Felsefe hakkında her şey…

Birinci dalga kadın hareketi ve oy talebi

20.12.2022
403
Birinci dalga kadın hareketi ve oy talebi

Düşünsel kaynaklarını Reform ve Rönesans dönemi ile birlikte 17. yüzyıl felsefesinden alan Aydınlanma Çağı, aklı merkeze koyan, maddi dünyanın ve toplumsal yaşamın akıl yoluyla anlaşılıp düzenlenebileceğini savunan ve akıl temelinde tüm geleneksel otorite biçimlerine karşı çıkarak ilerleme fikrini savunan bir düşünce geleneği yaratmıştır. Ussal, bilimsel ve yasal temelde yeni bir çağ başlatan, siyasal açıdan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde ve 1789 Fransız Devrimi sonrasında ilan edilen Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’nde somutlaşan bu düşünceler, ilk bakışta tüm insanlık için geçerli olduğu izlenimi yaratsa da gerçekte yalnızca erkeklerle sınırlıdır. Dönemin yaygın anlayışına uygun olarak kadınların, erkeklerin sahip olduğu eğitim, meslek sahibi olma ve siyasete katılma gibi haklardan uzak tutulmaları, biyolojik temelli gerekçelerle doğallaştırılmıştır.

Bununla beraber, Aydınlanma ve devrimler çağının erkek merkezli düşünce yapısına karşı çıkışlar da görülmemiş değildir. Bunlardan ilk ve belki de en çarpıcı olanı Fransa’da Olympe de Gauges’un 1789’de ilan edilen Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirgesi’ne karşı 1791’de kaleme aldığı Kadın Hakları Bildirgesi’dir. İlkinde erkek vatandaşlar açısından sayılan tüm hakların kadınlar için de geçerli olması gerektiğini savunan bildirgenin, asıl adı Marie Gouze olan yazarı, fikirlerinden dolayı 1793’te giyotine gönderilmiştir.

Dönemin en etkili karşı çıkışlarından bir diğeri, İngiltere’de 1792’de Mary Wollstonecraft tarafından kaleme alınan Kadın Haklarının Bir Savunusu isimli kitaptır. Aydınlanma’nın, kadınların ussal kapasiteleri ve doğuştan gelen özellikleri konusundaki tartışmalarını yeniden ele alan Wollstonecraft, kadın ve erkek arasındaki toplumsal hiyerarşiye karşı çıkmış ve kadınların başta eğitim hakkı olmak üzere siyasal haklar da dâhil, erkeklerle eşit haklara sahip olmasını savunmuştur.

Bütün bu itirazlar 19. yüzyılın ortalarından itibaren kadınlara oy hakkı talebini merkeze alan birinci dalga kadın hareketinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yüzyılın ortalarından I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen dönemde Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde kadınların eşit vatandaşlık hakları talep ettikleri görülmüştür. İngilizce oy hakkı suffrage sözcüğünden türetilerek oy hakkı talebi için bir araya gelen kadınlara süfrajetler (Suffragettes) denilmektedir. İngiliz süfrajetler, kadın hakları mücadelesinin ilk tarihsel örneğini oluştururlar.

Siyasal liberalizmden büyük oranda beslenen birinci dalga kadın hareketine zaman zaman erkeklerin de destek vermeye başladığı görülür. Onlardan biri olan İngiliz filozof ve devlet adamı John Stuart Mill, 1865’te İngiliz Parlamentosu’na seçildiğinde seçim vaatleri arasında kadınların oy hakkını da saymıştır. Mill’in, bir kadın hakları savunucusu olan eşi Harriet Taylor Mill’den etkilendiği bilinmektedir (Teixeria, 2009, s.814-816). 1869’da Kadınların Köleleştirilmesi (The Subjection of Women) isimli bir de kitap yazan Mill, bu kitapta cinsler arasındaki toplumsal ilişkileri yönlendiren ilkenin bir cinsiyeti diğerinin altında gören yanlış bir anlayışa dayandığını, insanlığın gelişimine engel olan bu adaletsizliğin, yerini mutlak eşitlik ilkesine bırakması gerektiğini savunmuştur (1911, s.9).

