Felsefe hakkında her şey…

Marksist sanat ve estetik anlayışı

21.10.2022
811

Marks’ın sanat ve estetik üzerine yazdıklarından hareketle bir estetik kuram geliştirmiş olduğunu söylemek oldukça zor. Ancak, Marksizmin temel tezlerinden hareketle Lukacs, Adorno ve Marcuse gibi düşünürler Marksist yaklaşım ve eleştirel kuram çerçevesinde bir Marksist estetik kuram geliştirmeye çalışmışlardır. Bir başka deyişle, Marks ve Engels’in kendilerine ait bir sanat ve estetik kuramından söz edemiyor olsak da gelişmiş bir marksist estetik kuram vardır.

Marks’ın lise yıllarında aldığı klasik eğitim onun sanat ve edebiyata olan ilgisini büyük ölçüde etkilemiştir. Shakespeare ve Goethe’ye büyük bir hayranlık ve ilgi duymuştur. Üniversite öğrenciliği yıllarında zamanının büyük bir çoğunluğunu Yunan sanat ve mitolojisine ayırmıştır. Hatta yarıda kalan bir roman denemesi ve taslak halinde bitirmiş olduğu bir trajedi denemesi olduğunu biliyoruz. Sonraki yıllarda entelektüel ilgi alanının siyasi ve toplumsal sorunlara yoğunlaşması sonucu sanat ve estetiğe pek zaman ayıramamıştır.

Marks’ın sanat ve estetik konusundaki görüşleri onun tarihsel materyalizm görüşüyle doğrudan ilişkilidir. Çoğu Marksist estetikçi de sanat ve estetik konusunu bu görüş etrafında ele almıştır. Marksizmin temel savlarından biri olan tarihsel materyalizme göre toplumsal değişmenin temelinde ekonomik unsur yer alır. Bu ekonomik unsur aynı zamanda insan varlığını, toplumsal konumunu ve bilincini belirler. Marks, insanların kendi aralarında zorunlu olarak kurdukları üretim ilişkilerinin maddi üretim güçleriyle örtüştüğünü belirtikten sonra şöyle söyler:

“Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç biçimleriyle örtüşen bir hukuki ve siyasal üstyapısının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır” (Marks ve Engels, 2009: 35).

Marks, bu belirlemeciliği insanın duyu düzeyine kadar indirger. Ona göre, “beş duyunun oluşması, dünyanın şimdiye değinki tüm tarihinin işidir” (Marks ve Engels, 2009: 116-7). Ne var ki ekonomik faktöre böylesi bir belirleme veya indirgeme gücü yüklemek Marksizmin yaygın olarak eleştirilen görüşlerinden biri olmuştur. Dahası, birçok yorumcu Marks’ın, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinde yer alan sözlerinin onun yukarıda ifade ettiğimiz katı belirlenimcilik savıyla açık biçimde çeliştiğine dikkat çekmiştir. Marks bu eserinde belli sanatların gelişmesi ile maddi üretimin gelişmesine baktığımızda ikisi arasında eşit olmayan bir ilişki olduğunu belirtir:

“Sanat konusunda, bazı sanatların açılıp gelişme dönemlerinin ne toplumun genel gelişmesi ile ne de bunun sonucu olarak, toplumun örgütlenmesin iskeleti olan maddi temelin gelişmesi ile orantılı olmadığı bilinmektedir” (Marks ve Engels, 2009: 78).

Marks’ın bu sözleri onun sanat ve estetik görüşünü ele alan çalışmalarda en yaygın olarak yorumlanan konulardan biri olmuştur. Birçok yorumcu Marks’ın sanat konusundaki bu düşüncesi ile tarihsel materyalizm görüşü arasında açık bir çelişki görür. Acaba Marks bu sözlerle neyi kastetmiştir? Gerçekten onun görüşleri arasında açık bir çelişki bulunmakta mıdır?

Marksist estetikçiler Marks’ın düşüncesinde herhangi bir çelişki olmadığını savunurken genel olarak şu iki yolu izlemişlerdir: Bunlardan birincisi, maddeci belirlenimciliği katı ve tekyönlü bir belirlenimcilik olarak almamak gerektiği üzerinde durur. Aslında bu görüş Engels tarafından açıkça ifade edilmiştir. Engels, geçek yaşam üretimi ve yeniden üretiminin, yani ekonomik faktörün son kertede asıl belirleyici olduğunu; ne Marks’ın ne de kendisinin bundan fazla bir şey ileri sürmediğini belirtir (Marks ve Engels, 2009: 52). Bu nedenle, ona göre, söz konusu belirleme tek yönlü bir belirleme değil, karşılıklı ilişki içerisinde bir belirleme olup üst yapının da bir ölçüde alt yapı ilişkilerine etkisi bulunmaktadır:

