Felsefe hakkında her şey…

Fuat Köprülü’nün tarih felsefesi anlayışı

08.11.2022
Fuat Köprülü’nün tarih felsefesi anlayışı

Fuad Köprülü (1890-1966), tartışmasız olarak Türk tarihçiliğinin en tepesinde yer alan çok az (üç beş) kişiden biridir. Köprülü’nün yetiştiği dönemde, devlet, toplum, kurumlar ve aydınlar olabilecek en kötü şartlar altındadır. Böyle bir ortamda 23 üç yaşında Darülfünun’a müderris olmuştur. Türk tarihi hakkında çalışmaları, çalışmalarının kalitesi, sorunlara nüfus edebilme gücü, yeni bir yaklaşımla sorunları kucaklama, içerden bir okumayla bu topluma ait düşünceleri sergileme becerileriyle, en iyi tarihçilerden biri olma niteliğini hakketmiştir. Türk tarihçiliğinin doruk noktasında olan Köprülü, bu özelliğine 1913 ile 1934 yılları arasındaki çalışmalarıyla ulaşmıştır. Yetiştiği ve en iyi ürünlerini verdiği dönem, Osmanlı Devleti’nin son 33 yılıdır. 43 yıl da Cumhuriyet dönemini yaşamıştır. Son yirmi yılı siyaset içinde geçen ölü yıllar olarak görülebilir. Osmanlı döneminde gelişip olgunlaşan, ürünlerinin çoğunu Cumhuriyet döneminde veren Köprülü, Cumhuriyet’in Osmanlı’nın devamı olduğunu gösteren eni iyi örneklerden biridir. Tanzimat sonrası tarihçilik ile Cumhuriyet dönemi tarihçiliğin arasında Köprülü durmaktadır. Bir yandan önceki dönemin tarihçiliğinin geldiği noktayı gösterirken, diğer yandan sonraki dönemin aşması gerektiği halde aşamadığı doruğu temsil etmektedir. Bu nedenlerden dolayı, Köprülü hakkındaki çalışmayı, iki dönem tarihçiliğinin arasında ele almak uygun gözükmektedir.

Köprülü’nün tarihçi olarak başarısı tarih felsefesini yakından tanımış olmasıyla da ilişkilidir. Türk Edebiyatı Tarihinde Usûl adlı 23 yaşında yayınladığı uzun makalesinde, tarih felsefesinin neredeyse bütün sorunlarına değinmiş ve tarihin, tarih felsefesi açısından nasıl ele alındığını tartışmıştır. Kullandığı kaynaklar ve ele aldığı sorunlar, Köprülü’nün genç yaşında bilimler ile felsefe arasındaki ilişkin çalışmaları yakından takip ettiğini göstermektedir. Köprülü, döneminin bilim anlayışını yakından takip etmesinin iki nedeni vardır: İlki, Osmanlı Devleti’nin son döneminde kurtuluşun en iyi yolunun bilim olduğu anlayışı eğitimli çevrelerde baskın hale gelmesi. İkincisi, kişisel kaygıları ve meraklarıdır. Adı geçen metindeki asıl kaygısı, edebiyat tarihi araştırmalarında takip edilecek yöntemi ortaya koymak olduğundan, ağırlıklı olarak bu konu üzerinde durmuştur. Bununla birlikte, aşağıda görüleceği gibi, tarih felsefesi sorunlarını da tartışmıştır.

