Felsefe hakkında her şey…

Toplumsal İnşacılık Nedir?

05.05.2020

Toplumsal İnşacılık, temel olarak etnometodolojiye dayanan, toplumsal dünyanın önce tipleştirme süreciyle kurgulanıp inşa edildiğini, daha sonra bu tipleştirmelerin kendilerini üreten bireylerin ötesinde nesnel bir nitelik kazandığını ileri sürerek toplumsal eylem yaklaşımı ile yapısalcı yaklaşımları bir araya getirmeye çalışan bir teoridir.

“Toplumsal İnşacılık” fenomenolojik düşüncelerden etkilenen Peter Berger ve Thomas Luckmann tarafından geliştirilen bir teoridir.

Bu teori, toplumsal dünyanın önce tipleştirme süreciyle inşa edildiğini, daha sonra bu tipleştirmelerin kendilerini üreten bireylerin ötesinde nesnel bir nitelik kazandığını ileri sürerek toplumsal eylem yaklaşımı ile yapısalcı yaklaşımları bir araya getirmeye çalışan ve temel olarak etnometodolojiye dayanan bir teoridir (Marshall, 1994: 390).

Diğer bir deyişle Berger ve Luckmann insanların gündelik yaşamı anlamlandırarak ve yorumlayarak kurguladıklarını, daha sonra ise bu dünyanın nesnel bir dünya haline dönüştüğünü ileri sürmektedirler. Berger ve Luckmann sembolik etkileşimciler gibi mikro düzeydeki etkileşim sürecine öncelik vermemiş olmakla birlikte sembolik etkileşimciliğin bazı temel görüşlerinden faydalanmışlardır. Bununla birlikte, sembolik etkileşimciler mikro düzeydeki etkileşim ile bireysel bilincin biçimlenişi arasındaki ilişkiyi vurgularken Berger ve Luckmann bireysel bilincin biçimlenişinin makro düzeydeki kültürel anlam sistemleriyle olan ilişkisini vurgulamışlardır (Johnson, 2008:155).

Berger ve Luckmann gerçekliğin nesnel ve öznel yönlerinin birbirine zıt olmadığını, bu nedenle pozitivist ve yorumlayıcı sosyolojinin temel varsayımlarının birbirilerini tamamen dışlaması gerekmediğini ileri sürerler. Bu bakımdan bir yandan Durkheim’ın kabul ettiği anlamda dışsal bir toplumsal gerçeklik anlayışına sahiptirler, diğer yandan ise Weber gibi bu gerçekliğin öznel yönünü vurgulamaktadırlar (Allan, 2006:30).

Toplumsal inşacılık yaklaşımı, gerçekliğin nesnel ve öznel yönlerinin birbirine zıt olmadığını, bu nedenle pozitivist ve yorumlayıcı sosyolojinin temel varsayımlarının birbirilerini tamamen dışlaması gerekmediğini ileri sürer.

Berger ve Luckmann’a göre gerçeklik kendi irademizden bağımsızmış gibi kabul ettiğimiz, bizden bağımsız, dışarıda, bizim ötemizde ve herkese açık bir gerçekliktir. Bu görüşe göre biz gerçekliği “seçmeyiz”, gerçeklik bizim irademizden bağımsız olarak (ama bizim irademize ‘rağmen’ değil) bize dayatılmaktadır; yani biz herhangi bir niyetsel eylemde bulunmadığımız halde kültür bir gerçeklik hâline gelmektedir (Allan, 2006:30). Bu yaklaşıma göre toplumsal gerçeklik kendi başına bir toplumsal olgu değildir, üretilen ve iletişimle iletilen bir şeydir; toplumsal olarak inşa edilir ve bir kez inşa edildikten sonra da çeşitli yollarla muhafaza edilir. Diğer bir deyişle nesnel toplumsal gerçeklik toplumsal eylem tarafından yaratılır, ama yaratıldıktan sonra bireylere sanki onların dışında var olan, kendilerinden ayrı ve bağımsız bir gerçeklikmiş gibi görünür (Eberle, 1992:493). Gerçekliğin inşası, dışsallaştırma, nesnelleştirme ve içselleştirme şeklinde üç evrenin diyalektik ilişkisi ile mümkün olur. Bu üç evre, Berger ve Luckmann’a göre insan eylemi, toplumsal kurumlar ve öznel bilinç arasındaki karşılıklı ilişkiyi analiz etmek için kullanılan üç temel kavramdır (Johnson, 2008:156) ve bize sunulan bilgiyi gerçekmiş gibi görmemizi ve kabul etmemizi sağlayan da bilginin bu üç evre ile sunuluyor olmasıdır.

