Felsefe hakkında her şey…

Gençleri çalışma hayatı hakkında yarattığımız mitlerle yanlış mı yönlendiriyoruz?

26.02.2022
1.033
Gençleri çalışma hayatı hakkında yarattığımız mitlerle yanlış mı yönlendiriyoruz?

Kültürel yapımızı belirleyen anlatılar bazen bilinçaltımıza da hitap eder. Örneğin birçoğumuz çok fazla çalışmanın çok iyi sonuçlar doğuracağına dair ortak bir inanç taşırız. Okula, sadece bir işe sahip olmak için gittiğimize inanırız. Sahip olduğumuz işte çok çalışırsak iyi bir hayat yaşayacağımızı düşünürüz; böylece kendimize ait olan bir evde yaşayabilir, bütün hayallerimize çok sıkı çalışarak ulaşabiliriz.

Kültürel zeminde aktardığımız bu düşünceleri, çalışkanlık ve girişimcilik gibi değerleri çocuklarımıza aşılayabilmek amacıyla çabalıyoruz.

Aktarılan bu gibi değerlerin alt metninde ise iki mit yer alıyor. Öncelikle çocuklara, başarılı olan insanların bu değerleri hak ettiğine dair bir mesaj iletiliyor. Bu da ne yazık ki düşük ücretle çalışan insanların düşük ücretle çalışmayı hak ettikleri ve bu durumlarından tamamen kendilerinin sorumlu oldukları anlamını taşıyor.

Ardından, bir işe sahip olmanın iyi olduğu mesajı karşılıyor çocukları. Bu bağlamda çocuklar aynı zamanda daha hırslı olmaları ve daha iyi bir iş bulmak için çabalamaları yönünde telkin ediliyor. Yani diğer insanlar bunları da başaramazlarsa içine düştükleri durumdan gene kendileri sorumlu görülüyor.

Bu iki mitik anlatıyı bazı politikacıların da konuşma biçimi olarak benimsediklerini görebiliriz. Örneğin Avustralya’nın eski Maliye Bakanı Joe Hockey, bakanlığı sürecinde, bir ev satın almak isteyen vatandaşların yapmaları gereken tek şeyin “iyi bir iş bulmak” olduğunu belirtmişti.

Peki bu iki anlatı, nasıl mitselleştiriliyor? Bunu görmek için felsefenin araçları devreye sokmak gerekiyor.

MİT 1: BAŞARININ KAYNAĞI ÇABALAMAKTIR

Başarının kaynağını salt çabada gören mitin temelinde meritokrasi anlayışı vardır.

Bu, neoliberal söylemin genel özelliğidir. Bu söylem teoride takdire şayan bir inanç taşır ve gerçekten de istek uyandırıcıdır; zira bu anlayışa göre herkes başarılı olabilir ve bütün potansiyelini ortaya çıkararak kendisinin en iyi hâline ulaşabilir. Özetle kişilerin başarısı, ne kadar çaba gösterdiklerine bağlıdır.

Amma velakin madalyonun bir de öteki yüzü vardır. Bu mitin yarattığı bir sonuç olarak, eğer kişi toplum nezdinde başarılı kabul edilmiyorsa genellikle yeterince sıkı çalışmadığı konusunda, tembellik yapmadığı eğiliminde eleştiriye maruz kalır.

yarış, rekabet, mücadele

Kendinden beklenen potansiyeli ortaya koyamayan insanların çoğu zaman tembel, budala ya da adım atma cesaretinden yoksun olduklarına dönük yanlış bir yargı ortaya çıkar. Bu, mantıkta modus tollens olarak bilinen kuralla ulaşılacak bir hataya kapı açar. Bu mantıksal işleyiş şöyle gerçekleşir:

  • A, B’nin nedenidir.
  • B gerçekleşmemiştir.
  • O hâlde A gerçekleşmemiştir.

Bir örnekle açıklayalım:

  • Çaba, başarı kazandırır.
  • Başarı kazanılmamıştır.
  • O hâlde çaba gösterilmemiştir.