Köprülü, ilkin, tarih felsefesi bağlamında tarihin bir bilim olarak nasıl ele alındığı üzerinde durmuştur. Ona göre, Vico ve Montesquieu ile başlayan tarihin ilmi telakkisi, bir yandan tarihçilerin müşahede usulünün tatbiki, diğer yandan tarih felsefesi nazariyecilerinin içtimai tetkikleri sayesinde 19.yüzyılda ciddi terakki etmiştir (Köprülü 1986/1, 6). Bu gelişmelerin ışığında bugünkü tarih, toplumların devamlı inkişaf­larını, şimdiye kadar olduğu gibi, yalnız büyük adamların -hükümdarların, vezirlerin, kumandanların, alim ve mütefekkirlerin, mucitlerin- şahsiyetlerinde değil, müşterek izleri geçmişin kalıntıları üzerinde henüz hissedilen ve görülen halk kitlesinde de aramaktadır. Böylelikle asırlardır süren bir hatadan kurtulmuştur (Köprülü 1986/1, 6). Köprülü, hem tarihin büyük adamlar bağlamında alınmasına hem de onları tamamen dışarıda tutarak incelenmesine karşıdır. Ona göre, çok uzun süredir devam eden birinci anlayış, halkı sürü yerine koyduğu gibi, insanlığın ilerlemesini de sadece seçkin bir öbeğe bağlanması saçmadır (Köprülü 1986/1, 6-7).

Köprülü, tarih felsefecilerinin, tarihle ilgili tartışmalarını yakından izlemiştir. Bu bağlamda, tarih felsefesinde temel sorunlardan olan, tarih diğer ilimlerle özellikle doğa bilimleriyle benzerliklerini çeşitli düşünürler bağlamında ele almıştır. Ona göre Comte’un üç hal kanunu çerçevesinde bilimleri sınıf­landırması ve tarihi de içeren beşeri bilgileri, dinamik ve statik olarak ayırarak en üste yerleştirmesi tartışmaların kaynağını oluşturmaktadır. Sonraki bazı nazariyeciler, bilginin statik kısmının sosyolojinin, dinamik kısmanın da tarihin çalışma alanı olarak tanımlamışlardır (Köprülü 1986/1, 8). Köprülü, çeşitli kaynaklara başvurarak, toplumu araştıran sosyolojinin, hem dinamiklerini hem de statik unsurlarını birlikte alması gerektiğini ve biri olmadan diğerinin anlaşılamayacağını belirterek, statik ve dinamik ayrımına karşı çıkmıştır (Köprülü 1986/1, 8). Ayrıca, 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan bilim sınıf­lamasına, tarihin bu sınıf­lamadaki yerine, tarihin katı sınırlar içine alınmasına, tarih felsefesinde görülen tarih genellemelerine, tarihte psikoloji ve sosyolojinin etkisi yönündeki tartışmalara da yer vermiştir (Köprülü 1986/1, 8-9). Tarih alanının genişliği ve sınırlandırılması sorunu da ele aldığı konular arasındadır tarih çalışmalarında biçimsel sınırlamalara karşı çıkan Monet’e göre tarihçinin gayesi, kaybolmuş medeniyetleri umumi görünüşüyle, tabii hayat şekliyle, münferit ve müstesna vakaların ehemmiyetini hakiki derecesine indirerek yaşatmaktır. Bu görüş noktasından, beşeri ve beşerin maddi ve manevi faaliyetini mevzu alan bütün manevi ve beşeri ilimlerde en mühim yeri tarih işgal etmektedir. Beşeri ve içtimai ilimler, hukuk, ahlak, siyaset, lisan, edebiyat, güzel sanatlar, felsefe, din ve beşeri coğrafya önemli ölçüde tarih çalışmalarına dayandığından, tarih alanı çok genişlemiştir. Sahip oldukları geniş alanın biçimsel sınırlandırılmasını tarihçiler benimsemedikleri öne çıkarılmıştır (Köprülü 1986/1, 9). Tekamül anlayışına ilişkin tartışmalarına yer vermiş ve doğa ile tarihte görülen tekamüllerin farklılıklarıyla ilgili tartışmaları, Monet, Darwin, Spencer, Marx, Bergson, De Veries, George Sorel gibi konuyla ilgili kişilerin görüşlerine değinmiştir. Toplumsal tekamülde aşamalı bir gidiş mi vardır yoksa sıçramalarla mı oluşmaktadır sorununda, aşamalı gidişten yana olduğunu bildirmiştir (Köprülü 1986/1, 9-11).

