Ziya Gökalp’in Aile Konusundaki Görüşleri

felsefe Nedir

Gökalp ile ilgili bu bölüm, Ayşen Şatıroğlu, “Ziya Gökalp’in Aile Konusundaki Görüşleri”, Ziya Gökalp, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2011 künyeli makalenin kısaltılmış halidir.

XIX. yüzyıl, toplumumuz açısından bir yanıyla çöküş demek olsa da diğer yandan hem siyasî hem de entelektüel olarak kuşkusuz çok canlı bir dönemdir. Bu dönem, çeşitlenmiş siyasi tartışmalarla düşünce tarihimizdeki yerini alırken, “ailenin değişmesi” meselesi de merkezî tartışmalara göre ikincil konumda bulunmakla beraber, dönemin aydınlarının ilgisini çekmiştir. Konunun, toplumsal yapı ile güçlü ilişkileri vardır. Bir yanda yeni siyasi tercihlerle aile biçimlendirilmek istenirken diğer yandan, bu yeni biçimin arzulandığı gibi olmaması ihtimali de söz konusudur.

Hilmi Ziya Ülken’in de anlattığı gibi, gençliğinde Diyarbakır gazetelerinde ilk yazıları yayınlanan, İttihat ve Terakki ile yakın ilgisi bulunan Gökalp’in düşünce hayatı, çeşitli evrelerden geçmiş, birçok yayın çevresinde etkin olmuştur. Örneğin, Türk Yurdu’nda, İçtimaiyat Mecmuası’nda, Yeni Mecmua’da, Küçük Mecmua’da yazılar yazmış, Bergson ve Durkheim’ı tanımıştır. Hilmi Ziya, Gökalp üzerindeki Durkheim etkisinin 1915’ten sonra yavaş yavaş arttığını, en etkili kişiliğinin Yeni Mecmua’da doğduğunu ve bundan sonra Durkheimcılığının daha sarih anlaşıldığını yazmaktadır.

Bugün, Gökalp’ten bize kalan görüşlerine baktığımızda, aile konusundaki tüm düşüncelerini üç noktada toplayabileceğimizi görüyoruz: Birincisi, Hilmi Ziya’nın da vurguladığı gibi aile ahlakı çerçevesinde ailenin değişimine dair görüşleridir. Bu çerçevedeki görüşlerinin ilk aşamasında, yeni aileyi tanımlayabilmek için Türk ailesinin kökenini araştırdığı çalışmalar yer alır. Gökalp, tarihsel malzeme ile Türk ailesini tanımladıktan sonraki aşamada ancak yasal düzenlemelerle yeni ailenin kurulabileceğini ifade eder. Gökalp düşüncesinde aile konusunda ele alınabilecek ikinci unsur, ailede babanın rolü hakkındaki görüşleridir. Günümüzde hâlâ ilgi çekmekte olan ve kendisinin de nasıl bir baba olduğunu hissedebildiğimiz aile mektupları aracılığı ile bu konuya yaklaştığımı anlaşılmaktadır. Bu çerçevede üçüncü konu ise Türk kadını/feminizmi hakkındaki görüşleridir.

Baba ailede nasıl bir role sahip olmalıdır? 1918’de Mondros’ta imzalanan mütarekeden sonra, işgal İstanbul’unda, Darü’l Fünunu’nda bulunduğu sırada Ziya Gökalp’e de tevkif emri bildirilir. Tarih 28 Ocak 1919’dur. Sürgüne gönderilen Gökalp, ardında eşi Vecihe Hanım ile onaltı yaşındaki Seniha, on yaşındaki Hürriyet ve on bir aylık Türkan adlı üç kızını bırakır. Gökalp, sürgünde geçirdiği günlerinde düzenli yazdığı mektuplar aracılığıyla ailesi ile iletişim içinde olur. 27 Mayıs 1919’dan 30 Nisan 1921’e dek takip edilebilen mektupları, Sevgili Kızlarım, Sevgili Refikam ya da Sevgili Zevcem hitaplarıyla başlamakta ve bir yandan içinde bulunduğu sürgün koşullarının iyi olduğuna ailesini ikna etmek isteyen, öte yandan geride kalanların rahat ve huzurunu merak eden, kızlarının eğitim ve sağlıklarını takip etmeye çalışan ailesine bağlı bir babanın duygularını yansıtmaktadır. Mektuplarındaki, “kızlarına yönelik tavsiyelerinde kadının toplumdaki statüsünün iyileştirilmesini savunan görüşlerinin izlerini görmek mümkün olduğu gibi, modern ailenin eşler arasında ve ebeveynlerle çocuklar arasında daha duygu yoğun ilişkilere dayandırılmak istenmesinin, ayrıca babanın aile içi ilişkileri, iletişimi, etkileşimi düzenlemekteki aktif rolünü de görmek mümkündür.”