Pek çok politikacı ve kanaat önderi, birçok gencin tembellik, iş ahlakından yoksunluk veya bir tür rahatına düşkünlük gibi nedenlerden herhangi bir işte çalışmadığını ifade ediyor.

Fakat son birkaç yıldır dünyanın yaşadığı COVID-19 salgını sebebiyle işini kaybeden birçok insanın varlığından haberdarız. İşsizlik ödeneği alan kişilerin sayısının 2020 senesinde, 2019 senesindekine göre katbekat arttığı gerçeğini de biliyoruz. Peki bu durumda salgından ötürü işsiz kalıp işsizlik ödeneği ile geçinen bu kişilerin, yukarıda bahsettiğimiz neoliberal mitlerin bize anlattığı gibi, iş aramaya niyeti olmayan ve işsizlik ödeneği ile geçinmeyi bir yaşam biçimi hâline getiren tembeller olduğunu mu düşünmeliyiz?

Belki de bu insanlar sistematik ırkçılık, cinsiyet eşitsizliği, doğal afetler ve kötü hazırlanmış ekonomi politikaları nedeniyle başarılı olma fırsatına asla sahip olamamışlardır? Veya kim bilir, bu kişilerin bütün potansiyellerinin ortaya çıkmasına ve kendilerini en iyi hâllerine ulaştırmalarına engel olan akılsal sağlık sorunları yaşamaları da muhtemel olabilir.

Ekonomik olarak başarı sağlayabilmek söz konusu olduğunda oyuna birçok farklı etken dâhil olmaktadır. Ancak en büyük etkenlerden birisi kişinin mensup olduğu ailenin servetidir. Farklı ailelerden gelen iki genç hayatın her alanında aynı oranda çaba ortaya koysalar dahi ebeveynlerinin finansal varlığı onları birbirinden tamamen farklı sonuçlara ulaştırabilecektir.

Alınan eğitim, beslenme düzeni ve beslenme kalitesi, ebeveynlerin ilgisi ve içinde yaşanan kültür de başarının başkaca etkenlerindendir; ancak hiçbir şey zengin bir aileden gelmenin sağladığı katıksız avantajla tam olarak boy ölçüşemez.

MİT 2: İŞİNİZ YETERİNCE GÖSTERİŞLİ DEĞİLSE KENDİNİZDEN UTANMALISINIZ!

İnsanların bir işe veya çalışmaya muhtaç olduğu anlayışı, özelde siyasal ve genelde toplumsal söylemde yaygın olarak kullanılan bir tür demagoji aracıdır. Bu araca göre, çalışmak iyidir. Ve dolaylı olarak, bir işe sahipseniz bu da yeterince iyi bir şeydir.

Ancak, doğruluk sapması olarak bilinen hatadan dolayı durum genellikle pek de böyle değildir.

 

Bu, kendi muhakeme veya karar verme gücümüzü kullanmak yerine, başkalarının sosyal telkiniyle onların inançlarını ve davranışlarını benimsediğimiz zamanlarda gerçekleşir. İnsanlar sosyal varlıklardır ve birbirlerine uymayı amaçlarlar; buradaki uyma çabası da işte bu telkinlerin bir sonucudur.

Bu nedenle bazı işleri diğerlerinden daha prestijli kabul ediyor ve insanların bu konudaki söylemlerine az veya çok, sonuç olarak bir değer atfetmiş oluyoruz.

Yapılacak olan herhangi bir işten kazanılacak para bizim için başka işlerin niteliğinden ve kalitesinden daha fazla değer görüyor.

Bu toplumsal tavır, karşılığında daha yüksek ücret alınan işlerin daha değerli olduğunu düşünmemize yol açan bir ön yargı yaratıyor. Örneğin bazı üst düzey şirket yöneticilerinin yüksek maaşları haberlere bile konu olarak dolaylı biçimde olumlu örneklermiş izlenimiyle yansıtılıyor.

