Immanuel Kant ve Onun Metafiziği

felsefe Nedir

Geleneksel felsefede çoğu zaman metafiziklerin temel ön dayanakları, o metafizik sistem içinde temellendirilmiştir. Buna karşılık Kant, metafiziğin temellerini metafiziğin dışında bir yerde, saf aklın genel yasalarında arıyor olması yolu ile diğer düşünürlerden ayrılmaktadır.

Kant’ın saf akla yönelttiği eleştiri ile mümkün deneyimin sınırları belirlenecek ve mümkün deneyimin a priori koşulları ortaya çıkarılacaktır. Metafiziğin olanağının ve kaynağının ortaya konması, kapsamının belirlenmesi ve sınırlarının çizilmesi görevinde dayanak, olgular değil, saf aklın sunduğu imkânın kendisi olmuştur.

Metafizik, Kant açısından iki anlama gelir. Bunlardan ilki doğa bilimlerini de mümkün kılan, olgusal deneyimin zorunlu ön koşullarına işaret eden sentetik a priori ilkeler bütünlüğü olmasıdır. Bu anlamı ile metafizik bizim bilmemizin sınırını çizmeye yönelik ön dayanakları ortaya koyar. Bu anlamı ile eleştireldir. İkinci türden metafizik ise meşru bilgi alanımız belirlendiğinde, bunun dışında kalan alan hakkında, aklın adeta kaçınılmazcasına ortaya koyduğu kanılar bütünlüğü olarak mutlak metafiziktir. Kant’ın soruşturması sonucunda olanaklı olup olmadığını belirlemek istediği de bu mutlak metafiziktir. Bu türden metafizik savlar felsefeyi adeta bir savaş alanına çevirmiştir ve şimdi ona karşı bir reform önerilmektedir.

Felsefe bütün olası deneyimin ötesine geçmeye ve deneyimin dışındaki alana ilişkin savlar ortaya koymaya çalışmaktadır. Fakat bu amacı gerçekleştirebilmek için gidilebilecek mümkün bilmemizin dışında bir yer yoktur; bu yüzden felsefenin ilk görevi insan düşüncesine ilişkin sistematik bir eleştiridir. Mümkün meşru bilginin biçimine ve sınırlarına yönelik eleştirel soruşturma, olası bir metafizik sistem için de meşru temelin ne olabileceğini gösterecektir. Bu eleştiri, pek çok metafizik spekülasyonun meşru olmayan temellere dayandığını ortaya koyacaktır. Soruşturma sonucunda ortaya çıkan manzara ise pek çok büyük metafizik sisteminin hiçbir şey ile temellendirilmemiş olduğudur.

Metafiziğe Kant’ın getirdiği eleştiri bilgi yetimize, yani saf akla, bizzat aklın kendisi tarafından uygulanan bir sınamadır. Bu, aynı zamanda metafizik bilginin olanaklılığının ve neyin metafizik bilginin olanağı dâhilinde olduğunun sınanmasıdır. Metafizik, eğer olanaklı ise, inceleme nesnelerini olanaklı deneyimin sınırları içinde tutmak zorunda kalacaktır. Metafiziğin a priori bir bilgi olarak, neyi başarıp neyi başaramayacağının ortaya konması için, bütün a priori bilginin olabilirliği, ilkeleri ve sınırları belirlenmelidir. Böylelikle, metafiziğin kaynakları, sınırları ve kapsamı ortaya konulmuş olabilecektir.

Kant insanın bilme yetisini, duyarlık, anlama yetisi ve akıl olarak belirlemiş; duyarlığın formları olarak uzay ve zamanı; saf anlama yetisinin kavramları olarak kategorileri; saf aklın kavramları olarak da ideleri ortaya koymuştur.

