Felsefe hakkında her şey…

Neo-Marksizm

15.12.2022
Neo-Marksizm

Neo-Marksizm, Marksizm’i ve Marksist teoriyi tipik olarak eleştirel teori, psikanaliz veya varoluşçuluk gibi diğer entelektüel geleneklerden aldığı unsurları birleştirerek değiştiren veya genişleten Marksist 20. yüzyıl yaklaşımlarına verilen addır. Neo-Marksizm Marks ve Lenin’in temel tezlerini korumakla birlikte, felsefe ve sosyal düşüncede Marks sonrası dönemde meydana gelen gelişmelerle Marksist yaklaşımları eklemleyerek yeniden üreten heterojen yaklaşımların genel adıdır.

Karl Marks, burjuvazinin kâr hırsı, proleterleşme ve kentleşme sonucunda işçi sınıfının siyasallaşarak sınıf bilinci kazanacağını ve komünizme geçişi sağlayacağını iddia etmiştir. Sendikaların ve aydınların işçilerde sınıf bilincinin oluşmasına ve devrimin gerçekleşmesine önemli katkıları olacağını iddia eden Marks’ın beklentisinin aksine batıdaki sendikal hareket kapitalist hükûmetlere ciddi bir meydan okumada bulunmamıştır. Dahası, Rusya gibi sanayileşmemiş ve küçük bir işçi sınıfına sahip toplumlarda devrimin nasıl gerçekleşeceği Marks tarafından açıklanmamıştır. Bu sorunun çözümü ve devletin siyasal değişimdeki rolü V. Lenin tarafından giderilmiştir. Rus Devrimci ve Marksist V. İ. Lenin (1870-1924) Devlet ve İhtilal (1917) adlı eserinde işçi devletinin, işçilerin ve toplumun kurtuluş mücadelesi için bir silah olarak kullanılabileceğini belirtir. Demokrasiye geçiş sonucunda oluşacak devletin toplumsal eşitsizlikler nedeniyle burjuvazi devleti olacağını öne süren Lenin yeni kurulacak devletin işçileri temsil etmesi gerektiğini ve işçi konseyleri temelinde bir sosyalist rejim kurulması gerektiğini savunmuştur. Bu tezleriyle devleti sınıfsal yapının bir yansıması olarak gören Marks’ın aksine Lenin siyasetin toplumsal yapıdan görece özerk olabileceğini, hatta toplumsal yapıyı şekillendiren bir güç olacağını iddia etmiştir (Orum, 1989).

İşçi sınıfının az sayıda olduğu Rusya’da Bolşevik partinin sosyalist devrimi başarabilmesine rağmen işçi sınıfının görece güçlü olduğu İtalya’da işçi sınıfı partilerinin başarısızlıklarını araştıran ve siyasetin toplumsal yapıdan görece özerkliğini savunan bir diğer Marksist ise Antonio Gramsci’dir (1891-1937). Gramsci’nin hapishanede ölümünden sonra yayınlanan Hapishane Defterleri (1947) adlı eseri sınıfsal çelişkilerin derinleşmesine rağmen kapitalizmin nasıl olup da eskisinden daha güçlü olduğunu kültürel faktörlerle açıklamaya çalışmaktadır. Gramsci’ye göre burjuvazi, devletin şiddet gücünün yanı sıra kendi değerlerinin toplumsal değerler olarak kabul edilmesini sağlayan kilise, eğitim ve entelektüeller gibi araçları kullanarak toplumun burjuvaziye rıza göstermesini sağlamaktadır. Dolayısıyla siyaset sadece toplumsal sınıfların çatışmasının sonucu ortaya çıkan kurumsal bir eylem değil, aynı zamanda kültürel bir hassasiyettir (Nash, 2010; Orum, 1989).

Kapitalizmin sınıfsal çelişkilere rağmen ayakta kalmasında kültürel ve ideolojik faktörlerin önemi Fransız Marksist Louis Althusser (1918-1990) tarafından da dile getirilmiştir. Hegemonya kavramına benzerlik gösteren Devletin İdeolojik Aygıtları kavramını öne süren Althusser, ideolojinin üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesindeki öneminin altını çizmekte ve ekonomik düzey ile siyasal düzey arasında karşılıklı bir belirleyicilik olduğunu iddia ederek devlete ekonomik düzeyden görece bağımsızlık tanımaktadır (Vergin, 2003). Dahası, ideolojiyi yanlış bilinç şeklinde tanımlayan Marksist geleneğin aksine ideolojinin somut toplumsal bir pratik olduğunu iddia eden Althusser, bu iddiasıyla Marksist siyaset sosyolojisinde kültür ve ideoloji olgusunun önem kazanmasını sağlamıştır (Taylor, 2010).

Kaynak: SİYASET SOSYOLOJİSİ, s. 11-12, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 4025 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2807

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...