Herbert Spencer’ın Din ve Bilim Hakkındaki Görüşleri

felsefe Nedir

Sperncer’in Sosyal Darwinizm’e ve sonuçlarına etkilerini tam olarak anlayabilmek için onun ilim ve din hakkındaki görüşlerini incelemek gereklidir. Dili ve onun ilimle olan ilişkileriyle ilgili konulara, Herbert Spencer’in “İlk Prensipler” (Premiers Principes) adlı eserinin “Bilinemez” (Finconnaissable) başlığını taşıyan birinci bölümünde yer verilmektedir.

Din ile ilim çoğunlukla birbirine karşı ve zıt şeyler gibi ele alınmaktadırlar. Bununla beraber özellikle şu noktaya dikkat etmek gerekir ki, gerek din gerekse ilim bize deney tarafından birer tabii gerçeklik olarak gösterilmektedir. Dinin zihin tarafından, ortaya konmuş suni bir şey olduğunu düşünmek yanlıştır. Din bir anlamda, dış dünyanın insan üzerinde yaptığı etkiye, insan düşüncesinin, kalbinin ve ruhunun kendiliğinden bir tepkisidir. Diğer taraftan ilim de, bunu bayağı bir bilgiye muhalif bir şey gibi düşünenlerin belki de farkına varmadan düşündükleri gibi, yapay bir kat ve adeta tabiat üstü bir şey değildir. ilim, tabii bir tekâmül sonucunda daha açık ve seçik, daha iyi birleştirilmiş ve daha çok öğretici bir şekil almış ortak ve bayağı tecrübenin ürünüdür. Tüm bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, ilim ile dinin kaynağı birdir.

Her ikisi de insan zihninde, zihnin dünya ile ilişkisi sonucu tabii bir şekilde ortaya çıkmışlardır. İkisi de aynı ölçüde gerçekliğe sahiptirler ve tabiatın kendiliğinden meydana gelen birer tezahürüdürler. öyleyse, birinin varlığının diğerine engel olup olmadığını araştırmak, teorik olarak anlamsızdır. ilim ve din hakkında verdiğimiz bu genel açıklamadan sonra Herbert Spencer’ın konu hakkındaki görüşlerini ele almak, çalışmamızın çerçevesinin belirlenmesi açısından yararlı olacaktır.

Öncelikle ilmi ele alacak olursak, Spencers’a göre, ilmi prensipler ve akıl yürütmeler aslında açık ve seçik değildir. ilmin yaptığı şey, sonuç itibariyle, niteliği, niceliğe irca etmekten ibarettir. ilim mekan, zaman, madde, hareket ve kuvvet gibi bir takım kavramlardan vazgeçemez. Çünkü bunlar, niceliğin zorunlu dayanaklarıdır. Fakat, eğer bu kavramlar da zihinde tasavvur edilmek istenirse, bizi bir takım çelişkilerle karşı karşıya bırakırlar. Temel olarak bu kavramlar irdelendiğinde de bunların, ya birer soyut cevher, ya soyut bir cevherin niteliği, ya da sübjektif birer gerçeklik oldukları kabul edilmelidirler. Oysa bu üç varsayımın hiçbiri çelişkiye düşmeksizin, açıkça ortaya konamazlar. Diğer taraftan yapılan ilmi çalışmaların sonuçlarının da yeni sorularla noktalandığı göz ardı edilmemelidir.

Din konusunda ise Spencer, onun da bir mutlak varlık’la son bulduğunu ve dinin konusunun, “mutlak”, var bir şey gibi tasavvur edilmek istendiği takdirde, düşünülemez ve kavranılamaz bir şey olduğunu ifade etmektedir.

Şu halde, ilim ile din arasında bir benzerlik ve bir bağ vardır. İkisi de, derinliğine incelenecek olursa, “bilinemez” ve “düşünülemez” (impensable) bir şeyin varlığını ihtiva ederler. İşte din, bu “bilinemez” şeyden .kaynaklanır ve onu tanımlamak ve tasvir etmek için de boş yere uğraşır, öte yandan ilim de, “tanımlanabilir” ve bilinebilir” (connaissable) olan şeyin sınırları içinde kalmak için boş yere çabalar durur. Fakat, ilim ne kadar gelişme kaydederse kaydetsin; ortadan kaldırmak istediği bu “bilinemez” şeyi, o kadar kabul etmiş olur. Dinin başladığı yerde ilim sona erer. Onlar, birbirlerine arkalarını dönerler ve böylece de birbirleriyle birleşmiş olurlar’?.. Bugüne kadar defalarca ele alınmış olan bu tartışmayı burada tekrarlamak çalışmamızı felsefe alanına sokacaktır. Ancak burada, Spencer’ın tekamül kanunuyla din ve ilmi nasıl eleştirdiğinin görülmesi konumuz açısından son derece önem taşımaktadır.

Ona göre ilimler, varlıklar’ benzerliklerine göre sınıflandırırlar. Kapalı, eksik ya da nitelikte ilgili benzerlikleri, matematikçilerin aynılık ve eşitlik adını verdikleri tam ve doğru benzerliklere indirgeme gayesi güderler. İlimler, kendi başlarına, sadece kısmen birleştirilmiş bir bilgiye ulaşabilirler. Felsefe ise bilgiyi tam bir şekilde birleştirmeye teşebbüs eder. Kullandığı araç, “tekamül kanunu”dur. ilimler, bu tekâmül kanununun varlığını hissederler. Fakat bunu, bilinebilir kavramının analizi ile sağlarlar.

İlimler olguları, incelerler. Nihayet felsefe ile birleşen ilimler, inceledikleri bu olguların her alanda, varlığın ve bilginin esası olan, tekamül kanununa bağlı olduklarını görürler. En geniş anlamıyla düşünülen bu kanununa göre her şey, tutarsız techüs durumundan tutarlı ve belirli bir tecanüs durumuna, gittikçe gelişen bir şekilde, zorunlu olarak geçerler.

Diğer bütün olaylar gibi dinler de tekamül kanununa bağlıdırlar. Son gayesini araştırmak gerektiğinde ilim nazarında “ilk prensipler” arasına konmuş olan din, şimdi zaman ve mekanda mevcut bir olgu olması itibariyle, ilmin ve felsefenin inceleme konusu yaptığı o hep birbirine benzer bir taktın şeyler arasına girer.

Tarih sırasına göre dinlerin hareket noktası, Herbert Spencer’e göre, “eş” fikrinden başka bir şey değildir. İnsan, suda kendi hayalini yahut eşini görür. Aynı şekilde, kendi kendisini rüyada gördüğü gibi, başka insanların hayallerini de görür. İnsanın ilk hareketi bunlar ayrı varlıklar gibi değerlendirmektir. Halbuki uyku geçince “eş” ne oluyor?. İnsan, onun yok olmadığına, sadece uzaklaştığına, muhtemelen gelecek rüyada yine gözükeceğine inanmaya karşı tabii bir eğilime sahiptir. Sonra ölüm geldiği zaman, insan, o esrarengiz ben’in varlığını koruduğuna, kendi kendisine az çok benzer bir durumda kaldığına, dolayısıyla “eş” olduğu görünür varlığa az çok benzediğine kolayca inanır.

Kaynak: İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Sosyal Darwinizmin Din Sosyolojisi Açısından İncelenmesi, Hasan Tahsin İNCE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*