Felsefe hakkında her şey…

Antropoloji

13.04.2024
129
Antropoloji

Antropoloji insanı hem biyolojik/fiziksel özellikleri ile hem de toplumsal/kültürel yönüyle inceleyen bir bilim dalıdır. Antropoloji şu temel sorulara cevap arayarak gelişme göstermiştir:

  • Bir tür olarak insan ne zaman nasıl ortaya çıkmıştır?
  • Ne tür evrelerden geçmiştir?
  • Bugün yeryüzünde yaşayan insanlar, toplumlar, kültürler birbirlerinden nasıl ve neden farklılaşıyor ve ne bakımlardan benzerlik gösteriyorlar?
  • Kültürler ve toplumlar arasındaki farkları, ortak noktaları ve benzerlikleri oluşturan etkenler nelerdir?

Bu soruların cevabını ararken, insanı bütüncül bir yaklaşımla inceleyen antropoloji, insan doğasını ve yeryüzündeki insan çeşitliliğini kavrayabilmek ve açıklayabilmek adına çeşitli dallara ayrılmış ve alt disiplinler oluşturmuştur. Antropolojinin bir kolu doğa ve fen bilimlerine, bir diğer kolu ise sosyal ve beşeri bilimlere dayanmaktadır. Antropoloji, disiplinler arası çalışmaya en müsait bilim dalıdır.

İnsan bilimi olarak da ifade edilen antropoloji, öncelikle Biyolojik/Fizik Antropoloji ve Sosyal/ Kültürel Antropoloji olarak iki ana dala ayrılmaktadır.

Biyolojik/Fizik Antropoloji, insanlığın geçirdiği biyolojik evrim ve insan çeşitliliğinin antropometrik, genotip ve fenotip özellikleri ile ilgilenmektedir. Antropometrik özellikler; iskelet yapısı, kafatası şekli gibi ölçülebilir bedensel özelliklerdir. Genotip, DNA yapımızdan kaynaklanan genetik özelliklerimiz; fenotip ise tüm bu özellikler sonucu dış görüntümüzde gözlemlenebilen deri rengi, saç yapısı ve rengi gibi özelliklerimizdir.

Sosyal/Kültürel Antropoloji ise insanlığın geçirdiği kültürel evrim, bugün yeryüzünde yaşayan toplumların gelenek-görenekleri, inançları, davranışları, beslenme alışkanlıkları gibi konuları incelemektedir. Antropolojinin her iki dalı da değişimle ilgilenmekte, hem senkronik (eş zamanlı) hem de diyakronik (zaman boyutlu) bir perspektife sahiptir. İnsanların ve toplumların hem geçmişteki hem de günümüzdeki durumları ile ilgilenmektedir.

Antropoloji; toplumları, kültürlerini temel alarak ve kültür bütünlüğünü gözeterek inceler. Kültür, bir toplumun örf ve geleneklerini, geçmişini, aile yapısı ve sosyal gruplarını, üretim, dağıtım ve tüketim faaliyetlerini, din ve inançlarını, eğitim şeklini, bilgi birikimi ve teknolojik düzeyini, üzerinde yaşadığı doğal çevreyi, insan yapısı çevreyi, toplumdaki sağlık ve hastalık durumunu göz önüne alarak ve bu ögelerin birbirinden bağımsız olmadan, birbirini etkileyerek geliştiğini varsayar. Tüm bu ögeleri göz önünde bulundurarak toplumu ve sosyal değişimi anlamayı hedefleyen Sosyal/Kültürel Antropolojinin temel araştırma yöntemi, araştırmacının incelediği toplumun içine girerek gerçekleştirdiği katılarak gözlem yöntemidir.

Antropoloji, bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde aşağıdaki dört ana dalda bilim yapar:

  • Sosyal/Kültürel Antropoloji,
  • Fizik Antropoloji,
  • Dil Bilimsel Antropoloji,
  • Arkeolojik Antropoloji.

İngiltere’de, Sosyal Antropoloji ve Fizik Antropoloji olmak üzere başlıca iki kol olarak gelişmiştir. Türkiye’de ise Fiziki/Biyolojik Antropoloji ve Paleoantropoloji ana bilim dalları ve Sosyal ve Kültürel Antropoloji, Etnoloji ve Halk Bilim ana bilim dalları olarak şekillenmiştir.

