Küreselleşmenin Toplum, Kent, Siyaset, Bilim ve Kültür Üzerindeki Etkileri

2010 Dünya Kentleri Türkiye’den İstanbul da haritaya girmiş.

Toplumsal açıdan, tüm bu ekonomi politikaları sonucu artan işsizlik, yoksullaşma ve gelir dağılımının bozulması gibi etkenler ciddi toplumsal maliyetler doğurmakta ve Soğuk Savaş döneminin yaygın orta sınıflarını daraltarak sınıfsal yapıyı değiştirmektedir.

Öte yandan sistemden dışlanma tehlikesi ile karşı karşıya kalan çaresiz kent yoksulları, hayatta kalma savaşı verirken kentlerde ciddi güvenlik sorunları doğmaktadır. Birçok ulus üstü şirketin dünyanın dört bir yanında etkinliğe geçmesiyle birlikte insanlar da bu büyük uluslararası sermayeyi takip etmektedir.

Büyük şirketlerin son derece nitelikli yönetici ve mühendis kadrolarının yanı sıra sistemden dışlanmamak için iş arayan, tarım politikalarının sarsılmasıyla köyünden ayrılmak zorunda kalan ya da sistemin getirdiği yeni siyasal-toplumsal çalkantılarla yerinden yurdundan olan büyük yoksul kitleler de dünya yüzeyinde artık daha çok hareket etmektedir. Kısaca dünya ölçeğinde göç artmaktadır.

Yine ekonomik küreselleşme küresel kent dediğimiz yeni bir yerleşim tipi doğurmuştur. Bunlar küresel ekonomi sisteminde önemli bir düğüm noktası teşkil eden kentlerdir. Bilgi teknolojilerinin ve bilgi akışının yaygınlaşması hem toplumsal anlamda bilgiyi en önemli değer hâline getirmiş hem de ulus üstü şirketlerin merkezlerini ve söz konusu hizmet ve teknolojileri bünyesinde barındırabilen bazı kentleri diğerlerinin önüne geçirmiştir. Kentler arasında da küresel rekabet yükselmekte ve kentler uluslararası sermayeyi kendine çekebilecek iletişim ve ulaşım altyapısı, lüks konut ve otel vb. hizmetleri sunmak üzere tasarlanmaktadır. Başka bir deyişle artık kenti tanımlayan geçmişteki gibi barındırdığı nüfus değil, sunduğu hizmetlerdir.

2010 Dünya Kentleri Türkiye’den İstanbul da haritaya girmiş.

Bununla birlikte mevcut işgücü içinde, artan yoksulluğa rağmen, uzmanlaşmış bilgiye sahip ve geliri çok yüksek küçük bir uluslararası profesyonel kesim önem kazanmış ve bu kesimin söz konusu kentler arasındaki dolaşımı artmıştır. İşte küresel kentler aynı zamanda, gittikleri kentlerin değerini artıran bu kesimin özel kültürel tüketim taleplerine, yüksek kalite açısından belli oranda standartlaştırılmış, ancak içerik açısından yerel tatlar da taşıyarak farklılaşan ürünlerle yanıt verebilen mekânlardır. Böylece kent içinde belli bölgeler restore edilerek, başka bir deyişle “mutenalaştırılarak” bu kesimin, kendini diğer tüm sınıf ve toplumsal gruplardan farklılaştırmak isteyen seçkin zevklerine hitap eden, farklı, değişik ürünler hâline getirilmektedir[5]. Bu dönüşüm içinde toplumsal sınıflar gelir kadar, zevk ve yaşam biçimi etrafında da oluşmaktadır ve farklılaşan yaşam biçimleri tüketim toplumu sayesinde oluşmaktadır. Bu süreç içinde kentler de söz konusu ulus üstü kurumları ve profesyonelleri çekebilmek için kendi aralarında rekabete girmektedir. Bu gelişmelere bağlı olarak kentin şekillenmesinde kentlilerin müdahalesi ve söz hakkı giderek sınırlanmakta, kentin şekillenmesinde kentlilerin talepleri göz ardı edilmekte, kente ilişkin asıl önemli kararların alınması sürecinden kentliler dışlanmakta ve kentler sermayenin ihtiyaç ve talepleriyle, çoğunlukla kent merkezlerindeki kamusal alan ve yapıların yerine inşa edilen, AVM, rezidans, otel vb. yapılar ekseninde şekillenmektedir. Bu ise tüm dünyada kent hakkı talebiyle yola çıkan güçlü hareketler ve isyan kentleri çıkarmaktadır.

