Modern Devlet İktidarının İşleyiş ve İşlevine Dair Güncel Yaklaşımlar

felsefe Nedir

Daha güncel hâlleriyle ele aldığımızda, liberal yaklaşımlar devletin, çeşitli toplumsal ilgi ve çıkar odakları arasındaki dengeyi sağlayan bir tür tarafsız güç olduğunu vazederler: Devletin temel amacı toplumdaki farklı çıkarları dengelemek suretiyle “genel ve ortak iyiyi” gerçekleştirmektir.

Bu bakış açısına dair temel teori çoğulculuk (pluralism) adı altında ortaya çıkmıştır. Pluralist yaklaşım, modern devletlerde iktidarın çeşitli toplumsal gruplar arasında bölündüğü tahlilinden yola çıkmaktadır. Seçimlere dayalı temsili demokrasilerde, çeşitli toplumsal gruplar güçleri oranında çıkarlarını gerçekleştirme şansı bulurlar, zira devlet iktidarını kullanacak olan hükûmetler de seçilmek için bu çıkarları dikkate almak durumunda kalırlar.

Dolayısıyla çoğulcu yaklaşım aslında liberal demokratik devletlerin bir tür meşrulaştırmasını sağlar. Zira bu devletler klasik liberalizmin vazettiği gibi güvenlik ve düzen gibi temel ihtiyaçları karşılamakla kalmazlar, aynı zamanda modern toplumun ve siyasetin temel özelliklerinden biri olan farklı çıkar ve ilgiye sahip grup ve kesimlerin bir arada yaşayabilmeleri için en uygun araçları da sunarlar.

Bunun karşısında yeni çoğulcu (neo-pluralist) yaklaşımlar, liberal demokratik devletlerin toplumun çoğulcu yapısını yansıttığını kabul etmekle birlikte, bunun çoğulcu yaklaşımın vazettiği gibi bunun tüm ilgi ve çıkar odaklarına yayılan bir eğilim olmadığını söylerler. Örneğin büyük iş çevreleri çıkarlarını gerçekleştirmek açısından küçük olanlara göre daha avantajlı durumdadırlar ve çoğu zaman da iradelerini kabul ettirirler. Çoğulculuğun, modern devletlerdeki iktidar kullanımını toplumsal kesimlerin çıkar ve ilgileri ile özdeşleştiren temel yaklaşımına en ciddi itiraz seçkinci (elitism) yaklaşımlardan gelmiştir.

Mosca, Pareto, Michels ve Schumpeter gibi isimlerde köklerini bulan seçkinci yaklaşım, tüm demokratik görünümüne rağmen, modern devletlerde ve onun çeşitli düzeylerdeki aygıtlarında iktidarın bir avuç seçkinde toplandığını iddia etmiştir. Bu nedenle demokrasi ve sosyalizm gibi eşitliği ön plana çıkaran politik yönelimler modern iktidarların işlediği günümüze birer mitten ibarettir. Modern iktidarların içerdiği karmaşık ve büyük yapılar ister istemez bu yapıların içerisindeki etkin olan elitlere büyük bir özerklik sağlamakta, bu da aslında kendi özgün iktidarlarını hesapsız bir şekilde yürütmelerini sağlamaktadır.

Bu, politik olarak tam da elitizme karşı çıkan siyasal yönelimlerde bile böyledir. Örneğin Michels, siyasal partileri incelediği çalışmasında döneminin işçi partilerinin bile partinin işçilerin değil, aslında bürokratik elitlerin kontrolünde olduğunu söylerken veya Schumpeter, demokrasinin, karar alma otoritesini ele geçirmek için elitler arası bir yarış olduğunu söylediklerinde bahsettikleri budur. James Burnham’ın klasikleşmiş Yönetici Devrimi (The Managerial Revolution) isimli çalışması, kapitalist veya komünist fark etmeksizin tüm endüstriyel toplumlardaki teknik ve bilimsel elitlerin gerçek iktidar sahipleri olduklarını vazederken, C. Wright Mills’in İktidar Eliti (The Power Elite) isimli kitabı, en liberal toplumlardan biri olarak kabul edilen ABD’deki siyasetin aslında büyük iş çevreleri ve askeri aygıtlardan oluşan “askeri-endüstriyel kompleks” tarafından belirlendiğini iddia etmekteydi.

Devletin işlevi ile ilgili olarak yine liberal teori içerisinden ortaya çıkan ve günümüz siyasal yaklaşımını adeta domine eden yeni sağ (new right) ve yeni liberal (neoliberal) yaklaşımlar ise klasik liberalizmin devlet ve hükûmetlerle ilgili alerjisini güçlü bir şekilde yeniden gündeme getirmişlerdir. Buna göre modern toplumlarda kitlelerin baskısına bağlı olarak rolü ve işlevi giderek artan modern devlet ve hükûmetler aslında bireysel özgürlük ve teşebbüs ortamını giderek ortadan kaldırır hâle gelmişlerdir. Liberal geleneğin bu yeni versiyonu, hiç şüphesiz ki, modern devletlerin özellikle 20. yüzyıl içerisinde kazandığı yeni nitelikleri hedef almaktaydı.