Fizik Antropoloji ve Paleoantropoloji, Arkeometri, Biyometri, Ekoloji, Ergonomi, Evrim, Fiziki Antropoloji, Genetik, Primatoloji gibi uzmanlık alanlarına; Sosyal ve Kültürel Antropoloji ise Bilim Antropolojisi, Bilişsel Antropoloji, Çevresel Antropoloji, Dilsel Antropoloji, Din Antropolojisi, Etnoloji, Gelişim Antropolojisi, Görsel Antropoloji, İktisadî Antropoloji, Medya Antropolojisi, Müzik Antropolojisi, Politik Antropoloji, Sayısal Antropoloji, Tarihsel Antropoloji, Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım, Tıbbi Antropoloji ve Toplumsal Cinsiyet uzmanlık alanlarına vesile olmuştur.

Antropoloji, disiplinler arası çalışmaya çok müsait olan ve farklı disiplinlerin bakış açılarına gereksinim duyan bir bilim dalıdır. Son on yıl içinde büyük gelişme gösteren Adli Antropoloji, Psikolojik Antropoloji ve Beslenme Antropolojisini de bu alt uzmanlık dallarına dâhil edebiliriz. Ayrıca, antropoloji, günümüzde beşerî coğrafya (insan coğrafyası) ve sosyoloji başta olmak üzere birçok bilim dalı ile, ilgi ve çalışma alanları, ortaya atılan sorular ve araştırma yöntemleri açısından örtüşmektedir.

Antropolojinin temel özelliği nihai amaç olarak tüm insanlığı zaman boyutu içinde ve günümüzdeki mevcut görünümü ile bir bütün olarak kavrayabilme, sınıflandırabilme ve açıklayabilme vizyonudur. Sosyal/kültürel antropologların bir toplumu katılarak gözlem tekniği kullanarak derinlemesine incelenmesi sonucu ortaya çıkan yazılı ürüne etnografya denmektedir. Bu tür detaylı etnografik bilgilerin yardımı ile toplumların kıyaslamalı olarak incelenmesi de etnolojinin kapsamına girmektedir.

Antropoloji

ANTROPOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Antropolojinin gelişimini, Avrupa’da Keşifler Çağı olarak adlandırılan 15-17. yüzyıllara kadar götürebiliriz. 1453’te Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’u fethi ile Avrupa’nın Asya, Kızıl Deniz ve Afrika’ya ulaşmak için o zamana kadar kullandığı ticaret yolları kapanmış oldu. Portekizliler deniz yolu ile Afrika’nın güney sahillerine, İspanyollar da Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika kıtalarına varınca Avrupa imparatorlukları Avrupa ötesi dünyaya daha önce hiç kullanamadıkları yollarla açılmaya başlamış oldular. Okyanus ötesi yolculuklarla yeryüzünde yeni kıtaların, toprakların ve buralarda yaşayan yerli halkların keşfedilmesi süreçleri başlamış oldu. Önce İspanya ve Portekiz, daha sonra İngiliz Krallığı, Fransa, Hollanda ve Belçika dünyaya yayılarak sömürgelerini kurdular. Keşifler Avrupa’da ekonomik ve bilimsel anlamda radikal değişikliklere yol açtı. Yeryüzünün coğrafya, fauna ve flora bilgisi arttı. Bir önemli netice, Avrupalıların daha önce bilmedikleri coğrafyalarda, varlıklarını yeni keşfettikleri değişik toplumlar ve kültürlerle karşılaşmaları sonucunu doğurdu.

Avrupalılarla karşılaşma, yerli halkların çoğu için büyük olumsuzluklarla neticelendi. Meksika’da Aztek ve Peru’da İnka medeniyetleri yok edildi. Kuzey Amerika’da Kızılderililer, Avustralya’da Aborjinler, Yeni Zelanda’da Maoriler, Afrika’da yerli kabileler büyük kayıplar verdiler. Avrupalılarla eşit şartlarda olmayan bu karşılaşmalar sonucu, hastalıklar, köleleştirilme ve toplu kıyımlar neticesinde yerli halkların sayıları azaldı, topraklarını kaybettiler. Avrupalılar, hayatta kalan yerli halklarla tanıştıkça, onların dinlerini değiştirerek Hristiyanlaştırmak, emek güçlerinden yararlanmak için yönetimlerine el koymak süreçlerinde bu kültürleri daha yakından tanıma ihtiyacı duydular. Antropolojinin kökenlerinde sömürgecilik ve misyonerlik faaliyetlerinin izlerini de görmek mümkündür.

