Wittgenstein’ın Tractatus Kitabı

felsefe Nedir

20. yüzyıl felsefesinde iki temel mimar vardır. Bunlar, Wittgenstein ve Husserl’dir. Bu iki filozofun bilinmesi, 20. ve 21. yy felsefesinin bulunduğu yeri anlamayı mümkün kılacaktır.

Wittgenstein, hayatı ile felsefesi içi içe geçmiş filozoflardan biridir. Çünkü sadece felsefe ve bilgi için düzenlenmiş bir hayat yaşamıştır. Bu anlamda Eski Yunan düşüncesinin mirasına sahip çıkmıştır. Wittgenstein’ın en önemli yönü mantık ve matematik merkezli bir düşünme sistemi geliştirmiş olmasıdır.

Olağan bir filozof gibi klasik felsefe eğitimi görmemiştir. Platon’u ve Schopenhauer’ı okumuştur. Augustinus ve Tolstoy en sevdiği filozof ve yazarlar arasındadır. Kirkkegaard’ı okumuş ve ondan oldukça etkilenmiştir. En çok sevdiği filozoflar, teoloji konusunda yazanlardır. Bunun yanı sıra kendi döneminden Whitehead, Russell ve Frege’yi de temel iddialarına eleştiriler getirecek düzeyde okumuştur. Ayrıca şiire de çok düşkündür.

Wittgenstein’ın felsefesi iki farklı dönemden oluşur. Birinci dönem olarak adlandırılan felsefe yaklaşımının ifadesini bulduğu kitap, Tractatus (Mantıksal Felsefe İncelemeleri)dur. Bu kitap esasında bir mantık kitabıdır. İki değerli mantık üzerine yazılmış olmasıyla beraber, doğruluk fonksiyonlarını da anlatmaktadır. Bunun yanı sıra, mantıktan hareketle “Felsefe nedir?” sorusuna da cevap aramıştır. Ayrıca, matematik felsefesinde de yeni bir yaklaşım geliştirmiştir. Wittgenstein, bir mantıkçı olmasıyla beraber, şiirle ilgilenen bir yöne de sahiptir. Matematik, mantık ve dil felsefesinde çığır açıcı olmuştur.

Wittgenstein Tractatus adlı kitabında mantık felsefesinde alanında yıkıcı eleştiriler ortaya atmıştır. Matematik felsefesinde Russell ve Whitehead o dönemde iki önemli temsilci konumundaydı. Bu ikili, Principia Matematica kitabını yazmışlardır. Daha sonra Wittgenstein bu kitabının sanıldığı gibi değerli düşünceler içermediğini ileri sürecektir.

Wittgenstein’ın gözünde, felsefe yapabilmek için ilk önce bir mantık zemini gerekir. Ona göre felsefe mantıkla başlar. Bu fikri Russell’dan almıştır. Wittgenstein’a bu fikri Russell’ın “Felsefenin Özü Olarak Mantık” adlı makalesi vermiştir. Wittgenstein mantığı iki anlamda kullanmıştır. Formel bir bilim olarak mantık ve felsefe çalışmalarının başlangıcında, temelinde bulunan mantık. Wittgenstein’a göre mantık, dünyanın nasıl olduğunu önceden belirlemektedir.

Wittgenstein’ın Tractatus adlı kitabı ilkin bir mantık kitabıdır. Ama aynı zamanda dili mantık açısından ele almaya çalışan, dille ilgili bir kitaptır. Üçüncüsü ise, Wittgenstein’ın felsefe tarihindeki rolüyle ilgilidir. Wittgenstein’a göre Tractatus, diğer özelliklerinin yanı sıra, bir ahlak kitabıdır. Özgün adı Tractatus Logico Philosophicus olan bu kitabın adı, ‘Mantıksal Felsefe Araştırmaları’ olarak tercüme edilebilir. Bu kitap, hemen bakıldığında, baştan sonra mantıkla ilgili açıklamalarla doludur. Yani, bir mantık yönü vardır. Fakat dil ile ilgili yönü de vardır. Son olarak da, onun bir ahlak kitabı olması söz konusudur.

Kitabın ön sözüne bakıldığında, onun felsefe problemlerini ele aldığı söyleniyor. Kitabın amacı, bütün felsefe problemlerini çözmektir. Wittgenstein, bir felsefe probleminin dilin yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını söyler. Daha doğrusu dilin mantığını yanlış anlamaktan dolayı ortaya çıkan problemler olduğunu söyler. Wittgensten, dilin mantığını yanlış anlamaktan kaynaklanan felsefe problemlerini sonuna kadar çözmek istiyor.

