklayıcı “anlama” (verstehen) kavramını genelde nasıl yorumladığını gösterir. İnsanların eylemlerine ilişkin açıklamaları çoğu kez uzlaştırılması zor çelişkili güdüler barındırdığı için, Weber Püritenlerin toplumsal eylemlere yükledikleri öznel anlamları değerlendirecek en uygun dolaylı aracı oluşturmak ister.

Weber’in analizine göre, Püriten cemaatlerin birbiriyle ilişkili üç hükmün etkisinde oldukları görülür. Kaynakları doğrudan Püriten teoloji olsa bile bu hükümler laik kapitalist kültür içinde uzun bir geçmişe sahiptir.

Bu buyruklardan ilkine göre, Tanrı bir işte emeğin rasyonel kullanımını emreder. Weber’in işaret ettiği gibi, Püriten inanç “sürekli olarak tekrarlanan, çoğu kez tutkulu, sıkı ve sürekli bedensel veya zihinsel çalışmayı telkin” eder. Bu bakış açısından hiçbir gevşeklik, çalışmaktan kaçış söz konusu olamaz, zira çalışmak bir çileci erdem deneyimidir ve bir işte rasyonel, metotlu davranış Tanrı’nın inayetinin göstergesi olarak alınır. Bu yüzden, Püriten açısından “zamanı boşa harcamak günahların ilki ve en büyüğüdür”, çünkü “boşa geçen her saat Tanrı’nın takdirini kazanmak için çalışma süresinden bir kayıptır”. Weber’e göre bu hüküm, modern iş bölümünü ahlaken meşrulaştırmakla kalmaz, aynı zamanda dünyevi çileciliğin metodolojik doğasını en iyi biçimde sergileyen bu gösterişsiz, orta sınıf bireyler için en üst mükafatı da içerir. Ayrıca, bu tabakanın üyeleri, yoğun ekonomik, toplumsal ve siyasal bir güce sahip oldukları için Püriten inançların temel taşıyıcılarıdır. Weber’e göre, davranış standartlarını tanımlayanlar ve kutsayanlar genelde bu durumdan maddi olarak kazançlı çıkarlar.

İkinci emir toplumsal hayatın açık dinsel değere sahip olmayan yanlarını yasaklar. Nitekim Püriten papazların bakış açısından, din dışı edebiyat, tiyatro ve neredeyse diğer tüm boş zaman faaliyetleri önemsiz ayrıntılardır ve hatta batıldır. İnsanlar ilgilerini gündelik hayatı etkisi altına alan pratik problemlere yönelttikleri ve onları rasyonel yollarla çözmeye çalıştıkları için kendi cemaatlerinin üyelerine sıra dışı bir hayat yaklaşımı aşılamaya çalışırlar.

Üçüncü rehber ilkeye göre, insanlar sahip oldukları şeyleri Tanrı’nın takdirini kazanmaya götüren toplumsal açıdan faydalı amaçlar için kullanmakla yükümlüdür. Bu yüzden, zenginliğin başlı başına bir amaç hâline gelmesi günah olarak görülür, zira böyle bir amaç zevke, aylaklığa ve ‘bedensel ayartmalar’a yöneltecektir. Bu bakış açısından Tanrı’nın inayetiyle ve sıkı çalışarak zengin olanlar, onu sorumluluk içinde kullanmakla yükümlüdürler.

Weber’e göre, sermaye birikimi ve modern burjuvazinin gelişmesi genelde belirli düzeyde insani zaaflara yol açsa da sıkı çalışmayı, sınırlı haz ve tüketimi, paranın pratik amaçlı kullanımını emreden değerlere sahip tüm topluluklarda kaçınılmaz bir sonuçtur. Modern kapitalizmin ortaya çıkış nedeni budur. Weber’in nedensel argümanı yukarıdaki tabloda görülmektedir. Kuşkusuz insanlar kendi servetlerine sahip olmaya başladıkları için Püriten idealler zamanla zenginliğin sekülerleştirici etkisi altına girmişlerdir. Nitekim artık kapitalist ruhun dinsel kaynakları ortadan kalksa bile Püritenlik modern insanlara “para kazanma konusunda şaşılacak düzeyde, hatta riyakârlık derecesinde iyi bir vicdan” kazandırmıştır.

Batılı toplumlarda rastladığımız bu durumun tarihte bir başka örneği yoktur. Bu tespit Weber’i Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu’nun son paragraflarında kötümser bazı tespitler yapmaya iter. Weber, modern kapitalizmin oluşumunun daha önce sözünü ettiğimiz rasyonelleşme sürecinin bir yansıması olduğuna inanır. İnsanlara artık, amaçlarına ulaşmak için bilginin/bilimin desteğinde akıllarını kullanarak metotlu yaşantılara yönelmeleri gerektiği öğretilir. Onun ifadesiyle “mesleki ödev fikri ölü dinsel inançların ruhu gibi yaşantılarımızda kol gezmektedir” ve neticede “Püriten, bir işte çalışmak ister; biz bunu yapmaya mecbur oluruz.” Gerçekte kapitalist kültür, kapitalist toplumsal ve ekonomik kurumlarla birleşerek insanları, hiçbir kaçışın mümkün görünmediği ve artık hiçbir dinsel meşrulaştırmanın bulunmadığı bir “çelik kafes” içine sokmaktadır. Bu kabul Weber’i kasvetli bir hüzne götürür: “Ruhsuz uzmanlar, kalpsiz haz düşkünleri; bu hiçlik duygusu daha önceden asla ulaşılmamış bir uygarlık düzeyine gelindiğini düşündürmektedir”.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*