“Politik, hukuksal, felsefi, dinsel, yazınsal, sanatsal vb. gelişme, ekonomik gelişmeye dayanır. Ama bütün bunlar, birbirlerini olduğu gibi, ekonomik temeli de etkiler. Bu demek değildir ki, ekonomik durum nedendir, yalnızca o etkendir, bundan başka her şey ancak edilgen sonuçtur. Tersine, her zaman son kertede ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerinde bir etkileşim vardır” (Marks ve Engels, 2009: 53).

Krylov gibi kimi yorumcular da Marks’ın bu görüşünün alt yapı-üst yapı ilişkisinin karşılıklı etkileşim temelinde okunması gerektiğini belirtirler. Bir başka deyişle, sanatsal gelişme katı bir biçimde ekonomik alt yapıya bağlı olarak değil, kendi bilişsel arka planına göre ortaya çıkmaktadır. Krylov bu görüşü şöyle açıklar:

“Marks ve Engels için, her toplumsal biçimleniş, biri ötekini etkileyen öğelerin karşılıklı etkileşim içerisinde bulundukları karmaşık ve dinamik bir sistemden-ekonomik etkenin, yalnızca son tahlilde, belirleyici olduğu bir sistemden-oluşur. Onlar hiçbir zaman sanatı, ekonomik sistemin edilgen bir ürünü olarak görmediler. Tam tersine, toplumsal bilincin değişik biçimlerinin-kuşkusuz, artistik yaratıcılık da buna dahildir- içinden çıktıkları toplumsal gerçekliği etken bir biçimde etkilediğini vurgulamışlardır” (Krylov, 2009:15).

Yirminci yüzyılda Marksist estetikçiler Marksist estetiği katı bir ekonomik belirlenim veya sınıfsal yapı temelinde yorumlamanın yanlış olacağını savunmuşlardır (Tunalı, 2003:168). Aşağıda göreceğimiz gibi, bunlar arasında Adorno ve Marcuse da yer alır.

İkinci olarak, bazı Marksist estetikçiler Marks’ın çelişki gibi görünen yukarıdaki sözlerini yorumlarken şöyle bir yol izlemişlerdir. Evet, Marks ve Engels’in sanata yaklaşımı genel olarak bağlamsalcı yaklaşımdır (Rockmore, 2005:277). Sanat, ortaya çıktığı toplumun yapısına, ekonomik ilişkilerine ve tarihsel kültürüne bağlıdır. Ancak bu, sanat ürünlerinin ait oldukları toplumsal ve sınıfsal yapıyı aşarak tüm zamanlarda kabul gören evrensel ve sınıf üstü bir estetik beğeni yaratamayacağı anlamına gelmez. Marks, sözlerinin devamında Antik Yunan sanatını değerlendirirken böyle bir özellikten bahseder. Yunan mitolojisi Yunan sanatının toprağı ve malzemesi olmuştur. Bu kültürel bağlam bir daha geri gelmeyecek şekilde kendi sanatını doğurmuştur. Marks’a göre, buradaki zorluk:

“Yunan sanatının ve destanının toplumsal gelişmenin belli biçimlerine bağlı olduklarını anlamakta değildir. Zorluk, bunların bizim için hala bir estetik doyum sağlamaları ve bazı bakımlardan bizim için ulaşılamayan normların ve modellerin değeri olmalarıdır” (Marks ve Engels, 2009:79).

Özetle, Yunan sanatı bir yönüyle kendi tarihsel ve toplumsal koşullarının bir ürünü olmakla birlikte kendi dönemini aşan estetik değere sahiptir. Bir başka deyişle, her değerli sanat eserinde bir sanatsal ve estetik devamlılık vardır.

Fischer, Marks’ın görüşünü bu yönde yorumlar. Sanat da zamana ve içinde bulunduğu topluma bağlı olsa da insanlığın değişmeyen özelliklerini sürekli olarak yansıtır: Ona göre:

“bütün sanat zamanla koşulludur ve ancak tarih içinde belli bir zamanın düşüncelerini, isteklerini, gereksinimlerini, umutlarını yansıttığı ölçüde insanlığı temsil eder. Ama sanat bu sınırlılığı da aşar ve o tarihsel an içinde insanlığın sürekli gelişme yeteneği olan bir anını da yaratır. Sınıf çatışmaları süresince, arada büyük değişmeler, toplumsal ayaklanmalar da olsa, sürekliliğin önemini hiçbir zaman azımsamamalıyız. İnsanlık tarihi de yeryüzü tarihi gibi yalnız birbiri ile çatışan bölümlerinin bir araya gelmesi değildir. Aynı zamanda sürekli bir zaman akışıdır. Tarihe karışmış, çoktan unuttuğumuzu sandığımız pek çok şey bilincimizin derinliklerine yerleşir, çoğu zaman biz farkına varmadan yaşayışımız üstündeki etkisini sürdürür…” (Fischer, 1990: 10).