Bu tip ön yargılar sonucunda şöyle bir anlayış doğuyor: Düşük gelirli insanların yaptıkları işler de düşük değerli işlerdir ve pek tabii düşük gelirli işlerde çalışan insanlar da düşük değerde insanlardır.

Hemşireler, sağlık hizmetlerinin işlemesindeki kritik rolleri sebebiyle sağlık personelleri arasında hayati bir toplumsal öneme sahiptir. Ancak birlikte çalıştıkları doktorlara kıyasla hemşireler hem çok daha az ücret alırlar hem de prestij konusunda doktorlarla denk görülmezler. Öğretmenler COVID-19 salgını sürecinde devasa bir eğitim müfredatını çevrim içi ortama uygun bir formata kaydırarak (milyonlarca çocuğun duygusal ihtiyaçlarını karşılamayı da görev addederek) muazzam bir iş çıkarmışlardır. Keza öğretmenlerin maaşları da prestijleri de hemşirelerle benzer şekilde doktorlardan oldukça düşüktür.

İlgili konu: Covid-19 insanlığı derinden etkiledi: Ama felsefe bize yardımcı olabilir!

İlgili konu: Okullarda felsefe eğitimi verilmesi neden son derece önemlidir?

Bu anlayışla yaklaşılınca sıradan, vasıfsız ve yönetim yetkisi içermeyen işler için durum daha da kötüleşiyor. Bu işleri yürüten meslek grupları temel meslekler olarak nitelendirilmelerine rağmen, düşük bir mesleki prestije sahip olarak kalıyor.

Ticarethane çalışanlarına ve temizlik görevlilerine karşı, nispeten düşük ücretleri nedeniyle ön yargılı yaklaşıyoruz. Başkalarına hizmet etme argümanı onların işlerini daha değersiz kılıyormuş gibi düşünebiliriz; ancak bu, pilotların, doktorların ve avukatların da başkalarına hizmet ettiği gerçeğiyle karşılaşınca yere çakılacak bir argüman gibi görünüyor.

Belli mesleklerde kariyer sahibi olabilmek için alınan eğitimin niteliği ve bu yolda harcanın paranın miktarı, şüphesiz ki bu ön yargının gelişmesinde rol oynuyor. Fakat sanatçılar ve yaratıcı kişiler yüksek maaşla iş yapmazlar ve yine de uzun süreler boyunca çalışırlar; ancak bu durum, yani sanatçıların ve yaratıcı zekâya sahip insanların çok fazla çalışıyor olmaları, yüksek kazancı diğer tüm mesleki niteliklerden üstün tutanlar için pek de önemli bir konu olmuyor.

Toplumun prestijli gördüğü işlerde çalışmak kişiyi kendi yaşamında tatmine ulaştıracak bir şey değildir. Zira bu konu üzerine yapılan bilimsel çalışmalar, iş güvenliği, mesleki özerklik ve iş-yaşam dengesi gibi kriterlerin kişilerin yaşamsal tatmini için çok daha önemli olduğunu ortaya koyuyor.

Gençlerimize (ve kendimize) bizim için iyi bir işin ne olduğu hakkında nutuk çekerken, iş gücü maliyeti ve elde edilecek kazanç konusunda sanki daha az konuşmamız gerekiyor.

Daha çok yaptığımız işin ne kadar anlamlı olduğu, işi yaparken ne kadar özerkliğe sahip olduğumuz ve zamanımızın işten geri kalan kısmıyla anlamlı bir yaşamsal denge kurup kuramadığımız konularını dile getirmemizin önemi apaçık görünüyor.

 


 

Kaynak Metnin Yazarı: Luke Zaphir (Eleştirel Düşünme Kürsüsü Öğretim Üyesi, The University of Queensland)

Çeviri ve Derleme: Sosyolog Ömer YILDIRIM

Bu makale, Sosyolog Ömer YILDIRIM tarafından www.felsefe.gen.tr için derlenerek çevrilmiştir.

Derleme için kaynak metin: No, people aren’t unemployed because they’re lazy. We should stop teaching children myths about work

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Saltuk dedi ki:

    Değerli paylaşımınız için teşekkürler

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...