Köprülü, tarihin doğa bilimleri gibi araştırılmasına da pek sıcak bakmamıştır. Ona göre, yeni müverrihlerin, mazi hakkında tetkiklerini her şeyden evvel ilmi bir mahiyete haiz olduğunu düşünerek, tecrübi ilimler kullanılan usullere müracaat lüzumunu iddia etmeleri doğru değildir. Tarih malzemesinden, doğa bilimlerinin doğadan elde ettikleri yasalar gibi, tarih yasaları çıkartılmaz. Tarihin asıl mahiyetiyle ilgili olarak tarih felsefesi hakkında ciltler dolusu düşünceler ortaya çıkmasına rağmen, tarihçiler ve tarih felsefecileri bu konuda ifrat ve tefritten kurtulamamışlardır (Köprülü 1986/1, 12). Tarihte, doğa bilimlerindeki tecrübe yöntemi olabileceğini iddia edenler, tarihi vesikaların iyi bir şekilde analizi ve değişmelere rağmen benzerliklerin devam etmesi, değişmeyen bir takım unsurların tespitiyle, münferit olaylar arasında bazı bağlantıların kurulması, tarihe ilişkin umumi sonuçların elde edilmesin sağladığından, tarih doğa ilimleri gibi ilmi bir mahiyete sahiptir. Ayrıca içtimai hadiselerin sıralanmasında birbirini takip eden birçok bağlar mevcuttur ki vazıh bir katiyetle daima tekerrür ederek, münferit vak’aların umumi sebeplerle izahını imkan dahiline sokar (Köprülü 1986/1, 12-13). Köprülü bu iddiaları, ilk bakışta doğru, hatta fazla mantıklı olduğunu belirtmiş, ancak bu iddiaların yanlış bir tamimin çok hatalı bir neticesi olarak kabul etmiştir. Ona göre, tarihi fizik bilimine benzetmek, tarihe faydadan çok zara verir. Maziyi olduğu gibi yaşatma vazifesini üstelen tarihçi, bu gibi yanlış yollardan işe başlarsa, tarihi hakikatleri kendi muhayyelesinin oyuncağı eder ve ilim rengi altında bir hayal mahsulü meydana getirmiş olur (Köprülü 1986/1, 13). Köprülü’ye göre, tabii ve manevi ilimler arasında atılmak istenen ulaştırıcı köprü, ilmin terakkileri sayesinde çoktan mahvolup gitti. İnsan ve ona ait işlerin mevzu alan manevi ilimlerde, tabii ilimlerin mahdut ve dar usullerini genişletmek icap ederken, mevzuun icaplarına tebaiyet etmeyerek her karışık hadiseyi mutlaka basitleştirmeye çalışmak ilmi ruha tamamıyla aykırıdır. İyi bir tarihçi, tabii ilimlerin dar kaidelerini değil, bu ilimlerin tetkikinde hakim ilmi ruhu almaya çalışmalıdır (Köprülü 1986/1, 13). Tarihin bu müfrit ilmi telakkisi, bu bilgi şubesini eğlenceli bir maskaralıktan ibaret sanan eski tarih mektebine karşı ilmin isyanından başka bir şey değildir; bu cereyanı yaratanlar tarihçiler değil, onların garip bir küçümseyen bakış ile gördükleri tarih felsefesi ile meşgul olanlardır (Köprülü 1986/1, 13).