Bu yoruma göre, her sanat içinde yetiştiği toplumun izlerini taşımakla birlikte önceki dönemlerin kaybolmuş toplumsal izlerini yansıtır, aynı zamanda da evrensel bir değer üretir. Marksizmin üst yapıyı edilgen bir alan olarak görmediğini birçok Marksist estetikçinin toplumsal değişmede, bilinçlenmede ve özgürleştirmede sanata yüklenen rolden de çıkarmak mümkündür. Bunun ne anlama geldiğini aşağıdaki sayfalarda daha iyi anlayacağız.

Marksist sanat ve estetik yirminci yüzyılda çeşitlenerek gelişmiştir. Bunlar arasında Lukacs’ın savunduğu sosyal gerçeklik yaklaşımı önemli bir yer tutar. Marksist estetiğin önde gelen kuramcılarından Georg Lukacs (1885-1971) Macaristanlı bir felsefeci ve edebiyat eleştirmenidir. Marksizmi benimsemeden önceki dönemdeki estetik çalışmaları temelde Kantçı yaklaşımı yansıtır. Bu dönemki anlayışına göre, estetik algı ile değer arasında zaman ötesi bir ilişki vardır. Daha sonraki dönemde, yani Marksist estetiği bağımsız bir kuram olarak temellendirmeye alıştığı dönemde ise estetik formun içerik tarafından belirlendiğini savunur. Lukacs’ın estetik kuramının en özgün yanlarından biri sanata varlık kategorileri açısından getirdiği yaklaşımdır. Kuşkusuz bu yaklaşım yeni değildir. Varlık kategorileri Aristoteles ve Kant ontolojisinde önemli bir yer tutar. Dahası, önceki bölümde gördüğümüz gibi, Kant beğeni yargısını nitelik, nicelik, ilişki ve modalite kategorileri açısından ele alır. Ancak, Aristoteles ve Kant’ın aksine, Lukacs kategorileri belirlerken özneden değil, nesneden hareket eder. Aynı zamanda, onun belirlediği kategoriler Aristoteles ve Kant’ın belirlediklerinden farklıdır.

Lukacs, genellik, özgünlük ve bireylik olmak üzere üç varlık kategorisi tespit eder. Bireylik kategorisi deneyimle doğrudan karşılaştığımız ve algıladığımız ‘bu masa’, ‘bu kaya’ ‘bu renk’, ‘bu insan’ olarak varlığı ifade ederken genellik kategorisi; soyut ve genel kavramlarla ifade edilen ‘masa’, ‘kaya’, ‘renk’, ‘insan’ varlıklarına karşılık gelir. Özgünlük ise genellik ile bireylik arasında orta yerde bulunur. Lukacs’a göre, felsefe tarihinde birçok düşünür özgünlük kategorisini dile getirmiş olmakla birlikte bu kategorinin sanat için önemini yeterince kavrayamamıştır. Dahası, Lukacs’a göre, Hegel’in mantığı genellik, özgünlük ve bireylik diyalektiği üzerine oturtmuş olması onun için bir şanstı. Ne var ki, Hegel bireylik kategorisinin kaybolup gitmesine yol açmıştır. Lukacs, bu noktada Hegel’i açıkça eleştirir.

Lukacs’a göre, genellik, özgünlük ve bireylik kategorileri öznel değil, nesnel kategorilerdir ama bunlar arasında sürekli geçişler vardır (Tunalı, 2003:140). Özgünlük kategorisi bu geçişlerin başlangıç ve sonuç noktalarını kendinde bulundurması açısından ayrı bir yere sahiptir. İşte, estetik varlığın özelliği özgünlük kategorisinin genellik ve bireylik arasında organize edici bir orta yol olmasından gelir. Lukacs, bu görüşlerini şöyle açıklar:

“Formun ve içeriğin yakınlığı sorunu da genellik, özgünlük ve bireylik kategorilerini içerir. Sorun sadece bu kategorilerin içsel bütünlüğü veya art arda gelen düzeni değildir. Çok genel anlamda, bu kategorilerin nesnel olarak sürekli bir karşılıklı diyalektik içerisinde olduğunu; sürekli olarak birinin diğerine geçtiğini; dahası, öznel olarak, gerçekliği yansıtma sürecinde yer alan kesintisiz hareketlerin bir uçtan diğerine gittiğini anlamak da gereklidir. İşte, bu son harekettir ki estetik düşünmenin kendine özgü karakterini uygun biçimde yansıtır” (Lukacs, 2008:221).