Wittgenstein, Tractatus’u yazmadan önce Norveç’te geçirdiği sürede mantık üzerine notlar diye bir çalışma hazırlamıştır. Bu, Tractatus’u anlamak için klavuz olarak göz önünde tutulabilir. Wittgenstein orada mantığın felsefenin temeli olduğunu ve felsefenin mantık ve metafizikten oluştuğunu söyler. Bu çalışma, mantığın temellerinden, yani mantıkla ilgili araştırmalardan dile doğru gitmiştir. Wittgenstein mantığı iki anlamda kullanır: Birinci anlamda, temel araştırma yapmanın kendisi olarak ama bu temel araştırmanın kendisinin bizzat temellendirilemeyecek bir alandır. Mantık, dilde araştırılmıştır. Wittgenstein’ın ilk dönemine ilişkin en temel kabulü budur.

Wittgenstein’ın ilk dönem felsefe anlayışına göre, mantığın doğasının araştırılması, dilin doğasının da araştırılmış olduğu anlamına gelir. Dilin doğasının araştırılmasıyla dünyanın doğasının araştırılması ya da dilin mantıksal yapısının araştırılmasıyla dünyanın da mantıksal yapısının araştırılması gerçekleştirilmiş olur. Bu temel kabul ve yaklaşım biçimi, Wittgenstein’ın ikinci döneminde eleştirilecektir.

Tractatus’da dünyanın yapısının mantıkla ortaya çıkartılması amaçlanır. Bu anlamdaki mantık, dünyanın bir tasarımı olarak görülür. Mantık mümkün düşünmenin imkânlarını belirler. Mantıktan söz edildiğinde önerme söz konusu olur. Mantık bir dünyadır. Biz bu dünyanın imkânları içinde yaşıyoruz. Mantığa aykırı bir şey düşünülemez. Wittgenstein bu noktada dili mantıkla ele almaya başlar. Önerme, cümle değildir. Gündelik dilde pek çok cümle söz konusudur. Bu cümlelerin hepsi önerme değildir. Bir dilsel yapının önerme olabilmesi için doğruluk ya da yanlışlık değerini taşıyabilmesi ve buna bağlı olarak da o önerme yapısındaki terimlerin yerli yerinde kullanılması gerekir.

Wittgenstein’ın felsefesi mantığın olanağının araştırılmasından dilin yapısının araştırılmasına doğru kayar. Bu anlamda Wittgenstein’da mantık birinci anlamda dilin ve dolayısıyla dünyanın mantıksal yapısının araştırılmasıdır. Bu noktada yapılması gereken şey, mantıklı dilin, düşünülür dilin, söylenebilir dilin sınırlarını mantıkla önceden belirlemektir. Wittgenstein mantığın içinden hareketle, mantığın kendisini araştırır. Mantığın kendisini araştırıyor olmak temel önermenin, yalın önermenin ortaya çıkartılması demektir. Tractatus’un merkezi burasıdır. Wittgenstein temel önermenin olmazsa olmaz bir özellik olduğunu söyler.

En temel kurucu öğe, temel önermelerdir. Wittgenstein’ın taşıyıcı zemini temel önermedir. Temel önermeler bulduktan sonra, temel önermeler arasındaki ilişkilerin de bulunması gerekir. Bu ilişkiler doğruluk fonksiyonlarıdır. Temel önermeler arasındaki ilişkiler bilimin sınırlarını belirler. Bu, dilin sınırlarını önceden belirlemesidir. Öyleyse, temel önermeler denen yapılara önceden ulaşılması gerekir. Temel önermeler ve temel önermeler arasındaki mümkün ilişkiler dilin sınırını belirler. Mantık dilin sınırlarını hem doldurur hem de belirler. Wittgenstein, mantığın yani dilin sınırlarının ötesindeki hiçbir şeyin bilinemeyeceğini ileri sürer.

Mantık ve dünya konusu söz konusu olduğunda özellikle Tractatus’da Wittgenstein, mantığın dünyanın yapı iskelesini ortaya çıkarttığını söyler. Mantık temel önermelerin ne olduğunu söylüyorsa, bu temel önermelerin mantıksal yapısını ortaya çıkartıyorsa, bu mantıksal yapı aynı zamanda olguların mantıksal yapısını da yansıtır.

Wittgenstein’ın yaklaşınıma göre, bizzat kendisi temelsiz olan, ama temel bir çalışma alanı olarak mantık, düşünmenin mümkün sınırlarını kendi bünyesinde ayna sureti olarak gösterir. Bu bakımdan, 6.124 ve 6.13 te. 6.124 ve 6.13 ifadeleri dikkate alınmalıdır.

