Felsefe hakkında her şey…

Étienne Bonnot de Condillac ve Empirizm Anlayışı

03.11.2019

Condillac (1715-1780) Fransız aydınlanma düşünürlerinden biri olmasına karşın, Locke’un empirist savlarından çok etkilenmiş ve empirizmin sadık bir izleyicisi olmuştur. Bu nedenle Condillac’ı empirizmin izleyicileri bağlamında bu ünite içinde ele almak uygundur.

Fransa’da, Grenoble’da doğdu. Önce rahip olmak için ilahiyat okudu. 1740’da bu okuldan ayrılarak felsefeye yöneldi. İlk yapıtı İnsan Bilgisinin Kökeni Üzerine Deneme başlığını taşımaktadır. Bununla Locke’un empirizmini Fransa’da tanıtma işine girişmiştir. İkinci yapıtı, Sistemler Üzerine Deneme’de Locke’un empirizmini Malebranche, Spinoza ve Leibniz’e karşı savunmuştur. Duyumlar Üzerine İnceleme’de (1754) kendi empirist felsefesini açımlamış ve bu yapıtla büyük ilgi çekmiştir. Zihin felsefesi, bilgibilim, dil ve politika üzerine de çalışmıştır.

Condillac öncelikle, zihnimizin düşünce ve bilgileri üretmesi bakımından Locke’un yaptığı dış deneyim-iç deneyim ya da duyum-düşünüm ayrımının gereksiz olduğunu belirtir. Başlangıçta Locke’un bu ayrımına uygun düşünse de Duyumlar Üzerine İnceleme’de bilgimizin tüm ide ve kavramlarımızın tek kaynağı olduğunu ilan etti. Bu kaynak duyumlardan başkası değildi. Ayrıca Locke felsefesinde karşımıza çıkan bir başka noktayı daha aydınlatmak üzere yapıtının temel amaçlarını dile getirme yoluna gitti. Birincil amacı, gözlemlenemeyen bir ruha ya da doğuştan ideler gibi şeylere gönderme yapmadan, duyular yoluyla otomatik olarak alınan izlenimlerin zihinde nasıl değişimlere uğradığını ve buna bağlı olarak da dışsal, maddesel bir dünyanın savunmasını yapmaktı. Birinci amaç Locke’dan farklı görünmese de ikinci amaç yeni bir yaklaşım ortaya koymuş oluyordu. Bu yaklaşım duyumların ya da izlenimlerin bizim dışımızdaki maddesel şeyler tarafından oluşturulan imgeler oldukları iddiasını yadsımış oluyordu. Onun amacı, salt zihinsel yapılı olan duyumlar aracı- lığıyla zihnimizin dışında maddi bir dünyanın varoluşunu kanıtlamaya çalışmaktı.

Condillac bu ikili amacı gerçekleştirebilmek için, içsel yapısıyla insana benzeyen ama tüm idelerden yoksun olan bir zihni bulunan mermer bir heykel varsayarak işe başlar. Başlangıç olarak tüm duyuları kapalıdır; sonra bunları sırayla açarak çeşitli duyumlar arasındaki ilişkileri görmek olanaklı olacaktır. Açmak için seçtiği ilk duyu organı koklama duyusudur; çünkü koku, dışsal bir objenin bir imgesi olarak düşünülenin varlığı tehlikesini bertaraf edebilecek yapıda, yalın bir duyumdur. Şu halde heykelin öncelikle burnunu açalım ve ona bir gül koklatalım. Bu durumda heykelin tüm zihinselliği daha sonra bir gül kokusu diyebileceğimiz bir koku duyumu olacaktır. Bu gül kokusunu algıladığı sürece onun farkında olunması dikkat demektir. Yani alınan duyum, koku algılanır algılanmaz dikkati kendiliğinden uyardığı gibi, ayrıca bu duyum, hoşlanma ya da hoşlanmama dediğimiz duygusal bir tepkiye de yol açar. Örneğin kokunun kendisinin eşlik ettiği, kokunun hoşa gitmesi deneyiminden aynı şekilde “hoş bir koku” biçiminde yargıda bulunma ya da uslamlama isteği de doğar. Böylece, anlık istekler daha uzun süreli tutkuların ortaya çıkmasına yol açar. Yeni duyumlar alarak eskinin yeniyle benzerliğini görerek eski ile yeniyi karşılaştırma yoluna gitmek, eskisini hatırlamakla olanaklı olacağına göre bellek yani anımsama yetisi de devreye girmiş olmaktadır. Yine eğer bir insan hoşuna gitmeyen bir koku duyumunu alıyor ve geçmişteki hoş bir duyumu anımsıyorsa bu aynı zamanda imgelemi devreye sokar çünkü eski duyum canlandırılmış olmaktadır. Eski kokularla yeniyi karşılaştırmak da yine yargıda bulunma ya da uslamlama yapma edimlerini devreye sokacaktır. Yine aynı insan tikel ve soyut düşünceler de oluşturabilir: Kimi kokular hoştur, kimileri nahoştur; eğer insan hoşlanma ve hoşlanmama düşüncelerini bunların çeşitli tikel durumlarından ayırma alışkanlığını geliştirecek olursa soyut düşüncelere sahip olacaktır. Aynı şekilde birçok değişik ardı- şık duyumu anımsayacak olursa sayı düşüncesini geliştirebilecektir.