Lukacs, gerçekçi bir estetik anlayışı savunur. Ona göre, başarılı bir sanat eseri ortaya çıktığı toplumun sınıfsal, ahlaki, düşünsel, değersel yapısını yansıtır. Bu anlamda diğer Marksist düşünürlerde olduğu gibi bağlamcı bir sanat anlayışını benimser, ama onun bağlamcılığı daha güçlü bir belirlenimcilik ve indirgemeciliktir. Onun sanat ve estetik kuramının en çok eleştirilen yönlerinden biri de bu sosyal gerçekçilik düşüncesi olmuştur. Aşağıdaki paragrafta yer alan düşünceler onun sosyal gerçekçilik görüşünü açıkça yansıtmaktadır:

“Sanat yapıtlarının büyük çoğunluğunun insana ilişkin olarak doğrudan doğruya yansıttığı bağlantılar ve yapısal özellikler, toplumlar içersinde insanların yazgısını doğrudan etkileyen bağıntılar ve yapısal özelliklerdir. Oluşturulan her insanın kişiliği, sanat yoluyla dile getirilen her duygunun özü bu alanlardan kaynaklanmaktadır ve gerçekten yaşanmış yaşamın somut bağlarıyla her insan varoluşunun, her insan çabasının bu dolaysız alanına bağlıdır” (Lukacs, 1992: 139).

Marksist sanat ve estetik kuramın bir diğer öncüsü Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Alman felsefeci ve müzikolog Theodor Adorno (1903- 1969)’dur. Kırk cilde varan felsefi çalışmalarının yarıdan fazlası sanat ve estetik sorunlarıyla ilgilidir. Adorno’ya göre Aydınlanma düşüncesi ikici bir epistemik anlayışa dayanır; bir yanda bilen özne, diğer yanda da onun algıladığı nesne. Bu anlayışa göre bilgi öznenin kendini nesne ile özdeşleştirmesi, tüketmesi ve ona hâkim olması olarak idealize edilir. Özne, nesneyi kavrayacak şekilde kendi kategorilerini düzenler. Kapitalist sistemde bu ilişki öylesine içselleşmiştir ki insanlar satın aldıkları nesneyle kendilerini özdeşleştirirler. Bu nedenlerdir ki Adorno sanatın özgürleştirici gücüne ve özerkliğine dikkat çeker. Yanıtlamaya çalıştığı ana soru diğer Marksist estetikçilerin temel sorusuyla aynıdır: Sanat hangi ölçüde topluma bağlıdır veya toplumun ürünüdür ya da hangi ölçüde toplumdan bağımsız, kendi başına özerk bir etkinlik alanıdır? Adorno, bu genel soruyu yanıtlarken sanatın topluma bağımlılığı ve özerkliği konusunda özetle şu iddiaları ileri sürer (Zuidervaart, 1990):

  • Burjuva toplumunda sanat diğer kurumlardan bağımsız hâle gelmiştir.
  • Sanatın bağımsızlığı ve buna ilişkin iddialar diğer kurumların, özellikle de siyasi ve ekonomik kurumların gelişimine dayanır. Sanatın özerkliği genel olarak burjuva toplumuna görelidir.
  • Sanatın göreceli bağımsızlığı, temel işlevleri doğrudan diğer kurumlarca konmuş amaçları yerine getirmek olmayan sanat eserlerinin üretimine ve kabulüne gittikçe bağlanmaktadır.
  • Özerk sanat, ait olduğu toplumu hem onarır hem de eleştirir.
  • Dışsal baskı ve sanatın kendi içindeki gelişmelerden dolayı sanatın özerkliği gelişmiş kapitalist toplumlarda gittikçe sorun olmaktadır.
  • Bununla beraber, özerklik, gelişmiş kapitalist toplum içinde sanatın katkısı için hâlâ son derece önemli olmaya devam etmektedir.