Gerçekliğin inşasındaki bu üç evre diyalektik bir süreç içindedirler ve birbirlerine gereksinim duyarlar. İnsanlar dünyayı kültür aracılığıyla yaratır ve dışsallaştırırlar çünkü kültür, belirli bir bağlam içinde insanları neye inanacakları, ne düşünecekleri, ne hissedecekleri, ne yapacakları, ne üretecekleri, ne kullanacakları konusunda yönlendirerek toplum ve birey arasındaki bağlantıyı sağlar. İnsanlar toplumsal dünyayı kültürün sağladığı araçlar ve semboller aracılığıyla yaratırlar. Gerçekliğin inşası, dışsallaştırma ile başlar. Dışsallaştırma sürecinde insanlar bir yandan teknoloji ve teknik araçlar üreterek nesnel kültürü, bir yandan da dil, imaj ve değerler üreterek belirleyici kültürü (anlam ifade eden kültürü) yaratırlar (Allan, 2006:32).

Dışsallaştırma süreci, insanların kendilerini sürekli olarak çeşitli etkinliklerle ifade ederek maddi ve manevi kültürü yaratmaları, diğer bir deyişle araç gereç üretiminden hukuka, inanç sistemlerinden teknolojiye, toplumsal dünyanın maddi ve kültürel koşullarının üretilmesi sürecidir (Johnson, 2008: 156).

Bu süreç içinde anlamı da insanlar yaratır ve teorik olarak istedikleri gibi yaratırlar. Örneğin çoğu zaman genellikle cinsiyetin kadın ve erkek olmak üzere iki kategorisi olduğunu düşünürüz; ama bazı toplumlarda kadın olarak da erkek olarak da görülmeyen üçüncü bir cinsiyetin (berdache) varlığı kabul edilir, ayrıca biyolojik olarak incelendiğinde en az altı cinsiyet kategorisi olduğu belirtilmektedir, yine de insanlar biyolojik gerçeğe kendi kültürel gerçekliklerini dayatır ve iki cinsiyet kategorisi oluştururlar (Allan, 2006:33).

Bütün varlıkların anlamı vardır ve bu anlam belirli bir bağlam içinde geçerlidir, ancak bazı gerçekler insanların yükledikleri anlama daha fazla bağlıdırlar. Örneğin dağlar ya da denizler insanlara bir anlam ifade ederler, ama insanlar hiç var olmasa da var olacaklardır; oysa bir kaşık, kültürel bir üründür, ancak bir araç olarak var olabilir, insanlar olmasaydı asla var olamayacak bir gerçektir, dolayısıyla kaşık gibi nesnelerin anlamı ve işlevsel olarak mevcudiyetleri insanlara bağlıdır. Fiziksel dünyaya bağlı olan dağ, nehir, deniz, kaya gibi gerçeklikler kaba gerçeklikler olarak adlandırılır. Toplumsal gerçekler fiziksel dünyaya daha az bağlı gerçeklerdir, örneğin sandalye, masa gibi gerçekler toplumsal gerçeklerdir. Kurumsal gerçekler tamamen soyut olabilen gerçeklerdir, örneğin para, evlilik, özel mülkiyet gibi gerçekler kurumsal gerçeklerdir. Sembolik gerçekler ise özgürlük ya da aşk gibi, hiçbir fiziksel varlığı olmayan ve varlığı tamamen insanlara bağlı olan gerçeklerdir. Nesne veya düşünceler fizikselliklerini yitirdikleri, insanlara bağlı hâle geldikleri ölçüde daha anlamlı, daha önemli olurlar, bu nedenle insanlar kaba gerçeklerdense sembolik gerçekleri daha anlamlı bulurlar; örneğin özgürlük ya da aşk insanlar için sandalye veya masadan, hatta paradan daha önemlidir (Allan, 2006: 33).