Gökalp’in aile üzerine yazdıkları içinde ilk unsur olarak Türk ailesinin kökenini araştırdığı çalışmaları belirlemiştik… bu konudaki görüşlerini, özellikle Yeni Mecmua’da yayınladığı makalelerinin dışında, Türkçülüğün Esasları ve Türk Medeniyeti Tarihi adlı kitaplarında da ele almıştır.

Söz ettiğimiz çalışmalarda Gökalp aileyi, belli gelişim evrelerinden geçen bir tipoloji çerçevesinde açıklamaktadır. XIX. yüzyıl’da sosyolojide geçerli olan aile tarihini, ilkellikten uygarlığa, poligamiden monogamiye, anadan gelen soy zincirinden ataerkilliğe geçiş şeklinde evrimci şemalarla yazma anlayışını hatırlatır şekilde Gökalp’in de kökleri eski Türklerden başlayan bir aile değişim modeli üzerinde durduğu görülmektedir.

Ziya Gökalp, Türk Ailesi başlıklı makalesinde “Türk Ailesi, aile tiplerinden hangisine mensuptur ve onu nasıl ıslah etmeliyiz” sorusunu sormaktadır. Bu sorudaki “ıslah” vurgusu, amacını yani aile sınıflamasıyla hangi nedenden dolayı ilgilendiğini de göstermektedir.

Gökalp yukarıdaki sorusuna şu cevabı vermektedir: Aile, mâderî semiye halinde başlamıştır. Bu devride, çocuk, anasının semiyesine bağlanırdı. Babanın semiyesi ile hiçbir akrabalığı yoktu. Semiyenin bölünmesiyle, bu müşterek kütükten üç dal ayrıldı: Mâderî aile, asabevî aile, pederî aile.

Mâderî aileye başlangıçtaki toplumlarda rast gelinmektedir. Bağlılık yalnız ana yönünden geçerlidir. Babanın aile içinde hiçbir mevkii yoktur. Bazıları bu örneğe, “Maderşahî Aile” derler. Ancak, bu doğru değildir. Çünkü bu ailelerde velayet anada değil, dayıdadır. Bu sebeple buna “Halşâhî Aile” denilebilir. Ailenin en eski şekli bu “dayılık” devridir. Bu dönemde din Şamanizmdir. Şamanlardaki sihir kuvveti kadınlara aittir. Eski Türk medeniyetinde kadınların yüksek hukuka sahip olması da maderî batının Türklerde uzun müddet devam etmesinin sonucudur. Maderî batın devrinde, Türklerin avcılıkla yaşadığı anlaşılıyor. Avcı Türklerde kadınların hukuku erkeklerin hukukundan daha yüksekti. Avcı aşiretten bir kız, sürü sahibi yani göçebe bir erkeğe varmak istemezdi. Çünkü avcı Türklerde, gelin bir ‘kalın’ karşılığı olarak, kocasının obasına gitmezdi. Gelin kendi obasında kalır, güvey onun obasına gelirdi. Bu suretle, hukukça karısından aşağı mevkiide bulunurdu. Ayrıca, bir adam, amcasının kızıyla evlenebildiği halde, dayısının kızıyla evlenemezdi. Halasıyla evlenebildiği halde teyzesiyle evlenemezdi. Ana cihetinden olan akrabalarla evliliğin yasaklanması da batının maderî olduğuna delalet eder. Erkek sürü sahibi olduktan sonra, biraz mal vererek kendi klanına kadın getirebilmesi mümkün olmuştur. Buna göre, aşiretin avcılıktan çobanlığı geçişinden sonra, baba-üstün klan oluştuğu anlaşılmaktadır.

Kısacası Gökalp, anne akrabalığına bağlı fakat velayetin dayıda olduğu en eski aile tipi olan maderî ailenin farklılaşarak, baba soylu asabevî aileye, buradan da çocuğun hem anne hem de baba soyuna bağlı olacağı hukuksal olarak eşit olsa da erkeğin başta bulunduğu pederî aileye doğru bir dönüşüm yaşandığını yazmakta ve sonuç olarak bu aile tipinin evlenen çiftlerin yeni bir ev kurdukları evlilik ailesine, izdivacî aileye doğru şekillendiğini söylemektedir.