Öncelikle misyonerlerin, bu kültürlerin adet ve gelenekleri, dil yapıları, inançları, yaşam tarzları üzerine yapmış oldukları tasvirler, anadili farklı olan kültürlerin sistematik incelenmesinin önünü açtı. Elde edilen bilginin kim tarafından nasıl kullanıldığı ise bugün antropolojinin temel etik konuları arasında yer almaya devam ediyor. Tüm bilim dallarında olduğu gibi, antropolojinin de sunduğu bilgi ve analitik güç, ona ulaşan ve onu kullanan yöneticiler tarafından bir güç kaynağı olmaktadır.

Avrupa imparatorluklarının teknolojik üstünlüğü ile kurdukları hâkimiyet, Avrupa merkezli bir dünya görüşünün yayılmasında etkili oldu. 19. yüzyıl sosyal evrimci görüşü, tüm dünya toplumlarını en “ilkel”den en “uygar”a doğru bir sıralama içine yerleştirdi. En alt basamakta avcı toplayıcı kabileler, sonra kırsal topluluklar, daha üst basamaklarda devlet kurmuş uygarlıklar ve en üst basamakta ise endüstrileşmiş, Hristiyan, beyaz ırktan olan Batılı toplumlar yerleştirildi. Daha az gelişmiş oldukları kabul edilen alt basamaklardaki toplumlara müdahale etmeyi meşrulaştıran bu dünya görüşü daha sonraki sömürge ve ırkçılık karşıtı kuramlarda eleştirildi.

ANTROPOLOJİNİN ETİK KURALLARI

Günümüzde antropolojinin etik kuralları oldukça kapsamlıdır ve üzerinde durulan, sorumluluk alınması beklenen temel mesleki konular arasındadır. Bugün antropologları bağlayan etik kurallar mesleki dernekler ve üniversiteler tarafından takip edilmekte olup şu tür anlayışlara yer vermektedir: İncelenen topluma zarar verilmemesi, yapılan çalışma konusunda açık ve şeffaf olunması, araştırılanların gönüllü rızasının ve gerekli izinleri alınmış olması, etkilenen taraflar ve iş birliği içinde olunanlar arasında birbirleriyle çelişen etik sorumluluklar varsa bunların değerlendirilmesi, araştırma sonuçların açıkça paylaşılması ve ulaşılır olması, tutulan kayıtların muhafaza edilmesi, meslektaşlar arasındaki ilişkilerin saygı ve etik çerçevede sürdürülmesi, bilim dalının gelişiminin izlenerek ortaya çıkarılan bilimsel çalışmanın kaliteli olmasının gözetilmesi.

İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da yaşananlardan sonra, insanlığın savaşlarla kendisini yok edebileceği ve büyük insani acılara yol açacağı kaygısıyla kaleme alınan “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” Amerika Birleşik Devletleri’nin öncülüğünde 10 Aralık 1948’de Paris’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edildi. Beyannamenin 30 maddelik metni hazırlanırken, bilim dallarını temsil eden bütün meslek odaları katkı yapmak üzere davet edildi. Meslek odaları bu çağrıya katılırlarken, Amerikan Antropoloji Derneği (AAD), bütün insan topluluklarının tek bir değerler manzumesi ile temsil edilemeyeceği, her kültürün kendi bütüncül sistemi içinde var olan değerlere sahip olduklarını öne sürerek, kültürel görecelik anlayışı çerçevesinde itiraz etti. Ancak bugün Amerikan Antropoloji Derneğinin savunduğu etik anlayış içinde antropologların insan haklarını en üst değer olarak gözetmeleri görüşü hâkim olmuştur. Antropologlar, toplumları sadece incelemekle mükellef olmayıp insan hakları ihlallerine de duyarsız kalmamakla yükümlüdürler.