Anlamı insanlar yarattığı için, bir kez dışsallaştırdıktan sonra kültürün nesnelleştirilmesi gerekir, aksi halde kültür insanlığın her istediğinde keyfi bir şekilde değişir. Böyle bir değişim insanların tahammül edemeyeceği derecede belirsizlik ve güvensizlik hislerine neden olacağı için anlam nesnelleştirilir, bir kez nesneleştirildikten sonra gerçekliğin özelliklerini taşır, yani nesnelleştirilmiş olan anlamlar gerçekler hâline gelirler (Allan, 2006:34). Bu çerçevede insanların yarattığı şeyler bir kez üretildikten sonra insanlara sanki kendi eylemlerinden ya da yaptıkları öznel tanımlardan bağımsız olarak mevcutlarmış gibi, dış dünyanın bir parçası imiş gibi görünürler (Johnson, 2008: 156).

Bir başka deyişle insanların dışsallaştırma sürecinde ürettikleri ürünlerin nesnel bir özellik kazandığı süreç nesnelleştirme olarak adlandırılır (Calhoun, 2002:46). Bir örnek vermek gerekirse, insanlar dışsallaştırma sürecinde çeşitli ürünler yarattıklarında, örneğin bir öykü yazdıklarında, bir çiftlik inşa ettiklerinde ya da bir ordu kurduklarında, bu ürünler insanlara kendilerinden bağımsızmış gibi görünür ve bu süreç de nesnelleştirmedir. Toplumsal inşacılık yaklaşımına göre düşünceler kendi özellikleri nedeniyle gerçek hâline gelmezler, onları nesneleştirdiğimiz için gerçek haline gelirler ve bütün gerçeklikler aynı şekilde inşa edilirler (Allan, 2006:35).

Mesela bir zamanlar dünyanın bir tepsi gibi düz olduğuna ve bir öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanılıyordu, yine bir zamanlar atomun parçalanamayacağına inanılıyordu, bu tarihler için bu bilgi “gerçek”ti. Sadece düşünceler değil, nesnel bir gerçeklik olarak deneyimlenen kurumsal dünya ve bu dünyadaki kurumların hepsi de nesnelleştirilmiş insan etkinliklerinden oluşur; yani her ne kadar nesnelleştirme sürecinde insanların ürettikleri ürünler onlardan bağımsızmış gibi bir görünüm kazansalar da toplumsal dünya ontolojik olarak onu üreten insan etkinliğinden bağımsız değildir (Calhoun, 2002:46). Yaşamın gerçekliği, gerçek olarak algılanması da yine nesnelleştirme ile mümkün olur çünkü kurumsallaşmış dünyanın açıklanabilmesi için nesnelleştirilmesi gerekir; bu süreçte kültür kurumsallaştırılarak, tarihselleştirilerek ve meşrulaştırılarak (Allan, 2006: 36-37) nesnelleştirilir. Nesnelleştirmenin yolları olan bu süreçlere kısaca değinmek gerekirse:

Kurumsallaştırma

Kurumsallaştırma, insanların karşılıklı olarak etkinliklerini, davranışlarını daha geniş eylemlerin örnekleri olarak tipleştirmeleri, böylece davranışların alışıldık hale gelmesidir. Örneğin üniversiteye yeni başlayan bir öğrenci ilk günlerde edindiği arkadaşlarla yakınlaşamayabilir, çünkü onlardan ne beklemesi gerektiğini ve kendisinden ne beklendiğini bilmemektedir; ancak karşılıklı olarak birbirlerinden belirli davranışlar beklemeye başladıklarında birbirlerinin davranışlarını tipleştirmeye, diğer bir deyişle davranışlarını kurumsallaştırmaya başlarlar. Benzer şekilde hastane koridorunda beyaz önlüğü ve steteskopu ile gezen biri ile elinde reçeteleri ile muayene odası önünde oturan bir kişi birbirlerini gördüklerinde oturan kişi beyaz önlüklü kişiyi doktor olarak, beyaz önlüklü olan da oturan kişiyi hasta olarak görür, yani birbirlerini tanımasalar da karşılıklı olarak birbirilerini tipleştirir, belirli tipler olarak görürler. Berger ve Luckmann’a göre insanlar davranışlarını tipleştirmeye ve karşılıklı olarak alışkanlık kazanmaya eğilimlidirler (Allan, 2006: 35-36).

Tarihsellik

Kurumsallaştırma sürecinde çeşitli ilişkiler ve davranışlar tipleştirilir, ama bazı ilişki ve davranışlar henüz birey doğmadan önce yapılmıştır. Bu gibi durumlarda bireyler kendilerinden önceki nesillerin kurumsallaştırdığı bu davranış veya ilişkileri nesnel olarak algılarlar. Bu açıdan karşılıklı ilişkiler ne kadar uzun süre tarihselleştirilirse kurumun nesnelleştirilmesi o kadar güçlü olacaktır (Allan, 2006:36).

Meşrulaştırma

Berger ve Luckmann, insanların anlama ihtiyaçları olduğu için toplumsal dünyayı meşrulaştırmaya da ihtiyaçları olduğunu, meşrulaştırmanın da bilişsel ve ahlaki temelde toplumsal ilişkiler ve güç ilişkileri kuran hikayelerle gerçekleştiğini belirtirler (Allan, 2006:36). Diğer bir deyişle meşrulaştırma, toplumsal düzeni açıklayan, meşru kılan ve “neden” sorusuna yanıt veren ikinci derecede bilgidir (Allan, 2006:37). Meşrulaştırma, farklı düzeylerde gerçekleşir; bunlar açık meşrulaştırma, teorik meşrulaştırma ve sembolik evrenlerin meşrulaştırılmasıdır. Berger ve Luckmann, meşrulaştırmaları açıklamak için ensest ilişki örneğini verirler, kardeşlerimizle evlenmememiz gerektiğini bilir, bunu neden yapmamamız gerektiğine dair fazladan bir açıklamaya ihtiyaç duymayız, bu açık meşrulaştırmadır. Diğer taraftan örneğin kardeşlerin evlenmesi sonucunda sağlıksız çocukların doğacak olması ve toplumun devamlılığının tehlikeye gireceği açıklaması, teorik meşrulaştırmadır, mantıklı bir iddiaya sahip olan bir meşrulaştırmadır. Sembolik evrenlerin meşrulaştırılması ise diğerlerinden daha güçlü olan ve tek bir anlamlı bütün içinde insanları etkileyen bütün nesneler ve deneyimler için açıklamalar içeren bir meşrulaştırma tipidir, örneğin din sembolik evrenlerin meşrulaştırılmasının örneklerindendir. Aynı davranış, yani kardeşlerin evliliğinin yasaklanması, bu çerçevede dine aykırı olduğu için de meşrulaştırılabilir (Allan, 2006:36-37).

ÖRNEK: Bir otele gittiğimizde veya bir bankaya girdiğimizde uymamız gereken bazı kurallar olduğunu biliriz. Otelin / bankanın müşterileri olarak bu kuralları biz koymayız, bu kurallar bizim öznel bilincimizin dışında yaratılmıştır, ama yine de yaratılmışlardır, yani inşa edilmiş ve sonra da bir dış gerçeklik hâline gelmişlerdir.