Buraya kadar, ‘Türk ailesi, aile tiplerinden hangisine mensuptur?’ sorusuna Gökalp’in eski Türklerde ailenin ortaya çıkışı ve değişim evrelerini temel alarak verdiği cevabı gördük. Gökalp’e göre tarih boyunca toplumlar büyürken aile daralmıştır. Durkheim’ın, fizyolojik bir nitelik taşıyan kandaşlıkla, sosyal bir nitelik taşıyan akrabalığı birbirinden ayırdığını ifade eden Gökalp, aileyi birbirine akrabalık bağı ile bağlı olan fertlerin toplamı olarak tanımlar. Bir topluluğun sosyal bir aile özelliği taşıyabilmesi için onun hukukî ve ahlakî açıdan zorlayıcı kurallara sahip olması gereklidir.

Türk-İslam medeniyetinde toplum, tarih boyunca aşiret, kavim, ümmet, millet adlarıyla dört dönemden geçmiştir. Aile de bu dört sürece uygun olarak klan, ocak, konak, yuva adlarıyla dört dönemden geçmiştir. Aşiret devrinde sosyal aile yalnız klandan ibarettir. Kavim devrinde ocak da sosyal aile özelliği alır. Ümmet devrinde ise ocak, değişerek konak durumuna gelir. Millet devrinde ise konak ayrılarak yuvalara dönüşür.

Ailenin şekillenmesinde toplumların siyasi örgütlenmesi etkendir. Yunan ve Latinlerde “şehir” oluşmadan ataerkil aile meydana gelmemiştir. Eski Türklerde de göçer-şehir durumundaki “il” oluşmadan “ocak” meydana gelmemiştir. Ocağın sosyal bir aile olması, devletin kurulmasıyla süratle oluşmuştur.  Cermen ailesinin Avrupa toplumlarına model olması gibi, Türk ailesinin iki yönlü akrabalık, hukuksal eşitlik ve her evlilikten ayrı bir ev doğması gibi özellikleri İslam coğrafyasında yayılmıştır. Türk ailesini anlamak için onun unsurlarını görmek gerekmektedir. İslam ümmetinde varlığını sürdüren konak dört çeşit kaynaktan gelmektedir. Eski Arap ailesi, İslamî aile, İran ve Rum’un ataerkil ailesi, Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri aile (ocak). İşte Türk ailesi -konak- bu etkilerin karışımından doğmuştur.

Konak, karı-koca ve çocukların yanında büyük baba ve büyük anne ile dayı ve teyzelerin de bulunduğu geniş aile tipidir. Saltanatın benimsenmesiyle birlikte Türk ailesi yavaş yavaş ocak şeklinden konak şekline geçmiştir. III. Sultan Murad zamanında saraya cariyeler alınmış ve cariye kullanımı normal hale gelmiştir. Böylece Osmanlı ailesi de konak tipine geçmeye başlamıştır.

Toplumsal dayanışmanın ilk şekli, toplumun fertleri arasında ortak duyguların, başka bir deyimle ortak bilincin bulunması ile meydana gelir. Ortak bilinç aşiret ve kavim örneklerinde doğar. Ümmette ise ortak bilincin temeli bütün insanlar için kandaşlığın üstünde ve dışında bir yoldaşlık özelliği taşıyan “ümmet dini” şeklinde görünür. Aile aşiret çağında küçülmüş bir aşiret özelliğinde olduğu gibi, kavim ve ümmet çağında küçülmüş bir kavim veya ümmet biçimindedir. Tanzimat’tan sonra aile içindeki dayanışma yavaş yavaş çökmeye başlamıştır. Bundan dolayıdır ki, bu çağdaki aile örneğine “yuva” adını veriyoruz. Fakat gerek ümmetin gerek ümmet çağına ait ailenin çöküşüne bakarak sosyal gelişimin fertçiliğe doğru gittiğine karar vermek doğru değildir. Çünkü ümmet dayanışması çözülürken onun yerine “millet dayanışması” diyebileceğimiz yeni bir biçim oluşmaya başlar. Yani, bir yandan eski aile tipine ait dayanışma gevşerken bir yandan da yeni aile tipine uygun dayanışma örülür. Aile ile toplum arasındaki benzeyiş kanununa göre, yeni ailenin de millet gibi çok dayanışmalı bir toplum olması gerekir.

Bazı kesimlerin, toplum yükselirken her yanda gerileme görerek kötümser olmaları, bozulan teşkilata bakarak doğan teşkilatı görmemelerindendir. Bununla birlikte, toplumların bu çağdaki değişimi yalnızca topluma ve içindeki aile yapısına ait değildir. Fakat biz geçiş döneminde bulunduğumuz için, yüzeysel bir bakışla baktığımız zaman, dayanışmaların, yalnızca çöküşünü görüyoruz. Bu görüşe göre, sosyal hayatın fertçiliğe ve çıkarcılığa doğru gittiğine karar veriyoruz. Oysa çöken organizmanın içinde yeni bir organizma şekillenip gelişmektedir.