Öte yandan işgücü piyasasındaki kutuplaşmaya paralel giden yeni toplumsal tabakalaşma ve kutuplaşmalar, kentte de belli bir ayrışma doğurmakta ve bu, yeni küresel kenti mekânsal olarak da şekillendirmektedir. Kent içinde yeni işlevler ve mekânlar ortaya çıkmaktadır. Artık konut piyasası, üst sınıf için tasarlanmış, kentin merkezi dışında ultra lüks kompleksler ve orta sınıf için tasarlanmış apartman sitelerin egemenliği altındadır. Kentin eski merkezi ise yukarıda değindiğimiz gibi, farklı bir zevk için restore edilirken bir yandan da gökdelenler şeklinde yükselen iş ve alışveriş merkezleri[6] ile bunların etrafında kümelenen fast-food vs. gibi hizmetleri sağlayan mekânlar tarafından işgal edilen yeni merkezler yaratılmaktadır. Başka bir deyişle kentsel mekân, kentlerin merkezleri dahi, ekonomik küreselleşmenin sonucu ortaya çıkan tüketim toplumu ve onun dinamikleri tarafından, yani sermayenin çıkarlarına göre yeniden tasarlanmaktadır. Bu anlamda kent geçmişin bütünleşme mekânı olmaktan çıkmaktadır, farklı grup ve sınıfların karşılaşabileceği mekânların oranı kentte giderek azalmaktadır ve kentler, birbiriyle fazla da karşılaşmadan yaşayan farklı işlev ve sınıflar arasında kırılmış, parçalanmış bir görünüm kazanmaktadır.

Siyasal alana baktığımızda ise, Sovyetlerin dağılması ve dünyanın tek kutuplu bir yapıya bürünmesiyle temel siyasal konumlanmalar da giderek geçmişteki ideolojiler yerine kimliklerin, aynı zamanda da kültürel anlamda yerelliklerin yükselişi ve toplumların artık yeni tüketim kalıpları etrafında ayrışması etrafında şekillenmektedir; daha doğrusu ideolojik olmadığı vazedilse de (bir tavır almak ve eyleme geçmek anlamında) aslında ideolojik olan siyasal tutumlar kendilerini geçmişin terimleriyle ifade etmemektedirler. Tüm dünyada, Soğuk Savaş döneminin sınıf ve ekonomi eksenli siyasal talepleri (örneğin sendikal hak talepleri) yerini kimlik ve kültür eksenli taleplere (örneğin ana dilde eğitim hakkı taleplerine) bırakmaktadır.

Söz konusu siyasal talepler, kültürel alanda (özellikle de milliyetçilik ve/veya etnik yerelcilik ekseninde) sayıları giderek artan göçmenlere yönelik nefretle birleşen duygular ya da artan muhafazakârlık şeklinde açığa çıktığı gibi ekonominin aşındırıcı etkilerinden kaçış ve/veya bu etkilere direniş alanları ve çeşitliliğe karşı hoşgörü şeklinde de belirebilir. Bu anlamda kimlik insanlara, giderek kaybettikleri ve şiddetle ihtiyaç duydukları dayanıklı ve tutarlı bir benlik duygusunu geri kazandırabilecek yeni bir dayanak ve yeni bir kamusallık tanımının zemini olarak işlev görebilir.

Öte yandan siyasetin sadece içeriği değil, biçimi de köklü bir biçimde değişmiştir. Hükûmet dışı örgütler ve benzeri sivil toplum kuruluşları, bugün dünya siyasal arenasında, kimi sorunlarda parlamentolar kadar önemli rol oynar hâle gelmiştir. Bunun yanı sıra geçmiş direniş biçimleri gerilerken ve ekonomi uluslar arasılaşırken uluslararası terörizm de yükselmekte ve bu süreçte, yine ulus devletlerin gerilemesiyle tezat oluşturacak şekilde ve baştaki beklentilerin aksine (hiç değilse 11 Eylül’den bu yana) askerî kurumların önemi artmıştır.