Wittgenstein’ın arka planında Frege ve Russell’ın bulunduğu dile ilişkin çalışmalar vardır. Fakat Wittgenstein’ın, önce Orta Çağ döneminde, sonraları Leibniz’de söz konusu olan anlamda bir ideal dil kurmak istiyor olduğu söylenemez. Onun yöneliminin daha çok, insanların konuştuğu bütün mümkün dillerin mantıksal yapısını ortaya çıkartmak olduğu söylenebilir. Kaldı ki, Wittgenstein, gündelik dilin kendi içinde mükemmel olarak gayet iyi bir biçimde çalıştığını söyler. Wittgenstein sadece mantık ve matematikte dilin düzgün biçimde kullanılmasına yönelik bir çabaya girmiştir. Yoksa Wittgenstein bütün dili mantık ve matematikte ya da Leibniz’in yaptığı gibi evrensel bir açık seçikliği hedeflemiyor.

Wittgenstein’da mantık temel noktalardan biridir. Wittgenstein’ın ilk dönemi için ön önemli kavramlarından biri temel önerme, ya da yalın önermedir. Temel önermenin varlığı apriori olarak önceden mantık yoluyla karara varılabilecek bir yapı olarak görülür. Wittgenstein, temel önermenin ne olduğunu ortaya çıkartır. Temel önermeler birbirleriyle ilişkili hâle getirilir. Öyleyse, temel önermeler kendi içinde bağlantı içindedirler ve bu bağlantıların tümünün ortaya çıkması, mümkün bağıntıların tümünün verilmesi dünyamızı, mantığımızı ve gerçekliğimizi bir bütün olarak ortaya koyar.

  • Mantık araştırmasının nedeni dünyayı anlamaktır.
  • Her türlü düşünce önceden mantığı varsayar. Mantıkla başlamamış hiçbir düşünce yoktur.
  • Mantık dünyanın imkânlarının araştırılmasıdır.
  • Mantık dünyanın bir yansımasıdır.
  • Mantık tüm deneyden öncedir. (T.L.P.6.12.)
  • Mantık benim “mümkün dünyamın” sınırlarını ortaya koyar.

Wittgenstein’ın yaklaşımında “dünya” dendiği zaman kastedilen “mümkün dünya”dır.

Wittgenstein’ın anladığı anlamda formel bir bilim olarak mantığın dünyasının sınırlarını ortaya çıkarma iddiası yoktur. Wittgenstein bu anlamda sıradan bir mantık kitabı yazmamıştır. O döneme kadar gelen mantık kitabı anlayışına daha geniş bir açıdan bakmak istemiş, farklı bir yaklaşım geliştirmiştir. Aristoteles’te mantık, hazırlık bilimidir. Bu sebeple mantığı kendi başına bağımsız bir araştırma alanı olan bir bilim saymamıştır. Wittgenstein için mantık, mümkün dünyayı anlamak, onun sınırlarını ortaya çıkarmanın yoludur. Bu aşamada, mümkün dünyanın ne demek olduğu ele alınmalıdır. Mantık, düşünebilmenin sınırlarıdır. Düşünebilmenin sınırları da “mümkün dünya”dır. Felsefe yapmanın temel koşulu mantıktır, ama bu, mümkün dünyayı anlayan bir mantıktır.

Wittgenstein ontolojiye mantıktan girmiştir. Aristoteles de ontolojiye mantıktan girmiştir. Aristoteles bunu yaparken, onun mantığındaki kurucu parçalar “özne” ve “yüklem”dir. Aristoteles’in dünyasında önermeler ya da cümleler, özne ve yüklem ilişkisini dile getiren yargılardır. Bunlar “A B’dir.” formundadır. “A” taşıyıcı, “B” ise onun özellikleri, nitelikleridir. Buradan hareketle gerçekliği de “özne-yüklem” ilişkisi içinde “töz” ve “ilinekler” olarak kuruyor. Russell ve Wittgenstein’ın gözünde önermeler “özne” ve “yüklem”den değil, terimler arası ilişkiden meydana gelir. Wittgenstein, özne-yüklem ilişkisinin dışına çıkarak, “noktalardan” bahseder. Çünkü ne düşünürsek düşünelim, her şeyin parçaları vardır.