Adorno’ya göre kapitalist toplumlarda sanat özerklik ve toplumsal karakter yönleriyle bir çatışma yaşar. Sanat yapıtı hem toplumdan bağımsızdır, hem de topluma bağlıdır. Böyle bir ikili özelliği var. Kendi ifadesiyle sanat, “özerk ve toplumsal olarak yapılmıştır.” Sanat, toplumsal aracı olarak sosyal bütünü yansıtır:

“Sanat yapıtlarında ortaya çıkan süreç ve onlarda saklı olan ile onların çevresindeki sosyal süreç aynı olarak alınmalıdır…. Sanat yapıtı her ne yaparsa veya ortaya çıkarırsa bunun sosyal üretimde gizli bir modeli vardır” (Adorno, 1984:335).

Sanatın sosyal olarak üretildiğini veya yapıldığını söylemek katı bir sosyal belirlenimcilik olarak alınmamalıdır. Sanat yapıtlarının her birinin kendi birliği vardır. Bunun için Adorno, Leibniz’in monad kavramını kullanır. Sanat yapıtları monaddırlar, “birbirine kapalı ve kör ancak kendi saklanışlarında dışarıda olanı temsil ederler” (Adorno, 1984:261).

Demek ki, Adorno’ya göre, sanat, belli kültürel bağlama dayansa da, sosyal ve kavramsal özgürlük sunar. Çünkü sanat, doğrudan sosyal dünyaya gönderme yapmaksızın kendi anlam yapılarını geliştirir. Bu yönüyle her tür toplumsal yasa ve kuvvetten bağımsızdır. Adorno, bu anlamda müziği, doğrudan dünya ile ilişkili olmadığı için en saf sanat olarak görür. Frankfurt Okulu ve eleştirel kuramın bir başka önde gelen düşünürü Herbert Marcuse (1898-1978) da sanatın özerkliğini savunur. Estetik Boyut adlı eserinde bağımsız bir fenomen olarak estetik deneyimin bireylere burjuva toplumunun gerçekliğinden kurtulma olanağı vereceğini savunur. Birey, estetik deneyim aracılığıyla fiili olarak egemen olan burjuva değerlerini geçersiz kılacak güce sahip olur.

Marcuse’un sanat üzerine düşünceleri belli bir tarihsel dönemin ve toplum yapısının eleştirel çözümlemesini yansıtır. Savunduğu eleştirel sanat kuramı diyalektiktir. Bir yandan kapitalist toplumda kültür ve ideolojinin tahakkümünü tanımlayarak olumsuz özellikleri eleştirir, öte yandan da sanatın özerkliği aracılığıyla olumlu olanları ortaya koyar. Amacı, kapitalist toplumun eleştirel çözümlemesinden hareketle aynı zamanda radikal sosyal dönüşümü gerçekleştirmektir. Marcuse, bu bağlamda Adorno gibi sanatın özerkliğine güvenir. Bu nedenledir ki sanatı doğrudan toplumsal alt yapının belirlediğini savunan geleneksel ya da Ortodoks indirgemeci Marksist sanat anlayışını eleştirir:

“Ortodoks Marksist estetiğin aksine, sanatın siyasi potansiyelini sanatın kendisinde, estetik formda, görüyorum. Dahası, estetik formu sayesinde, sanatın belli toplumsal ilişkilere karşı özerk olduğunu ileri sürüyorum. Sanat, kendi özerkliğinde bu ilişkileri hem eleştirir, hem de onları aşar. Bu nedenle sanat, egemen bilinci, sıradan deneyimi yıkar” (Marcuse, 1979:ix).

Marcuse’un eleştirel kuramının temel düşüncelerinden biri sanatın imgelem formu olduğu görüşüne dayanır. İmgelem, bastırılmış istek ve dürtülerin bilinç dışı ifadesidir. Bu bilinç dışı imgeleme yoluyla sanat sosyal dünyaya aracılık eder. Marcuse, Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde, Sovyetler Birliği de dahil, gelişmiş sanayi toplumlarında sanatın yüceltilmiş ve aracılık doğasının bozulduğunu savunur. Bu toplumlarda sanat, tek boyutlu dile ve davranışa dönüşmüştür. Eleştirel düşünme bu safhada işe koyulmalıdır. Diğer eleştiri biçimlerinin ortadan kaybolduğu bir durumda sanat tek boyutlu toplumların iki boyutlu eleştirisi için yine de son sığınaktır çünkü özerk sanat kendi kurallarına sahiptir ve var olan gerçekliğin ilkelerine uymaz.

Kaynak: ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ, s. 129-134, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2574, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1544; Kitabın Yazarları: Prof. Dr. Demet TAŞDELEN, Prof. Dr. Aslı YAZICI

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...