Köprülü, hadiselerin mahiyeti, tarih kanunu ve tesadüf fer’i meselelerini yüzeysel olarak incelemek gerektiğini belirtmiş ve bu konuda tarih felsefecilerinin neler düşündüğünü kısaca ele almıştır Ona göre ilkin Vico, beşeriyetin kendi kendine nasıl teşekkül ettiğini, medeni ve siyasi cemiyet saf­ha ve şekillerinin hangi değişmez nizama göre birbirini takip eylediğini araştırırken tarihin eski telakkilerine isyan etmiştir (Köprülü 1986/1, 13). Vico’yu takip eden, Max Nordau, Schelling, Fichte, Goethe, Jean Müler, Wolf, Herder, Schlegel, Hegel, Saint -Simon Comte, Spencer, Marx gibi 19.yüzyıl tarih felsefecilerinin, tarih yasaları ve tekamül konularında düşündüklerini belirtmiştir (Köprülü 1986/1, 13-14). Köprülü, Nordau’ya dayanarak şu sonuçlara varmıştır: Tarih felsefesinde en maddi görüş noktasından hareket etmek isteyen düşünürler bile, hakiki insanı, yaşadığı, hissettiği, düşündüğü, aradığı ve aldandığı gibi göremedikleri için, sağlam bir fikir binası kuramamışlardır. Halbuki asıl tarihi yapan, bütün hususiyetleri, ayrılıkları ile insanlar ve insan kitleleridir. İnsanı bir nebat, cemiyeti bir hayvan topluluğu gibi tetkike kalkışmakla, tarihin hakiki kanunları keşfolunamaz. (Köprülü 1986/1, 15). Buna rağmen 19. yüzyılda, tarih felsefesinden nefret edenler dahi, tarihte yasa fikrinden uzak kalamamışlardır (Köprülü 1986/1, 15). Bu tartışmalardaki en önemli sorun, tarihin doğa bilimi türünden biri bilim olup olmamasıdır. Louis Bordeaux’a göre Olaylar hakkında alelade malumatlar ortaya koymak bir ilim teşkil etmez, yalnız o ilmin iptidai maddelerini hazırlamış olur. Toplanan bütün malumatı kavramak isteyen zihin, belli bir nizam içinde bütünlüklü bir yapı kurmak ister. Bu noktada bir kanun ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Stuart Mill’e göre kanun, hadiseleri birbirine bağlayan daimi benzerlikler ve hepsini tevhit eden teâkublardan (birbirini takip eden) ibarettir. Tarihin kanunlarını ilmi bir surette zapt ve tespit için eski tasvir usulü yerine istatistiğe dayanan bir usul konması gerekmiştir. İstatistik ilmine bu kadar mühim bir vazife yüklemek, hadiseleri gözlemleyerek sosyal determinist ilkesini mutlak surette kabul, fizik, matematik ve sosyal her nevi hadiselerin bir takım kanunlara tabi oluşuna ve tesadüf denilen şeyin kainatta bulunmadığına inanmak lazımdır (Köprülü 1986/1, 15). Konuyla ilgili çeşitli tartışmalara değinen Köprülü, tarihin kendine özgü bir yapısının olması gerektiği düşüncesindedir (Köprülü 1986/1, 16).

Köprülü’ye göre, geçmişe ait vesikaların aslını muhafaza ettiği ve bizim onları tamamıyla ele geçirdiğimiz farz olunsa bile, onların delalet ettikleri vakıaların kıymetini takdir hususunda herkesin kendi istidat ve temayüllerine bağlı kalacağı tabiidir. Binaenaleyh tarihe ait bilgilerimizde daima meçhule büyük bir yer kalacağını bilmeli ve gaye olarak, nispeten en az meçhul bırakacak hususi usulleri bulmaya çalışmalıyız (Köprülü 1986/1, 18). Köprülü, doğa ve manevi ilimlerin birliğini bir iddia olarak kabul etmiş ve esas olarak, zihnin doğa karşısındaki tutumunun diğer alanlarda da gösterilmesi gerektiğinden yana olmuştur (Köprülü 1986/1, 31-32). Tabii tarih ile beşeri tarih arasındaki fark, bir derce farkı değil mahiyet farkıdır (Köprülü 1986/1, 33).