  1. Düşünebildiğimiz her şey parça- bütün ilişkisi içindedir. Her dünya parçaların ilişkisinden meydana gelir.
  2. Düşünebildiğimiz her şeyin bir “formu” vardır.
  3. Düşünebildiğimiz her şeyin bir “tözü” vardır. Wittgenstein, “Düşünebildiğimiz dünyanın tözü, onun kurucu parçalarıdır.” diyor. İşte burada filozoflar bu kurucu unsurların ruhsal mıdır, yoksa duyusal mı olduğu konusuyla ilgilenmişlerdir. Wittgenstein bu konuyla ilgilendirmediğini söyler. Ona göre bu öğeler, mantıksaldır. Ona göre her düşünme mantıksal bir bloktur.

Wittgenstein’a göre bir dünya tasarlanıyorsa, mutlaka bu dünyanın kurucu öğeleri de vardır. Düşünülebilen her şeyi meydana getiren parçalar vardır. Eğer bir geometri dünyasından söz edilecekse, bu dünyanın kurucu unsurları nokta ve çizgidir. Filozofların en önemli çabalarından biri, ister aktüel ister mümkün olsun, dünyanın kurucu parçalarını bulmaktır.

Wittgenstein, mantıkla beraber ontoloji de yapmıştır. Onun gözünde felsefe: “mantık” ve “metafizikten” oluşur. Mantık, metafiziğin temelidir. Fakat bu, spekülatif metafizik anlamında değildir. Çünkü mantık, bizim mümkün düşünebilmemizin imkânı ve sınırıdır.

Mümkün dünyanın dışında bir de aktüel dünya vardır. Mümkün dünyanın sınırları, aktüel dünyanın sınırlarından daha geniştir. Mümkün dünya daha geniş bir kümedir. Aktüel dünya bunun bir alt kümesidir.

Wittgenstein’a göre mümkün dünya aktüel dünyayı içerir. Eğer biz sadece aktüel dünyada yaşasaydık hiç kimse yanlış bir şey söyleyemezdi. Bu problem, yani yanlış konuşmanın mümkün olup olmadığı konusu, Platon’un Kratylos diyaloğunun da ana problemidir. Yanlışlık, mümkün bir dünyanın varlığı kabul edilirse olabilir. Örneğin: “Bir kafalı, iki ayaklı insan vardır.” ifadesi doğrudur. Fakat “üç kafalı altı elli insan biçimli varlıklar vardır.” ifadesi yanlış bir önermedir. Çünkü gerçekte böyle bir şey yoktur. Fakat bu durum, yine de mümkün olmayan bir durum değildir.

MÜMKÜN DÜNYA

Dünyanın oluşturucu öğeleri ve öğeler arasında gerçekleşebilecek ilişkiler, benim mümkün dünyamın sınırlarını belirler. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta budur. Eğer bir satranç oyunu oynanıyor olsaydı, iki tür hamle söz konusu olacaktı. Bunlardan birincisi hâlihazırda yapılan hamlelerken, ikincisi ise, yapılabilecekken yapılmamış olan diğer mümkün hamlelerdir. Bir satranç oyunu bu iki tür hamlenin toplamından oluşur. Satranç tahtasındaki olayların böyle olduğunu belirleyen şey, satranç kurallarıdır. Bu satranç benzetmesi kullanılacak olursa, Wittgenstein’a göre gerçekliğin yapısını belirleyen unsur mantıktır. Bu mantık bütün dünyayı doldurur ve ilişkileri kurar. Satrançta nasıl ki kurallar önceyse, mantık da dünyaya öncedir.

Wittgenstein’a göre:

  • Dünyanın temel kurucu parçaları nesnelerdir.
  • Nesneler dünyanın tözünü oluşturur. Töz kalıcı olandır, değişmeyendir. Yani nesnelerin sayısı değişmez.

Wittgenstein’a göre dünyayı oluşturan nesneler bir kez verildiyse, artık bütün mümkün durumlar da önceden belirlenmiş demektir. Satrancın kurallarını satranç oyununun mantıksal yapısı olarak kabul edersek, buradaki mantık bireylerin istek ve beklentilerine göre değişmeyen bir işleyiş olarak, mantıktır. Mantık mümkün durumlara önce geldiğine göre, bir duruma ilişkin nesneler önceden verildiğinde bütün imkânlarıyla verilmişlerdir. Başta belirlenen imkânların dışına sonradan çıkılamaz. Yeni bir mümkün durum düşünülemez. Bu anlayışa göre dünyanın nesneleri verildiği zaman, artık bu dünyanın içinde olabilecek her şey baştan bilinebilir. Yani mümkün bir dünya tasarısı kurabilirim. Ama bu mümkün dünya tasarısının dışına çıkamam. Mümkün dünya tasarısının dışına çıkmaya yönelik söylediklerim saçma olacaktır. Tasarlayabildiğim her şeyin kökenini bu dünyada bulurum. Eğer mümkün dünyanın dışı varsa, o mantıkça söylenebilen bir dünya değildir. Wittgenstein böyle bir dünyaya inanıyor ama onu dile dökemeyiz diyor. Wittgenstein’a göre eğer aslanlar konuşabilseydi, aslanları biz yine de anlayamazdık. Çünkü onun dünyası benim dünyamdan farklı bir dünyadır. Buradaki dünya, zihnin kurduğu ve dilde temsilini bulan bir dünyadır; ama bu da sınırlı bir dünyadır.