Antropoloji, geleneksel olarak okuma yazması olmayan, sözel kültürle yaşayan, “ilkel” olduğu kabul edilen ve araştırmacının ana dilinden farklı bir dil konuşan avcı toplayıcı ve kırsal toplulukları incelemiştir. Ancak bugün gerek araştırma yöntemi (katılarak gözlem) gerekse incelediği temel konuları (kültür, sosyal değişim) sosyoloji ile paylaşmaktadır. Geleneksel olarak sosyolojinin incelemekte olduğu (endüstrileşmiş, Hristiyan, Batı toplumları, kent toplumu, sosyal tabakalaşması karmaşık, okuryazar toplumlar) topluluklar da günümüzde antropolojinin ilgi ve araştırma alanına girmektedir. Dünyada kitle iletişim araçlarının artması, küreselleşme, kırsal toplumların kentlere göç etmesi ve kıtalar arası nüfus hareketleri ile geleneksel kabul edilen topluluklarla kent-yoğun nüfus birbiriyle karışmış ve böylece antropoloji ve sosyolojinin inceledikleri toplumlar da birbirinin içine girmiştir. Böylece sosyal/ kültürel antropoloji ile sosyoloji, yöntem ve araştırma konuları bakımından birbirleriyle örtüşür hâle gelmişlerdir. Günümüzde sosyal/kültürel antropologlar, katılarak gözlem ve derinlemesine mülakatlar gibi nitel (kalitatif) veri tekniklerinin yanı sıra geniş kapsamlı anket uygulamaları sonucu istatistik analiz gibi nicel (kantitatif) verilere de başvurarak inceleme yapmaktalar.

MODERN ANTROPOLOJİ

Modern antropolojinin geçmişini 300-500 yıl geriye götürerek açıklamak mümkün olmakla beraber, eski çağlarda da antropolojinin sorularına cevap arayan ve toplum incelemeleri yapan bilginler olmuştur. Günümüzden 2000 yıl kadar önce, Amasya doğumlu Strabon, yazmış olduğu coğrafya kitabında antik Anadolu kavimlerini tasvir etmektedir. Günümüzden 2500 yıl kadar önce yaşamış ve tarihin babası kabul edilen Halikarnas (Bodrum) doğumlu Herodot, Pers-Yunan savaşlarını sadece tasvir etmekle kalmamış, toplumlar ve kültürleri üzerine neden-sonuç ilişkisi çıkarımlarının yapılabileceği bilgiler derlemiştir. Her iki antik düşünür, antropolojinin bugün sormakta olduğu soruları sormuş, toplum yaşantısı üzerine gözlem yapmış ve üzerinde düşünmüş ilk bilginler olarak kabul edilmektedirler. İslam dünyası düşünürlerinden İbn Haldun da (ö. 1406) Mukaddime adlı eserinde kültürel farklılıkları, iklim koşulları ve geçim/üretim tarzlarıyla açıklamaktadır.

Antropolojik açıklamalar günümüze kadar birçok paradigmayı benimsemiş ve farklı teorik yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bunların başlıcaları evrimcilik, tikelcilik, fonksiyonalizm (işlevsellik) ve yapısal fonksiyonalizm, değişimi maddi kültürle açıklayanlar, yeni fonksiyonalistler, yapısalcılar, Marksist antropoloji, etnobilim ve bilişsel antropoloji, simgesel ve yorumsamacı antropoloji, feminist antropoloji ve postmodern yaklaşımlar olarak başlıklandırılabilir.

Antropolojinin sorduğu sorulara cevap arayanlar arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanma döneminde yaşamış ve Cumhuriyet dönemi düşünürlerini de etkilemiş olan toplum bilimci Ziya Gökalp’in (ö. 1924) önemli bir yeri vardır. Gökalp, toplumdaki dinî, ahlaki ve kültürel değerler ile teknolojik yeniliklerin sosyal değişimi nasıl etkiledikleri konusuna eğilmiştir. Gökalp, kültür anlayışına hars (kültürün değişmeyen özü) ve medeniyet (değişebilen unsurlar) ayırımını getirmiştir. Pozitif bilim anlayışını benimserken hars ve medeniyet kavramları ile kültür değişimini yorumlamaya çalışmıştır. Halk edebiyatına önem vermiş ve Durkheim’in (ö. 1917) fonksiyonalist kuramından etkilenmiştir.