Mutlak metafiziğin konusu, hiçbir deneyim ile ilişkili olmayan saf aklın kavramları, idelerdir. Görüler ve kategoriler, deneyim ile olan bağlantıları nedeni ile bütün meşru bilgiyi üretirken, ideler bu koşulu sağlayamadıkları için, bilgi olarak değer taşımayan metafizik anlatımlara yol açmaktadırlar. Bu bakımdan Kant’a göre, insan aklı doğal bir yanılsama içindedir. Mutlak metafiziksel sorular da bu doğal yanılsamanın zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar insanın bilme etkinliğinin bir türünden zorunlulukla türemektedirler. Bu yanılsamanın ürünü olan aklın idelerine karşılık gelen hiçbir deneyim nesnesi yoktur.

Deneyimin koşullarını aşan, deneyimde kendisine karşı gelecek hiçbir şey bulunmayan kavramlar ile bilgi üretilemez. Dolayısı ile bu alandaki bilgi uğraşısı aklın olgusal açıdan bilgi değeri olmayan metafizikler üretmesi ile sonuçlanır. Bu bakımdan ideler, mutlak metafiziğin kurucu ögeleri olarak konumlanırlar.

Duyusal algılama alanında bulunan ve bu bakımdan bilgiye konu olan nesne fenomen alanında ve bu fenomene kaynaklık ettiği varsayılan kendinde şey ise noumen alanında bulunurlar. Bir kullanımında noumenon içeriği boş fakat sınırlandırıcı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat bir diğer kullanımında, bu kavramın metafizik bir içeriği vardır. Bu metafizik içerik, anlama yetisinin duyarlığı sınırlandırmak için koyduğu sınırı aşmasından, yani düşüncelerin genel formları olan kategorilerin kendinde şeylere uygulanması olanağından doğar.

Kant, kendinde şeylerin kuramsal bilgisinin olanaksızlığını temel tez olarak ortaya koymakla birlikte, aynı zamanda bu tür soruların insan aklındaki zorunlu temelini de göstermiştir.Noumenanın bilinemez, fakat çelişmeye düşmeksizin düşünülebilir olduğunu göstermekle Kant, metafiziğin bir bilim olarak değil, fakat genel olarak olabilirliğinin insanın bilme yetisinde içerildiğini göstermiş olmuştur.

Kant, mümkün deneyimin sınırlarını belirleyen kategorilerin, kendinde şeylere uygulanacak biçimde genişletilmeleri durumunda, onların bilgi vermeleri bakımından boş olduklarını ileri sürerken; öte yandan da onların bu biçimde genişletilmesine pratik akıl bağlamında bir temel bulmaya çalışmıştır. Ona göre tanrı, özgürlük ve ölümsüzlükle ilgili düşüncelere sahip olmak mümkün, hatta gereklidir. Fakat bu düşünceler her ne kadar iyi temellendirilmiş olurlarsa olsunlar, hiçbir anlamda bilgi meydana getirmezler. Fakat tam da bu bakımdan metafizik önermeler anlamdan yoksun değil, tersine belli bir biçimde söylendiklerinde bütünü ile anlamlıdırlar.

Mümkün deneyimin sınırları içinde olmasalar da metafizik sistemler bir iç tutarlılığa sahiptirler. Onların ifadelerini doğru ya da yanlış sayacak biçimde ele alma yolları da vardır. Her metafizik sistem önce kavramlarına ilişkin belli tanımlar ortaya koymak ve sonra da bu tanımlamalardan mantıksal sonuçlar çıkarmakla oluşur. Bu bakımdan başlangıçta kimi zaman aksiyom olarak verilen tanımlar kabul edildiğinde, bunlardan çıkan sonuçların da kabul edilmesi zorunludur.

Biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz.

Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın var oluşu, ruhu ölümsüzlüğü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel öğesinden biri olan deney, tecrübe öğesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir öğesidir.

Buna karşın, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki apriori öğeyi çıkarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelliğiyle, ahlak alanında apriori öğeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya çıkar. Akılla anlaşılabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer Yıldırım

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*