Yeni dünya düzeninde siyasal alanda da ulus devletlerin giderek güç yitirdiği söylenebilir; hatta genel hatlarıyla siyasal alan ekonominin gücü karşısında gerilemektedir. Ulus devletler, AB vs. gibi artan bölgeselleşme eğilimleri içinde neredeyse gönüllü olarak erimektedirler. Başka bir deyişle ulus devlet, hem ekonomi üzerindeki gücünü ve küresel sermaye ile pazarlık olanaklarını yitirmekte; hem de buna bağlı olarak siyasal anlamda eski gücünü kaybetmektedir. Bu süreç üç temel unsur içermektedir: (a) özerklik kaybı, ya da “devletin kontrol kabiliyetini ve gücünü yitirmesi, (b) karar mekanizmasında ortaya çıkan meşruiyet eksikliği ve (c) devletin meşruiyet temin edici idari ve düzenleme hizmetleri sunmadaki yetersizliği. Özerklik kaybı, ulus devletin kendi vatandaşlarını, kendileri dışında alınmış aleyhlerine kararlar karşısında koruyamaması şeklinde açığa çıkmaktadır. Bu durum aynı zamanda kararları alanlarla bunlardan etkilenenler arasındaki mesafeyi açan ve bu anlamda demokrasinin temelindeki fikri, yani “kendi kanununu kendi yapma” ilkesini tahribata uğratan bir süreçtir. Öte yandan karar alma ve katılım süreçlerinin birbirinden kopmasına bağlı olarak ve ekonomik küreselleşmenin etkisiyle devlet politikalarında devletlerarası mukavelelerin etkisi giderek artmaktadır; dolayısıyla ulusal zeminlerde kurulu bulunan parlamento benzeri demokratik mekanizmalarda alınan kararlar eskisinden çok daha etkisizdir. Bu durumsa uluslararası mukaveleler ya da ulus üstü Avrupa Birliği benzeri örgütlerde alınan kararların meşruiyetlerini sorunlu hâle getirmektedir. Son olarak ulus devlet ekonomi üzerindeki müdahale hakkını yitirmektedir.

Ancak ulus devletin gerileyişini de çok fazla abartmamak gerekir; çünkü ulus devlet hâlen en önemli karar mekanizmalarından biridir ve iktidarı geçmiştekinden daha çok sayıda ve daha etkili mercilerle (uluslararası örgütler ya da şirketlerle) paylaşmak zorunda kalsa da hâlen en güçlü kurumsal örgütlenmeye sahip taraflardan biri ulus devlettir. Fakat bu durum, şu gerçeği de değiştirmemektedir: geçmiştekinden farklı olarak ekonomi büyük oranda ulus devletin etkisinden çıkmış, bilakis ulus devletler kendilerini küresel ekonomiye göre ayarlamak durumunda kalmıştır. Kısaca hükûmetler, hâlen ulusal düzeyde gerçekleşen temsil mekanizmaları içinden seçildikleri için uluslararası şirket ve ekonomik örgütlerin sosyal güvenlik tedbirlerini ortadan kaldırmak gibi talepleri ile, giderek yoksullaşan ve çoğu kez bu durumu milliyetçi terimlere tercüme ederek tepkisini gösteren seçmenlerinin talepleri arasında sıkışıp kalmıştır.

