Felsefe hakkında her şey…

Realizmin tarihsel gelişimi

02.10.2022
764

REALİZMİN TARİHSEL GELİŞİMİ

İlk Çağ’da Realizm

“Tımarhaneden ya da idealist düşünürlerin okulundan çıkmamış” her insan, çevresinde, bilinçten bağımsız bir dünya bulunduğunu bilir. Taşları, toprakları, ağaçları vb. var eden insan bilinci değildir. Çünkü bunlar dünya üstünde insan varolmadan önce de vardı. Dünya, milyarlarca yılını bu doğal varlıklarıyla birlikte insansız yaşamıştır.

Örneğin kuşların kendi bilincinin ya da insan bilincinin ürünü olmadığını ve kendisinin dışında bağımsız olarak var bulunduğunu çocuklar bile bilir. Kendiliğinden özdekçilik anlayışına uygun olarak ilk insanların bu gerçekçilik anlayışına kendiliğinden gerçekçilik ya da çocuksu gerçekçilik denir.

Düşünsel alanda Hint’te Vedanta, Çin’de Konfüçyüsçülük ve Antik Çağ Yunanlılarında Elea okulu öğretisi ileri sürülünceye kadar bu sağlam gerçekçi anlayış sürmüştür. Bu anlayış sağlamdır, ama güçsüz yanları da vardır. Bu güçsüz yanlarının başında öz’le olgu’yu özdeşleştirmesi gelir. Nitekim idealist felsefe onun bu güçsüzlüğünden yararlanmış, özü bilinemeze ve varolmayana indirgeyerek olguyu, eş deyişle görünüşü gerçek dışı saymıştır.

Kendiliğinden gerçekçiliğin ikinci güçsüz yanı, pek doğal bulduğu dünyanın varlığı sorununu önemsemeyişidir. Nitekim idealist felsefe onun bu ikinci güçsüz yanından da yararlanmış, örneğin Machçılık dünyanın varlığı sorununun hiçbir önem taşımadığını ileri sürerek tek gerçekliğin duyumlar olduğunu ileri sürmüştür.

Felsefe açısından bu güçsüzlüklerine rağmen, bu sağlam çocuksu anlayış özdekçi felsefenin, bilginin ve bilimin temellerini oluşturmuştur.

Antik Çağ’da Realizm

Nesnel gerçeği gerçek saymama anlamındaki Orta Çağ gerçekçiliğinin tohumları Antik Çağ Yunanlılarınca atılmıştır. Elea öğretisi, Platon ve Aristoteles bu anlamdaki gerçekçiliğin kurucularıdır.

Bu anlayışlara göre gerçek, bireysel olan değil, tümel (genel ve evrensel) olandır. Tümellerse ancak bireysellerde varolabilirler, kendi başlarına bir varlıkları yoktur.

Örneğin dünyada eşekler vardır, ama eşeklik yoktur. Eşeklik bir tümel kavramdır ve ancak bireysel bir eşekle varolabilir. Gerçek olan, eşekler (bireysellikler) değil, eşeklik’tir (Eşekler ölür, eşeklik baki kalır). Çünkü eşekliği ortadan kaldırın, dünyada eşek kalmaz. Eşek, varoluşunu eşekliğe borçludur. Bireysel eşeklerin varoluşları bulunduğu halde varlıkları bulunmamasına karşı, tümel eşekliğin varoluşu yoktur ama varlığı vardır. Gerçek, “bağımlı varoluşu değil, bağımsız varlığı olandır.”

Dünyada bulunan bütün bireysellikler varlıklarını başka bir varlığa borçludurlar, bu yüzden gerçek değildirler. Tümellerse bağımsız varlıklardır, bu yüzden gerçektirler. Bu yüzdendir ki varoluşları bulunan bireysellikler gerçek değildirler, görüntüdürler; varoluşları bulunmayan tümellerse gerçektirler.

Antik Çağ Yunan felsefesinde bu idealist savın gerçek sahibi Aristoteles’tir. Elealılar ile Platon bu savın tomurcuğunu taşırlar. Çünkü ne Eleacılar ne de Platon tümellere (Eleacılarda Bir ya da varlık, Platon’da İdealar) bir varoluş yüklememe cesaretini gösterebilmişlerdir. Parmenides’e göre tek olan varlık küre biçimindedir, demek ki özdekseldir ve varoluşu da vardır.

Platon’da idealar, bir idealar evreninde yaşamaktadırlar, yükselmiş ruhlar gidip onları görebilirler, demek ki birer varoluş içindedirler.

İlk kez Aristoteles’tir ki idealizm açısından çelişkili olan bu sınırı aşmış ve tümellere ayrıca birer varoluş yüklememiştir. Tümeller ussal (çünkü usla yapılan soyutlamalardır), bireysellerse duyusaldır.

İdealist alan öylesine hazırlanmıştır ki artık bir yanda Berkeley nasıl eşekler olmadıkça eşeklik de olmazsa (eşeklik olmayınca eşekler de olmazsa) öylece masayı algılayan olmadıkça masanın da olamayacağını, öbür yanda Hegel gerçeğin ussal ve ussal olanın gerçek olduğunu rahatlıkla söyleyebilir.

Orta Çağ’da Realizm

Eleacılık, Platon ve Aristoteles temeline dayanan Orta Çağ gerçekçiliği, bilimsel gerçeklik anlayışına tümüyle ters bir anlam taşır ve nesnel gerçekliğin gerçek olmadığını, asıl gerçekliğin düşünce ürünleri (tümeller, geneller ya da evrenseller) olduğunu ileri sürer.

“Tümeller gerçektirler ve nesneden öncedir.”