Arzularımızın ve daha kalıcı tutkularımızın toplamı istenç dediğimiz yetiyi ortaya koyar. Aynı şekilde duyumlarımızın, anıların, yargıların ve usavurmaların toplamı da anlama yetisini (kognitif yeti) ortaya koyar. Görüldüğü gibi tüm zihinsel edimler bir tek gül kokusu gibi bir duyumun alınmasından zincirleme doğmaktadırlar. Özellikle daha sofistike olanlar da bu sözü edilenleri izleyeceği gibi öteki duyuların sağladığı duyumlar da devreye girdikten sonra insan zihinselliğinin nasıl karmaşık bir yapıya bürünebileceği de kolayca imgelenebilmektedir.

Condillac, daha sonra işitme, tatma ve görme duyularını irdelemeye geçer. Ama bu dört duyunun bileşimi henüz bir dışsallık yargısı üretmeye yeterli değildir. Heykel henüz salt kendini görmektedir. Henüz bedeninin bile farkında değildir. Tüm bu zihinsel değişkilerin dışsal bir nedeni olduğunun henüz bilincine varmış değildir. Ancak dokunma duyusu devreye girdikten sonra, heykelde bir dışsallık yargısı oluşacaktı r. Bir çocuk elini bedeninin bölümleri boyunca gezdirecek olursa kendini bedenin tüm bölümlerinde duyumsayacaktır. Ama eğer yabancı bir cisme dokunursa elinde kendini duyumsadığı gibi bu yabancı cisimde kendini duyumsamaz. Ben yabancı bir cisimden elden almakta olduğu karşılığı alamaz. Böylece bu cismi dışsal olarak yargılama yoluna gider. “Ve dokunma başka duyulara katıldığı zaman, insan aşamalı olarak kendi çeşitli duyu-örgenlerini bulup çıkarır ve koku, işitme gibi duyumlarının dışsal nesneler tarafından yaratıldığı yargısına varır” (akt. Copleston, 1991:38). Örneğin bir insan güle dokunarak, onu yüzüne yaklaştırarak ya da uzaklaştırarak, kendi koku organı ve koku duyumunun dışsal nedeni konusunda yargılar oluşturmaya başlar. Büyüklük, uzaklık, konum ve biçim gibi şeyleri yalnızca görme yoluyla kazandığımızı düşünürüz ama aslında bunların ilk kazanımında ve yargılanmalarında dokunma duyusu görme duyusuna büyük katkı sağlamaktadır.

Şu halde Duyumlar Üzerine İnceleme’nin ulaştığı genel sonuç; “doğal düzende tüm bilginin duyumlardan doğduğu” sonucudur. İnsanın tüm zihinsel işlemleri “dönüşmüş duyumlar” olarak açıklanabilir. Oysa Locke’un temel tezi zihinsel işlemlerin zihnin doğasında bulunmasıydı. Bu açıdan kendi konumunun bir ilerleme olduğunu öne sürer.

Condillac, doğal düzende tüm bilginin duyumlardan doğduğunu düşünmekteydi. İnsanın tüm zihinsel işlemleri dönüşmüş duyumlardır.

Condillac’ın “dönüşmüş duyumlar olarak zihinsel işlemler kuramı maddeci bir konumu belirliyor olarak görünür; çünkü tüm zihinsel yetiler bedenin otomatik bir işlevi olan duyumlardan adım adım dönüşerek oluşmaktadır.” Bu öne sürüm maddeciler üzerinde yeterince etki yaratmıştır. Ama kendisinin net bir maddeci konumda olduğu söylenemez. Çünkü en yüksek neden olarak Tanrı’nın varlığını kabul etmekle kalmıyor, ayrıca ruhu da Hume’un yaptığı gibi bir duyumlar öbeğine indirgemekten kaçınıyordu. Burada da Locke’un bir bilinemezcilik noktasında da olsa töz idesini kabul ediyor olmasının açık etkisi görülebilmektedir. Ayrıca uzamlı nesnelerin var olup olmadığı sorusunu da açık bırakmıştır. Çünkü “dokunma duyusu aracılığıyladır dışsallık” fikrini kazansak bile, bu inancın uzamlı şeylerin var olduğunun bir tanıtını vermeyeceği açıktır. Açık olan nesnelerin bizde duyumlara yol açan kendilikler olduklarıdır ve hiçbir kesin bilgilerine ulaşamayacağımız özellikler taşıdıklarıdır. Bu nokta Condillac’ın felsefesini maddecilik dışı bir yoruma açık bırakmaktadır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM’ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf “Felsefeye Giriş” ve 2., 3., 4. Sınıf “Felsefe Tarihi” Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...