Öte yandan kapitalist ekonominin tüm dünyaya yayıldığı küreselleşme süreci kültürel alanda umulmadık bir sonuç doğurmuştur: bir yandan ortak tüketim kalıpları etrafında tüm dünyada geçerli standartlaşmış kültür biçimleri ortaya çıkmakta (örneğin Mc Donalds ve fast food tüm dünyaya yayılmakta); bir yandan da bir yerelleşme süreci, geleneğe ve dine dönüş yaşanmaktadır. Bu noktada siyaset alanında olduğu gibi kültür alanında da kimlik merkezli aidiyetler önem kazanmaktadır. Aynı zamanda Soğuk Savaş döneminde yaygın olan sınıf ve siyaset temelli akımlar yerini, ekonomi ve siyasette olduğu gibi sanat alanında da bireyi merkez alan yaklaşımlara bırakmaktadır. Kaldı ki kültürün üretildiği ve tüketildiği mecralar da radikal bir değişime uğramaktadır; insanların kültürel ürünlerle çok daha fazla etkileşime geçmesine olanak sağlayan internet gibi mecraların ortaya çıkması; bu mecraların geçmiştekinden çok daha fazla imkân içeren anlatım araçlarını kullanabilmesi (örneğin sinemada daha önce mümkün olmayan efektlerin kullanılabilmesi) ve genel olarak görsel kültürün yazılı kültürün önüne geçmesikültür algımızı köklü şekilde değiştirmektedir. Bunun yanı sıra, sonuçta bir tüketim toplumu yaratan küreselleşme süreci kültürel ürünü de bir ‘hakikat arayışı’ olmaktan çıkararak giderek metaya dönüştürmekte ve tüm bu yeni görsel ve interaktif imkânlarla da donanmış güçlü bir kültür endüstrisi ve piyasası gelişmektedir.

Siyaseti daraltan ve her gelişme ya da sorunu ekonomiyle ilişkilendiren yaklaşımdan bilimsel alan da etkilenmektedir: Küresel çağın en popüler bilim dalı “işletme teknikleri”ne indirgenmiş bir hâlde ekonomidir. Öte yandan enformasyon devrimiyle başlayan yeni bakış açısı, insanın insana ve doğaya yaklaşımını dönüştürürken, felsefî anlamda yeni soruları ve genel olarak sosyal ve doğal bilimlerde önemli metodolojik ve teorik açılımları ve başarıları da beraberinde getiriyor. Örneğin sosyal bilimler alanında modernliğin sorgulanmasına dayalı yaklaşımlar giderek yaygınlaşıyor. Bu yaklaşımlar bir yandan aydınlanma çağının “akılcı, sorgulayıcı ve bireylerin birlikte özgürce yaşayabilecekleri toplum” ideallerinden genel bir kopuşu, dolayısıyla bilimde toplumsal eleştirinin taşıdığı olanakları budama tehlikesini beraberinde getiriyor. Öte yandansa toplumsal yaşamda daha önceki dönemin bütünsel bilim yaklaşımı içinde dikkat edilmeyen ya da ayrıntı olarak görülen yeni alanlar, örneğin gündelik yaşam incelemeye açılıyor ve daha önce baskılanan kimi gruplar bu yaklaşım içinde seslerine kavuşabiliyor.

Ekonominin ve sosyal bilimlerin yanı sıra biyoloji ve genetik biliminin giderek popülerlik kazanması ve bu alanlarda kaydedilen, insan genomunu ortaya çıkarıp kopyalama yapmaya kadar gidebilen ürkütücü ve göz kamaştırıcı mesafe ise küreselleşme sürecinin doğa bilimlerine getirdiği tehlikeli fırsatları çok iyi örnekliyor. Başka bir deyişle küreselleşme süreci, aynı zamanda, insanın doğayı, bilgiyi ve varoluşunu algılama tarzında emsali görülmemiş bir dönüşüm ve bu dönüşümle birlikte gelen emsali görülmemiş bir cesaret ve “yaratıcı küstahlık” anlamına geliyor. Bu eğilimin gözlenebileceği bir başka alansa sanat. Sadece sinema sanatını ele alacak olursak, giderek popülerleşen bilimkurgu türü içinde insanlığı bir şirketin ele geçirdiği ve geleceğimizin bu şirketin insafına terk edildiği “yaratık” ya da yaşadığımız dünyanın teknolojik bir yanılsamadan ibaret olduğu varsayımı üzerine kurulu “matrix” benzeri ürünler insanlığın ne geleceklerinden ne de teknolojinin vardığı düzeyden pek fazla umut türetemediklerini gösteriyor.

Sonuç olarak artık önümüzde yeni bir dünya var. Bu dünya tehlikeli, ancak aynı zamanda fırsatlarla dolu. Ve insanlar bu yeni dünyanın imkânları içinde hâlen, kendi hayatlarının sahibi kalmanın yollarını aramaya devam ediyorlar. Belki elimizde eski dünyanın anlaşılır, içinde kendimizi güvende hissedeceğimiz haritaları yok; ama bu aynı zamanda yeni bir haritayı bizlerin çizebileceği anlamına da geliyor…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*