Bu nitelikleri sosyal devlet kavramsallaştırması içerisinde ele almak mümkündür. Sosyal devlet, vatandaşların sosyal haklar olarak nitelendirilen eğitim, sağlık, istihdam gibi konularda doğrudan hak sahibi olmalarını ve bu hakların organize edilmesi konusunda da devletlerin yükümlülük altına girmelerini anlatmaktadır. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra hem çapı giderek genişleyen sosyal hakların organize edilmesinde hem de ekonomik krizlere bağlı olarak ekonominin idare edilmesinde devletlerin rolü giderek artmıştır. İşte bu dönüşüm nedeniyledir ki, yeni liberal tezlere göre, devlet, klasik liberalizmin öngördüğü gibi zorunlu kötülük veya hakem devlet olmaktan çıkmış, kolları her yere uzanan ve aslında topluma değil, kendi kendisine hizmet eden bir canavar hâline gelmiştir.

Devlet iktidarını kullanan siyasetçiler ve bürokratlar kamu çıkarı adına aslında kendi çıkarlarını en çoklaştırmaktadırlar. Bu, en temelde kitle demokrasilerinin bir sonucudur. Ekonomik süreçleri demokratik hak talepli siyasal süreçlere bağlayan modern kitle demokrasileri, siyasal yönetimleri ve bürokrasiyi her geçen gün şişirmiş ve ortaya çıkan bu makine artık kendi çıkarları ile iştigal eden, kendi kendine hizmet eden bir sistemi beslemiştir. Dolayısıyla yapılması gereken, özellikle ekonomi yönetiminde devletin alanını küçültmek ve hükûmet müdahalesini minimuma indirmektir. Hükûmet, iş çevreleri ve işçi sendikaları arasında kurulan yakın ilişkiler verimsiz ve girişimciliği öldüren devlet yardım, teşvik ve sosyal politikalarını hâkim kıldığı için, ekonomi yönetimi ile siyaset arasındaki bağ koparılmalı ve ekonomi kendi özerk yasalarına tâbi kılınmalıdır. Devletin buradaki görevi ekonominin işleyişini sağlayacak kurumsal ve yasal altyapıyı sağlamakla kısıtlı olmalıdır.

Daha önce anlatılanlardan da tahmin edilebileceği üzere, Marksist yaklaşımın devletin işlevi ile ilgili yorumu, onun sınıflı toplumlar içerisindeki asli görevi ile bağlantılıdır. Marksistlere göre devlet, hâkim sınıfın genel çıkarlarını sağlamakla yükümlüdür. Fakat bunu kaba bir şekilde anlamamak gerekir. Marksist siyaset teorisinin en önemli isimlerinden Yunan asıllı Nicos Poulantzas’ın; Marx’ın devletin görece özerkliği kavramından yola çıkarak geliştirdiği yaklaşıma göre, kapitalist devlet temelde tek tek sermayelerin çıkarlarını savunan bir “sermaye başvuru bürosu” değildir.

Kapitalist devletin görevi, kapitalizmin bir bütün olarak devam etmesini sağlayacak sistemik yapı ve müdahaleleri ortaya koymaktır. Sermayenin ihtiyaç duyduğu işgücünün yeniden üretilmesi ile ilgili sosyal politikalar, işçi sınıfı muhalefetinin sistem dışına kaymasını engelleyecek çeşitli düzenlemeler, tüm sermaye birimlerinin piyasada öngörülebilir bir şekilde iş yapmalarını sağlayacak yasal düzenlemeler gibi işlevler kapitalist devlet tarafından yerine getirilir. Kapitalist devletin bazı işlemleri bazı durumlarda tek tek sermaye gruplarının bazı durumlarda da genel olarak sermayenin aleyhine olacak şekilde işleyebilir. Hatta süreç içerisinde işçi sınıfı da devlet seviyesinde bazı kazanımlar elde edebilmişti. Devlet açısından önemli olan kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu yasal, politik ve toplumsal düzenlemelerin sürdürülebilir bir şekilde devamlılığını sağlamaktır.

Böyle bir durumda, devletin kapitalist olması, biraz önce de belirttiğimiz gibi kapitalist sınıfın doğrudan aracı olmasından değil, üretim tarzının yeniden üretilmesindeki genel rolünden kaynaklanıyordu. Bu rol çok çeşitli biçimler alabiliyordu. Üretim ilişkilerinin içinde işleyeceği hukuki yapıyı oluşturmak ve muhafaza etmekten, eğitim aracılığı ile işgücünün yeniden üretilmesine varıncaya kadar, sınıflı toplumun içindeki parçalanma ve ayrışma eğilimlerinin üstesinden gelme ve toplumu bir arada tutmaya yönelik işlevleri devlete kapitalist özelliğini veren temel unsurlar olarak ön plana çıkıyordu. Başka şekilde söylemek gerekirse, kapitalist devleti kapitalist yapan, özel çıkarların hüküm sürdüğü üretim alanındaki anarşi karşısında, bu üretimin içinde gerçekleşeceği toplumun genel bütünlüğünü ve devam ettirilebilirliğini sağlamasıydı. Devlet, kapitalist toplumda burjuvazinin doğrudan ajanı olarak işleyen basit bir yapı olmaktan ziyade, işlevi kapitalist toplumun devamlılığını sağlamak olan “görece özerk” bir yapıydı.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*