Bu şu demektir: Eşekler gerçek değildir, eşeklik gerçektir ve eşeklik eşeklerden önce gelir (eşekler ölür, eşeklik baki kalır).

Özellikle Anselmus’la Champeauxlu Guillaume’un savundukları bu idealist sava karşı adcılar tümeller adlardır ve tümel nesneden sonradır savıyla karşı çıkmışlardır. Tümeli gerçek saydıklarından ötürü gerçekçi adını alan düşünürlerin savları altında, Roma Katolik kilisesinin evrensellik savı yatar. Bundan başka Hıristiyanlık, başta Tanrı kavramı olmak üzere bütünüyle tümellere dayanır. Tümeller gerçek sayılmazsa Tanrı’nın da gerçek sayılmaması gerekir.

Ne var ki tümellerin sözcüklerden, eş deyişle adlardan ve seslerden ibaret bulunduğu açıktır, kırmızı bir addır ki ancak kırmızı bir çiçekte ya da kırmızı bir böcekte varlaşır, evrende bir özneye yüklenmeksizin kendi başına varlığı olan bir kırmızı yoktur.

Tümeller, nesnelerden, önce değil, elbette sonra gelirler. Önce kırmızı çiçekleri ve kırmızı böcekleri görür ve tanırız, sonra bunlardan ‘kırmızı’ tümel kavramını soyutlarız.

Ne var ki idealistler, bunun, zamansal bir öncelik değil, mantıksal bir öncelik olduğunu savunurlar. Ama ileri sürdükleri mantık, kendi mantıklarıdır, kaldı ki bu savunmayı ileri sürenler de Orta Çağ gerçekçileri, yani asıl gerçekçiler değil, çağdaş yeni gerçekçilerdir.

Çağdaş yeni gerçekçiler, eski gerçekçilerin pek açık saçmalıklarını örtmek çabası içinde ‘varlık’ ve ‘varoluş’ deyimlerine de kendilerine özgü anlamlar verirler ve varlığı bulunanın varoluşu olamayacağını, buna karşı da varoluşu olanın varlığı bulunamayacağını ileri sürerler.

Varlık, olgusal değil, mantıksaldır; bu yüzden de varoluş gibi bilincin dolaysızca karşısında olan değil, tam tersine, bizzat bilinç, düşünce, zihin ya da us olgusal, bireysel ve öznel değil, tam tersine, soyut, evrensel ve nesneldir.

Gerçek, nesnel düşüncedir. Bu yüzden de gerçekçi varoluşu bulunmayan bu mantıksal varlık, her şeyin kaynağıdır ve evrenin ancak onunla açıklanabileceği bir ilk ilke ya da son erektir.

Görüldüğü gibi gerçekçilerin bu savları, Hint Vedacılığından, Çin Konfüçyüsçülüğünden, Yunan Platonculuğundan, Augustinus, Thomas, Kant, Schelling, Hegel ve çağımızın yeni gerçekçiliğine, yeni Thomacılığına, kişilikçiliğine kadar tüm nesnel düşüncecilere göre ‘ilk ilke’ ve ‘son erek’ terimleri özdeştir. Çünkü idealistler bilimsel nedenselliği yadsıyarak onun yerine metafizik erekselliği koyarlar.

Onlara göre erek sebebin içindedir (Burada neden’le metafizikte kullanılan sebep terimlerindeki ayrıma dikkat edilmelidir). Neden’den ‘etki’ çıkarsanamaz ama sebep’ten erek çıkarsanır. Bundan ötürüdür ki ‘son erek’le ‘ilk ilke’ aynı şeydir. Evrenin ancak onunla açıklanabileceği bu son erek ya da ilk ilke olan ‘nesnel düşünce’ ne türlü bir düşüncedir? Bir düşünen olmadan düşünce olabilir mi?

“Düşünce, beyin olmaksızın varmış. Peki, bu beyinsiz düşünceyi savunan düşünürler de var mıdır? Vardır. Bunlardan biri de Profesör Richard Avenarius’tür”.

Ne var ki gerçekçiler ve nesnel idealistler, bu nesnel düşüncenin bizim anladığımız anlamda varolduğunu hiçbir zaman ileri sürmemişlerdir, “nesnel düşünce, düşünen birinin zihninde bulunamaz; bulunsa varolurdu ve o zaman da gerçek olmazdı” derler, üstelik bu soruyu sorana hak da verirler: “düşünceler, düşünen biri olmadan elbette varolamaz, ama tümeller zaten varolmaz ki, çünkü gerçek’tir onlar”.

Görüldüğü gibi idealizm terimi olarak ‘gerçek’, varolan değil, tam tersine, varolmayandır. Ama her şeyin kaynağı olan ve evrenin ancak onunla açıklanabileceği asıl varlık da odur.

Adcılarla gerçekçiler arasındaki ünlü kavga, gerçekte özdekçilerle düşünceciler arasındaki temel felsefesel kavgayı yansıtır. Abelardus, kavramcılık öğretisiyle, gizlemeye çalıştığı adcılığı desteklemiş ve “tümel, ne nesneden önce, ne de sonradır, nesnenin kendisindedir” demiştir.

Bilinçten bağımsız bir gerçekliğin var olduğunu kabul eden öğreti. Varlığın, insan bilincinden bağımsız ve nesnel olarak var olduğunu ileri süren görüş. Realizm bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan idealizmin, kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcığın ve Orta Çağ’ın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür gerçeklikten söz edilebilir. Bunlardan biri şeylerin yapısına, öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı, ikincisinde ise zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 3. Sınıf “Çağdaş Felsefe Tarihi” Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; Prof. Dr. Mustafa Ergün – Felsefeye Giriş – Varlık Felsefesi

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...