Herbert Spencer’ın Sosyal Evrimci Değişme Anlayışı

felsefe Nedir

1820’de Derby’de dünyaya gelen ve hiçbir zaman düzenli bir eğitim almamış birisi olan Herbert Spencer (1820-1903) bugün sosyolojide çok fazla okutulmasa da bir zamanlar ciddi bir biçimde okunan ve değişik dillere tercüme edilen etkili bir Viktoryen bilim adamı ve düşünürüdür (Spencer’ın hayatı için bkz. Peel, 1971).

Daha sonra Tönnies ve Durkheim tarafından yorumlanmış ve Parsons’ı derinden etkilemiştir. Sosyolojiyi Anglo-Sxon dünyaya tanıtan ve yerleştiren kişi olarak çağdaş Amerikan sosyolojisinin temellerinde yer almaktadır.

Spencer topluma dair temel fikirlerini on dokuzuncu yüzyılın popüler evrimci natüralizmi üzerine inşa etmiştir. Toplumların gelişimini bir ilerleme seyri içerisinde ele almak ve bu ilerlemeyi daima daha nitelikli bilimsel fikirleri ve verimli iktisadi modellerin ortaya çıkması çerçevesinde açıklamak on dokuzuncu yüzyıl düşüncesini doğal olarak sosyal evrimciliğe götürmüştür.

Darwin öncesi ortogenik evrimcilik yukarıda dile getirildiği üzere sosyoloji için uygun bir model olarak görülmekteydi. Buradan hareketle Ingold (1986, s. 225), Darwin’in değil, Spencer’in ilk sosyobiyolog olduğunu dile getirmektedir.

Sosyal evrimcilik on dokuzuncu yüzyılın başat fikridir. Aydınlanma düşüncesinde ve özellikle on dokuzuncu yüzyılın başındaki sanayi toplumunun doğuşuna dair teorilerde Darwin öncesi güçlü temellere sahiptir. Darwin 1859’da On the Origin of Species by Means of Natural Selection isimli çalışmasını yayımlamadan önce Spencer kalıtsal bir biçimde aktarılabilen uyum yeteneklerinden bahisle sosyal değişimi açıklamaya çalışmaktaydı. Spencer’ın aksine Darwin’in esas teorik ilgisi değişimin yönünden ziyade mekanizmasını açıklamaya yönelikti.

Hâlbuki Spencer sosyal evrimin modern toplumu ortaya çıkaracak bir biçimde ilerlemeci bir motifi olduğunu düşünmekteydi. Dolayısıyla Fuller’in (2006) dile getirdiği gibi Spencer’ın teorilerini sadece Darwinizm bağlamında ele almak doğru neticeleri vermeyecektir. Bu şekilde bir kodlama onun fikirlerinin derinlikli bir biçimde anlaşılmamasına yol açmaktadır. Zira her ne kadar Spencer, Darwin’den ciddi bir biçimde etkilenmişse de bütünüyle onun takipçisi olmamıştır. Örneğin Darwin’in “doğal ayıklama” kavramsallaştırmasını ilk defa Türlerin Evrimi’nden beş yıl sonra 1864 yılında kullansa da hiçbir zaman bu kavramı Darwin’de olduğu gibi ele almamıştır (Offer, 2010, s. 306). Haines (1988, s. 1209) ise onun esasında Lamarckçı olduğunu ve Darwin sonrasında dahi Lamarck’ın çevresel faktörleri temele alan evrimsel açıklamasına sadık kaldığını göstermektedir.

Bu bağlamda bu bölümde Spencer’ın toplumsal değişme ile ilgili görüşleri onun Darwin’den etkilenen boyutlarından ziyade sosyobiyoloji çerçevesinde değerlendirilecektir. Spencer’ın 1851’de yayımladığı ilk önemli kitabı Social Statics Lamark’ın biyolojik değişim mekanizmasını uyarlamaktaydı. Buna göre ebeveynlerin doğaya uyum yoluyla elde ettiği özellikler doğum yoluyla devredilmekteydi. Yaşamda kalma böylesi bir uyum ile mümkündü, aksi durumda uyum güçlüğü ortaya çıkacak ve yaşama şansı azalacaktır. Spencer’a (1851, s. 462) göre insan ve toplum yaşamında bunun görülme biçimi ileri düzeyde bireyselleşmedir.

Bu sosyal yaşamda bir rekabet ortaya çıkarmakta ve insanın özgürlüğüne alan açmaktadır. Böylece insan özgürlüğü bireyselleşme ve yaşamın koşullarına uyum ağlama anlamına gelmekte ve sosyal ilerlemenin temel koşullarını meydana çıkarmaktadır. Spencer bu yolla tartışılagelen adalet sorununu ve bu sorun çerçevesinde devletin sosyal hayata müdahalesi tartışmasına normatif bir çözüm getirmekteydi. Eğer devlet sosyal yaşama müdahale ederse uyumun yasalarına müdahale etmiş olacak ve dolayısıyla sosyal düzenin işleyişini bozacaktır. Buradan hareketle Spencer, toplumların gelişimini embriyolojiden aldığı bir fikirle temellendirmektedir. Buna göre toplumlar işlev bakımından ilerlemeci bir uzmanlaşma yoluyla homojenden heterojene doğru bir evrim içerisindedirler.