TÜRKİYE’DE ANTROPOLOJİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde antropoloji, Fransa’da antropoloji eğitimi almış olan tıp doktoru Şevket Aziz Kansu’nun (ö. 1983) Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde 1935’te Antropoloji kürsüsünü kurmasıyla kurumsallaşmaya başlamıştır. Cenevre’de antropolog Eugene Pittard’ın (ö. 1962) öğrencisi olmuş olan Afet İnan (ö. 1985) ile antropometrik incelemeler yaparak Anadolu halkının özelliklerini ırkçılık karşıtı bir niyetle incelemişlerdir. Cumhuriyet döneminde Türk tarih tezinin parçası olarak dışlayıcı olmayan, kapsayıcı ırk anlayışı egemen olmuş; ırkların saflığı yerine, ırkların karışımının uygarlığı yükselttiği tezi benimsenmiş ve Türkleri barbar ve geri olarak nitelendiren Batılı emperyalist tarih anlayışına karşı duruş olarak o günkü fizik antropolojik yöntemler uygulanmıştır.

Uluslararası antropoloji geleneğinde günümüz toplumlarını inceleyen sosyal/kültürel antropologların incelediği toplumun, içinde büyüdüğü toplumdan farklı olması gerektiği beklentisi vardır. Yeni bir dil öğrenerek, araştırma amacı ile, katılarak gözlem yöntemi kullanılarak yabancı bir kültürün içine girilme sürecine “ikinci doğum” adı verilir. İlk doğum ise insanın kendi kültürü içindeki sosyalleşme sürecidir. Bir araştırmacının ana dilini paylaştığı kendi toplumunu objektif olarak ancak bundan sonra, bir “üçüncü doğum” kabul edilen süreçte bilimsel olarak inceleyebileceği anlayışı vardır. Antropolog Bozkurt Güvenç, iki yıl Japonya’da yaşayarak, Japon alfabesini ve dilini öğrenerek yazdığı “Japon Kültürü” (1980) etnografisinden sonra Türk kültür tarihini incelemiş ve “Türk Kimliği” (1993) kitabını yazmıştır.

Bugün Türkiye’deki üniversitelerde antropoloji bilim dalı kapsamında farklı uzmanlık alanlarında özgün araştırmalar yürütülmektedir. Bu araştırmaların çoğu kendi ülkemizin sınırları içinde yapılan alan araştırmalarına dayanmaktadır.

Antropoloji eğitimi bugün Türkiye’de lisans ve/veya lisansüstü düzeylerde on kadar üniversitede yer almaktadır. Bu sınırlı sayıya bakıldığında ve Antropolojinin dünyadaki durumu ile kıyaslandığında antropoloji bilim dalının ilerde Türkiye’de daha fazla gelişme göstermesi beklenmektedir.

Dünyada ve Türkiye’de sosyal/kültürel antropologlar üniversitelerde, eğitim sektöründe, araştırma şirketlerinde, insan kaynaklarında, istihbarat birimlerinde, halkla ilişkilerde, kalkınma projelerinde, medya kuruluşlarında, müzelerde, adli tıp kurumunda, ilgili bakanlıklarda, kamu yönetimi gibi pek çok farklı alanlarda çalışmaktadırlar. Bu kişiler antropoloji eğitiminin getirdiği özgün bakış açıları ile toplumsal konulara ve sorunlara farklı yaklaşımlar sunabilmekteler. Biyolojik/Fizik antropologlar ayrıca arkeologlarla birlikte çalışmakta, adli tıpta görev alabilmekteler. İklim değişikliği, pandemiler, küresel yoksulluk gibi büyük sorunlarla karşılaştığımız ve insanlık tarihinde “Antroposen çağ” olarak adlandırılan bir döneme girdiğimiz bir zaman diliminde, bilim dalı olarak antropolojinin sorduğu soruların cevabına ve antropolojinin bütüncül yaklaşımına ilgi ve ihtiyaç artmıştır. Sosyal bilimler içinde antropoloji, tüm alt bilim dalları ile disiplinler ötesi bakış açısını en çok uygulayabilen, sosyal bilimlerle fen ve doğa bilimlerinin bilgi birikimini birleştirerek açıklayıcı kuramlar geliştiren bilim dalı olma özelliğini hâlen korumaktadır.

Yazan: Akile Gürsoy

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...