Wittgenstein’ın mümkün dünya dediği şey, insan olmanın en temel ayrımını temsili olan mantığın dünyasıdır. Bu mantığın dünyasında sırasıyla yapılabilecek olanlar mantık, matematik ve doğa bilimleridir. Felsefe ise bu dünyanın içinde değildir. Felsefenin bu dünyayla iki tür ilişkisi vardır:

  1. Felsefe bu dünyayı önceden belirlemek zorundadır.
  2. Felsefe bu dünyada bir problem olunca onu çözmek zorundadır.
  3. Felsefe bu dünyanın içinde değil, sınırlarındadır.

Olabilirliğin Dünyası (Mantıkça Mümkün Dünya)

Mantığın somutlaşacağı yer, mümkün dünyanın dışıdır. Bu dünyayı gördükten sonra tıpkı bir merdivenin işlevinin sona ermesinden sonra bir kenara atılmasında olduğu gibi, kitabının da artık kullanılma gereğinin kalmayacağını belirtmektedir.

Wittgenstein, mantığın, doğa bilimlerinin ve felsefenin yerini belirlemek istemiştir. Sonra da, bunların dışının belirlenmesi gerektiğini belirtir. Bunların dışında din, sanat, ahlak ve felsefe vardır. Her alanın yerli yerine koyarken, söylenebilir olan ile gösterilebilir olan arasında ayırım yapmıştır.

Wittgenstein, söylemek ve göstermek ilişkisini göz ile onun görme alanı arasında bir benzerlik ilişkisi kurarak ifade etmeye yönelmiştir. Bir ifadede söylenebilen ile bu ifadede kendisini gösterenler aynı düzlemde temsil edilemezler. Göz nasıl ki görmenin imkânıyken, göz nasıl ki kendi kendisini göremezse, bir ifade de kendi kendisini ifade edemez. O ancak başka bir şeyi, bir anlamı ifade edebilir.

Gözün kendisi, gözün bakış alanının içerisinde ele alınamaz. Burada bir benzetme yapılmıştır. Belli bir anlamda gören göz, tıpkı kendi bakış alanının dışında olması gibi, sanki dünyanın da dışındadır. Fakat belli bir anlamda da göz, dünyanın içindedir.

Şimdi bu benzetmeden hareket edersek, bilen ben dünyayı ancak bilen benin dünyası olarak bilebilir. Yani dünyayı ben, kendi içinde kavrayabilir. Bu, “aşkın zemin”dir. Ben dünyayı ancak, aşkın zeminde kurabilir. Emprik zemin, aşkın zemin üzerinde yükselir. Emprik zeminde ben, dünyayı değil, dünyadaki objeleri bilir. Kant’ın ve Husserl’in felsefesinin temeli tam da bu noktaya dayanır. Bir yönüyle ben dünyaya içkin, öbür yönüyle de aşkındır. Dünyaya içkin olmak demek, dünyayı sadece olgular düzleminde yaşamak demektir. Hayvan tam da bu noktada dünyasına içkindir. O olgularının dışına çıkamaz, o dünyasını topyekûn karşısına bir problem olarak alamaz. İnsan bir yönüyle dünyasının içinde, öbür yönüyle de dünyasını topyekûn olarak karşısına koyabilen bir varlık.

Dünyanın bir bütün olarak kavranmasına yönelik bu deneme, dünyanın karşıdan görülmesini amaçlar. İşte bu karşıya alışa Witttgenstein, sub specie aeterni bakış demektedir. Emprik bakışta bu, her şeyi bir bütün olarak yakalayan kavrayış biçimi yoktur. Emprik bakışın kendisini konu ettiğim zaman belli bir oranda sub specie aeterni yapılabilir. Fakat bir kişinin görülmesi, bu sub specie aeterni bir bakış değildir. Ama şu an bakan kişi kendi bakışını kendisine konu yaparsa, kısmi anlamda sub specie aeterni yapmış olur. Emprik dünyada, yani olguların dünyasında kalındığında sub specie aeterni bakış gerçekleşmez.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*