1855’te kaleme aldığı Principles of Psychology isimli eserinde kalıtsallıktan toplumsallığa doğru bir geçiş gerçekleştirerek zihnî uyumdan bahsetmektedir (Spencer, 1910). Böylece biyolojinin belirleyiciliğinden sosyal yaşamın dünyasına doğru bir adım atmaktadır. Bu geçiş onun daha sonra Darwin ile karşılaştığında farklı açıklamalar geliştirebilmesinin temellerini teşkil etmektedir. Tüm bilgi dallarını sentezleme ve doğa bilimlerinde ortaya çıkan kavram ve yöntemleri toplumu açıklamada kullanma uğraşında olan bir bilim adamı olarak Spencer tipik bir on dokuzuncu yüzyıl bilginidir. The Study of Sociology isimli çalışmasında biyoloji ve psikolojinin yardımları ile dönemin temel problematiklerinden birisi olan birey-toplum münasebetlerine yeni açıklamalar geliştirmekte idi. Böylece sosyolojinin farklı bileşenler kazanmasında önemli bir rol oynamıştır (Spencer, 1876).

Spencer bu bakımdan faydacılık ile işlevselciliği birleştirmiş ve bir toplumsal değişim modeli ortaya çıkarmıştır. Spencer’in bu modelindeki en önemli kavramlar farklılaşma ve bütünleşme kavram çiftidir. Yukarıda belirtildiği gibi Smith’ten beri Avrupa sosyal düşüncesinde toplumun gelişimine dair iş bölümü ve uzmanlaşma temele alınmakta idi. Özellikle sanayi olgusuyla birlikte düşünüldüğünde toplumun gelişiminde iktisadi etkenlere bir vurgu yapılmaktadır. Spencer da bu bağlamda toplumsal değişmeyi iş bölümü etrafında ele almakta ve karşılaştırmalı tarihsel modeller yoluyla bu fikri modern topluma uygulamaktadır.

Evrim bir entegrasyon ve hareketin dağıtıcılığına eşlik etme meselesidir; bu süreçte göreceli olarak daha belirsiz ve tutarsız bir homojenlikten göreceli olarak daha belirli ve tutarlı bir heterojenliğe doğru geçilir. (Spencer, 1900, p. 367)

Spencer’a göre toplumlar tarihsel olarak daha az karmaşık olandan daha karmaşık olana doğru bir seyir izlemektedirler. Geçmişte toplumsal yapılar daha homojen iken modern zamana gelindiğinde bütünüyle farklılaşmış ve heterojen toplumsal yapılar ortaya çıkmıştır. Ona göre toplumda ne kadar çok rol veya örgüt ortaya çıkarsa o kadar çok farklılaşma mevcuttur. Bunu izleyebilmenin en kolay yolu bir toplumdaki mesleki uzmanlaşmadır. Değişik işlevleri gören meslekler ayrı ellerde ise her bir mesleğin alt bileşenleri üzerinde uzmanlaşma mevcut ise toplumsal farklılaşma ileri düzeylere ulaşmış demektir.

Bu çerçevede farklılaşma düzeyi toplumun gelişmişlik düzeyini de göstermektedir. Örneğin Spencer’a göre ilkel toplumlarda din, güvenlik ve yönetim hep aynı ellerde toplanmıştır. Dolayısıyla burada bir farklılaşma ve uzmanlaşmanın gerçekleşmemesi bu toplumların gelişmesine ket vuran bir durumdur. Hâlbuki buna mukabil modern toplumda bu işler farklı örgütler ve kurumlar tarafından yerine getirilmekte ve bu işlerin her bir bileşeninde de yine farklılaşmalar meydana gelmektedir.

Spencer’a göre bir toplumda farklılaşma ne kadar fazla ise bütünleşme de o kadar ileri düzeydedir. Zira toplumsal farklılaşma ile kendi başına otonom ve otarşik parçalar ortadan kalkmakta yerine birbirine muhtaç ve birbirini ikame edemeyen parçalara dayalı bütün gelmektedir. Dolayısıyla iş bölümü ve uzmanlaşma verimliliği artırdığı gibi toplumun birbiri ile olan bağını da kuvvetlendirmektedir. Spencer’a göre iş bölümünün ve uzmanlaşmanın gelişimi çerçevesinde tarihsel süreç içerisinde homojen topluluklardan heterojen toplumlara doğru bir evrim mevcuttur.

Spencer’in tanımları birleştirildiği zaman evrimin şu belirgin nitelikleri ortaya çıkar: Kendi kendine devam ettirir; kendi kendine değişir, kendi kendini aşar; zaman içinde doğrusaldır; geriye dönemez; yenilik yaratır; farklılık yaratır; karmaşık örgütlenme yaratır; bilinçliliği artırır; zihinsel etkililikleri arttırır; homojenlikten heterojenliğe doğru olur; karışıklıktan düzene doğrudur; farklılaşma sonunda karşılıklı bağımlılığı arttırır.