Köprülü, tarih felsefesinin temel sorunlarını eleştirel bir tarzda inceleyerek, tarihin doğa bilimleriyle karıştırılmamasını ve tarihin kendine özel bir yapısının olduğunu kabul ederek, tarihçinin kendi alanının şartları ve vazifesine uygun olarak görevini yapması gerektiğini belirtmiştir. Görülen o ki, Köprülü, tarih felsefesini tarih araştırmalarında pek faydalı bulmamıştır. Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu adlı kitabının önsözünde tarih felsefesine ilişkin olumsuz görüşünü ortaya koymuştur. Ona göre, tarih hadiselerini sosyolojik bir anlayışla çalıştıklarını zannederek, tek taraf­lı basit izahlarla her şeyi hallettiklerine inananlar, hakiki bir tarih anlayışına ne kadar yabancı iseler, Tarih Felsefesi ismi altında insanlık hayatının umumi tekamülünü tasvir ve izah ettikleri hayaline kapılan küçük bir filozof zümresi de, hiçbir zaman tarihçi sayılmazlar ve insanlık tarihi hakkındaki bilgilerimizi zenginleştirecek, onu ilerletecek yerde, tamamıyla öznel ve hayali hükümler vermek, indi tasnif­ler ve mukayeseler yapmak suretiyle, birtakım mütefekkirleri ve araştırıcıları yanlış, hatta ters yollara sevk ederler. Toynbee gibi kıymetli mütefekkirlere tesadüf edilse bile, bunları hakiki tarihçilerle asla karıştırmamak lazımdır. L.Febvre’nin tarih felsefecileri hakkında muhtelif vesilelerle yaptığı ve kuvvetli tenkitlere tamamen iştirak ettiğini de belirtmiştir (Köprülü 1984, XXII). Tarih felsefesinin sorunlarını ele aldığı Türk Edebiyatı Tarihinde Usul adlı yazıda, edebiyat tarihçisini, araştırmalarını yaparken, mutlakiyet ve umumiyetten, tenkidi ve felsefi nazariyeler ispatına kalkışmaktan çok sakınması gerektiğinin altını çizmiştir (Köprülü 1986/1, 44).

Köprülü’nün tarih felsefesine karşı çıkışının iki nedeni olduğu akla gelmektedir. İlki, kendisinin ip uçlarını verdiği, tarih metafiziği (spekülatif tarih felsefesi) yapanların tutumlarıdır. Bu konuda belli ölçüde haklı olduğunu kabul etmek gerekir. İkincisi, 19.yüzyılın ikinci yarısında ağırlık kazanan ve 20 yüzyılın ilk çeyreğinde de büyük ölçüde devam eden, bilimlerin yöntemleri, sınıf­landırılması tartışmaları çerçevesinde ortaya çıkan felsefe temelli yaklaşımdır. Söz konusu tartışmalar çerçevesinde tarihçiliğin nasıl yapılması gerektiği hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüş, tarihin (kültür ya da sosyal bilimlerin) doğa bilimleri türünden bilim olup olmadığı, tarihte öndeyinin yeri türünden sorunlar ele alınmıştır. L.Febvre ve Marc Bloch bu tartışmalardan rahatsız olan tarihçiler arasındadırlar. Köprülü, yukarıda ele alınan tarih felsefesi tartışmalarında bu sorunlarla yakından ilgilendiğini göstermektedir. Köprülü, ilmin ilerlemesinin eleştiriye bağlı olduğunu belirtmiştir. Eleştiri, genellikle felsefi bir temel gerektirdiğinden, tarih felsefesinden uzak durulamayacağı ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin en önde gelen tarihçisi olan Köprülü’nün tarihçilikteki başarısının nedenleri arasına, onun genelde felsefeyle özelde ise tarih felsefesiyle ilişkisi de konmalıdır.

Kaynak: TÜRKİYE’DE FELSEFENİN GELİŞİMİ I, s. 134-145, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2456 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1428

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...