Bir kez yaratıldıktan ve dış gerçeklik hâline geldikten sonra toplumsal dünya, toplumsallaşma aracılığıyla insanların öznel bilinçlerinin bir parçası hâline gelir, yani nesnelleştirilmiş kültür içselleştirilir; bu süreç de içselleştirme olarak adlandırılmaktadır (Johnson, 2008:157). Diğer bir deyişle içselleştirme süreci, nesnelleştirilmiş toplumsal dünyanın toplumsallaşma yoluyla öznel bilince aktarılmasıdır (Calhoun, 2002:46). İçselleştirme, toplumsallaşma sürecinde gerçekleşir ve hem genel olarak kültürün hem de alt kültürlerin, farklı sınıfların, dinî ve etnik grupların kültürünün içselleştirilmesini içerir. Her ne kadar kimse bir kültürün tamamını içselleştiremezse de en genel düzeyde inanç ve varsayımların içselleştirilmesi sayesinde insanlar sembolik bir evren yaratırlar ve bu sayede gündelik yaşamlarındaki rutin etkinlik ve deneyimlerini anlamlı ve gerçek kılmış, yani öznel bir düzen yaratmış olurlar (Johnson, 2008:157). İçselleştirme toplumsallaşma sürecinde gerçekleşir; ama toplumsallaşma her zaman tam olarak tamamlanamayabilir ya da kusursuz olmayabilir, bu nedenle toplum gündelik yaşamda gerçekliği “şüphenin askıya alınması, rutin, konuşma, biyografik deneyim, terapi ve nihilasyon” gibi çeşitli yollarla korumaya, muhafaza etmeye çalışır (Allan, 2006:43-45).

Görüldüğü gibi Berger ve Luckmann, insanların kendi bilinçlerinde yarattıkları gerçeklik ile toplumsal olarak kabul edilen gerçeklik arasındaki ilişkiyi göstermeye çalışmaktadırlar. Diğer bir deyişle diyalektik bir toplum anlayışı geliştiren Berger ve Luckmann, dünyaya yüklediğimiz öznel anlamın nasıl toplumun kurumsal yapısı tarafından desteklendiğini ve aynı zamanda bu kurumsal yapının da nasıl gündelik yaşamdaki eylem ve etkileşimler aracılığıyla yeniden üretildiğini ve korunduğunu ortaya koymaktadırlar (Johnson, 2008:161).

Bu yaklaşıma göre toplumsal gerçeklik ne tamamen nesneldir ne de tamamen özneldir; insanlar kendi öznel gerçekliklerini nesnelleştirir ve sonra da içselleştirirler; bu açıdan önce gerçekliği üretirler, daha sonra ise bu gerçeklik onları yönlendirir. Diğer bir deyişle Berger ve Luckmann bir yandan Durkheim’ın kabul ettiği anlamda bireysel bilincin ötesinde bir toplumsal gerçeklik düşüncesini kabul etmekte, diğer yandan da Weber gibi bu gerçekliğin bireylere özgü olan öznel yönünü vurgulamaktadırlar. Yorumsamacı gelenek içinde yer alan bazı yaklaşımlar, toplumsal gerçekliğin öznel yönünü vurgulamak için bu gerçekliğin nesnel yönünü, yani yapısal özellikleri tamamen göz ardı etmek ya da gözden kaçırmakla eleştirilmişlerdir. Buna karşılık Berger ve Luckmann’ın yaklaşımı, toplumsal gerçekliğin öznel yönünü vurgularken bu gerçekliğin nesnel yönünü yok saymaz ve bu özelliği, bu yaklaşımı diğer yaklaşımlardan ayıran en belirgin özelliğidir. Gerçekliğin hem nesnel hem de öznel yönleri olduğunu ileri sürerek Berger ve Luckmann gerçekliğin bu yönlerinin birbirlerinin karşıtı, zıttı olmadığını savunmuş olmaktadırlar. Bu nokta önemlidir, çünkü bu düşünce sosyolojideki pozitivist ve yorumlamacı yaklaşımların birbirlerine zıt olmadığı düşüncesini beraberinde getirir. Bu nedenle Berger ve Luckmann’ın toplumsal inşacılık yaklaşımı, toplumsal dünyanın mikro düzeyi ile makro düzeyi arasında köprü kurulmasına katkıda bulunmaktadır.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...