Millet çağında büyük aileden küçük aileye geçiş oldu. Toplumun gelişimi, tüm toplumların en küçüğü olan “aşiretten” başlayarak “millet” düzeyine çıktığı gibi, ailenin gelişimi de klandan yuvaya doğru gittikçe küçülmektedir. Ailenin böyle bir gelişim kanununa uyduğu bilmezsek geçiş zamanlarında giderek aile dayanışmasının yıkıldığını, fertlerin kişisel çıkarcılığına ve fertçiliğe gidildiğini zannetmek kaçınılmaz bir sonuç olur.

Gökalp her ne kadar yeni ailenin kuruluşu konusunda kaygılı değilmiş gibi görünse de aslında toplumun Tanzimat sonrasında alacağı şekil konusunda kararsızlıkları da vardır…Tanzimat ile birlikte İran medeniyetinden Avrupa medeniyetine geçerken, mantığımızı, teknoloji ve metotlarımızı değiştirmemiz gerektiğini fakat Tanzimatçıların medeniyetten başka, bir de öz kültür olduğunu bilmedikleri için “Batılılaşmak” işlemini, milli şahsiyetimizin en köklü kaynaklarına yaymak istediklerini söyleyen Gökalp, Avrupa medeniyetine ciddi bir şekilde girmekle beraber milli öz kültürümüzle, diğer Avrupalı milletlerden ayrı kalmamız gerektiğini vurgulamaktadır. Soy ve din yönlerinden Avrupalılardan ayrı olan Türklerin, bu ortak medeniyet içinde daha çok şahsiyetli bir öz kültür yaratmaları gerektiğini söyleyen Gökalp, Avrupa medeniyetine girerken “aile” ve “kadınlık” anlayışlarında da eski düşüncelerimizi değiştirerek, Avrupa düşüncesini kabul etmemizin zorunlu olduğunu söylemektedir…

Millî öz kültürümüzün varlığından habersiz olanların yalnız medenî yükselişe önem verdikleri için her konu gibi aile konusunda da körü körüne Avrupa’yı taklide çalıştıklarını düşünen Gökalp, çağdaş aileyi kuracağız diye, millî aileyi yıktıklarını ifade etmektedir. Diğer yandan Doğu kültürüne aşırı bağlı olanların da geleneksel aile bozulacak diye çağdaş aileyi ve kadınlık anlayış ve görüşlerini kesinlikle reddettiklerini söylüyor. Gökalp’e göre, bu aşırı akımların ikisi de doğru değildir.

Çağdaş toplumlarda evlilik, özel bir sözleşme şeklinde değil, genel bir kurum şeklinde düşünülmeye başladığından, devlet de evlilik hakkında kurallar koymuştur. Bundan dolayı, son çağda bir evliliğin imam tarafından onaylanmasına “dini nikâh” adı verildi. Bizdeki aile yalnız ekonomik yönleri düzenlemiş, ahlaki yönleri boş ve düzensiz kalmıştır. Yeni aile hukuku, uzun süreden beri ülkemizde geçerli olan “nikâh sistemi” şartlarını daha çok genişletip düzenliyor. Yeni aile kanunu boş ve düzensiz kalan yönleri de göz önüne alarak, milletin temeli olan aileyi sağlam bir kurala dayandırması, çok önemli bir yükseliş ve yüceliş gereğidir. Gökalp, Batıda geçerli aile tipi olan izdivacî ailenin aslında eski Türklerde bulunuyor olması, bu aile tipinin köklerine sahip olduğumuzu gösterse de, yeterli olmadığını söylemektedir… yapacağımız aile kanundaki yönümüz en eski ananelerimizde bulunan “izdivacî aile” sistemini, hukuki yaptırımlara sahip bir esas olarak kabul etmemizdir.

Gökalp’in aile konusunda tüm yazdıkları, Batılılaşma projesinin bir alt dalını inşa etme çalışması olarak görülmelidir. “Toplumlar genişlerken aile daralmaktadır” yargısıyla, dönemin geçerli tezini benimsediğini anlıyoruz. Batıda geçerli aile tipinin izdivacî aile olması ve aslında eski Türk aile töresinde bu ailenin köklerinin bulunması, izdivacî aileye geçişi kolaylaştıracaktır. Fakat “törede bu esasın bulunması yeterli değildir, yapılması gereken yasal düzenlemelerdir” derken, yeni aileyi inşa edecek aile kanununun -ki bunun içinde modern anlamda aile adı da vardır- çıkarılması gerektiğini söylemektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*