Bu çerçevede Spencer toplumların gelişme süreçlerinde askerî toplumlar ve sanayi toplumları şeklinde iki aşamadan geçtiklerini düşünmektedir. Onun muhtemelen Orta Çağ feodalitesinden hareketle geliştirdiği bu tasnife göre tüm modern öncesi toplumların belirleyici ilkesi askerî güçtür. Sanayi öncesi toplumlarda askerî gücü elinde bulunduran kesimlerin aynı zamanda toplumsal yapıyı da denetlediğini düşünmektedir. Ancak bu güç sanayi ile birlikte farklılaşmış ve toplum sanayinin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanmıştır. Ona göre askerî toplumlar varlıklarını sürdürebilmek için savaşmak zorundayken sanayi toplumlarında bu mücadele iktisadi bakımdan gerçekleşmektedir. Dolayısıyla sanayi toplumlarında belirleyici rekabet daha verimli ve etkili üretim modelleri oluşturmaktır. Sanayi toplumları barış içinde evrimleşmeyi benimsemek durumundadırlar.

Askerî toplum bünyesinde sosyal düzen açısından bir belirsizlik taşımaktadır. Farklılaşmanın gerçekleşmemesi, düzenin basit bir biçime sahip olmasına neden olduğu için onun yeniden kurulabilmesi kolaydır. Dolayısıyla düzen karmaşık ve kurallı değildir. Sanayi ile birlikte gerçekleşen farklılaşma düzenin daha karmaşık, prosedürel ve belirli bir hâl almasına vesile olmuştur. Sanayi toplumunda farklı toplumsal işlevler farklı kurumlar tarafından görülmektedir. Toplum içinde yetkiler ve sorumluluklar daha fazla dağıtılmıştır. Dolayısıyla bu yapının işleyebilmesi için kurallara ve prosedürlere dayalı bir sistematik benimsenmiştir. Spencer bu tür bir sosyal yapıda değişim mekanizmasının belirgin bir biçim kazanacağını ve bilimsel inceleme ile anlaşılabilecek bir düzenlilik arz etmeye başlayacağını düşünmektedir.

Spencer’ın, Darwin’in “doğal ayıklanma” kavramı yerine ikame ettiği “en uygun olanın yaşaması” kavramı onun toplumsal değişmeye getirdiği sosyobiyolojik açıklamayı özetler mahiyettedir. Bu kavramsallaştırma temelde yaşayanın en iyi olduğu fikrini içermektedir: “İnsanlar arasında savaş tıpkı hayvanlar arasındaki savaş gibi, onların daha üst organizasyon biçimlerine ulaşmalarında büyük bir paya sahip olmuştur.” Her ne kadar Spencer 1870 ve 1872’de iki cilt hâlinde yeniden düzenlediği Principles of Psychology isimli eserinde uygun olanın daha iyi veya ahlak olarak daha uygun olduğunu düşünmediğini beyan etsede daha sonra 1884’te kaleme aldığı The Man Versus the State isimli eserinde de devlet müdahalesinin daha az uygun olanı koruyarak toplumsal yaşamın işleyişini sekteye uğrattığını ve ahlaki bir sorun meydana getirdiğini ileri sürmektedir (Spencer, 1894, s. 131).

Zira toplumsal sistem bir denge hâlinde ve daima bir yeniden dengelenme süreci içerisindedir. Dışsal müdahaleler bu dengelenmeyi bozup ve toplumun işleyişini sekteye uğratabilir. Dolayısıyla Spencer’ın uygun olanın yaşadığı bir sosyal sistemin ahlaki bakımdan en uygun sistem olduğuna dair güveni tamdır.

Bu çerçevede Spencer’ın sosyal değişim teorisi kendisinden önceki liberal kuramcılarda olduğu gibi bir piyasa teorisidir. Piyasa kurallarının topluma uyarlanması ve iktisadi etkenlerin yönlendiriciliğinde toplumsal yapının doğal bir dengeye ulaşması beklenmektedir. Böylece ekonomik ihtiyaçlar ve yenilikler toplumsal yapıyı belirleyecektir. Bu minvalde toplumu organizmacı bir bakış açısı içerisinde yorumlayan Spencer, onu parça ile bütünün birbiri ile ilişkisi çerçevesinde ele almaktadır.

Bir bedende organlar arası iş bölümü ve her bir organın kendi işini yapması ile gerçekleşen mükemmel uyum fikrine dayanan organizmacılık toplumda da benzer bir yapının olduğunu düşünmektedir. Bu geçiş, bir evrim süreci içinde gerçekleşmektedir. Burada parçalar vardır, ama bu parçalar fonksiyoneldir; tek başlarına bir anlam ifade etmezler. Bu parçaların hepsi bir bütünü oluşturmaktadır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*