Bu dönem İngiltere’de süfrajetler barışçıl hareketlerden militan eylemlere kadar çeşitlilik gösteren güçlü bir toplumsal hareket yaratmıştır ve zaman içinde giderek örgütlü hâle gelmişlerdir. Bunlardan biri Millicent Garrett Fawcett (1847–1929) tarafından Kadınların Oy Hakkı Örgütlerinin Ulusal Birliği (The National Union of Women’s Suffrage Socieites, NUWSS) adıyla 1897’de kurulmuştur. Bu kuruluş çok sayıda kadın hakları kuruluşunu aynı çatı altında toplama ve faaliyetlerini koordine etme amacını taşıyan ve kuruluşların taleplerini parlamentoya aktaran bir işlev üstlenmiştir. Kadınların barışçıl niteliklerine ve annelik rolüne yaptığı vurguyla öne çıkan bu kuruluş, militan yöntemlerini onaylamadığı dönemin bir diğer önemli süfrajet örgütü olan Kadınların Sosyal ve Politik Birliği (Women’s Social and Political Union, WSPU) ile ilişki kurmaktan kaçınmıştır. 1903’te Emmeline Pankhurst (1858–1928) tarafından kurulan WSPU, ilk başlarda işçi örgütü olarak kurulmuş, sonradan daha geniş bir tabana yayılarak özellikle 1906’dan itibaren geliştirdiği sivil itaatsizlik, parti toplantıları baskınları, kitlesel protesto gösterileri, cam kırma, kamusal bilinirlik kazanmak amacıyla tutuklanma, açlık grevi gibi militan eylemlerle etkili olmuştur (Teixeria, 2009, s.814-816).

Süfrajetlerin mücadelesi ve I. Dünya Savaşı’nda kadınların gösterdikleri vatanseverlik ve savaş sırasında kamusal alanda üstlendikleri görevler, kadınların oy hakkı talebini, bu talebe karşı çıkan siyasal iktidarlar açısından meşrulaştırmıştır. Bunun sonucunda, İngiliz kadınları 1918’de kısmen, 1928’de ise istisnasız olarak oy hakkına kavuşmuşlardır.

Atlantik’in diğer tarafında Amerika Birleşik Devletleri’nde kadınların eğitim, mülkiyet, çalışma oy hakkı gibi geniş bir yelpazede ifade ettikleri medeni haklar, ilk olarak 1848’de Seneca Falls’ta Elizabeth Cady Stanton’ın çabalarıyla toplanan 300 kişilik toplantıda ilan edilen Duygular Bildirgesi’yle (The Declaration of Sentiments) talep edildi. Sonrasında toplantının yapıldığı yerin adıyla yani Seneca Falls Bildirgesi olarak anılacak olan bu bildirge, 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden (The Declaration of Independence) uyarlanmıştı. Seneca Falls Bildirgesi, içerdiği hak talepleri bakımından kıta Avrupası’ndaki kadın hakları söylemiyle süreklilik gösteriyordu. Bunun ötesinde Amerika’da kadın hakları hareketi, siyahların beyaz erkeklerle eşit vatandaşlık haklarına sahip olmalarını talep eden ırkçılık karşıtı hareketle de yakın ilişkiler içindeydi (Fugerio, 2009, s.743-744). Oy hakkı talebini merkeze alan eşitlikçi Amerikan feminist mücadelesini farklılaştıran bir boyutu da oy hakkının farklı farklı eyaletlerde farklı tarihlerde kazanılmış olmasıdır. İlk olarak 1869 ve 1870’de sırasıyla Wyoming ve Utah eyaletlerinde kazanılan oy hakkının kuzey eyaletlerini de kapsayacak şekilde tüm ülkede tanınması, ancak 1920’de gerçekleşmiştir (Sanders, 2001, s.21).

Aynı yıllarda Fransız süfrajetleri de oy hakkı için mücadele etmekteydiler. Kadınların Oy Hakkı için Fransız Birliği (Union Françoise Por Le Suffrage des Femmes, UFSF) 1916’da yapılacak yerel seçimlerde kadınların oy kullanması için hazırlık yapmıştı (Kadıoğlu, 2005, s.38). Öte yandan iki savaş arası dönem boyunca Fransa’da oy hakkı mücadelesinin çerçevesini aile oyu tartışması belirlemekteydi. Buna göre aileyi temsil eden erkek hane reisi (baba), oy hakkına sahipti; kadınların oy hakkını kazanabilmeleri II. Dünya Savaşı’ndan sonra 1944 yılına gerçekleşti. (Stromberg Childers, 2011, s.91-98).

Birinci dalga kadın hareketi, özel olarak da oy hakkı mücadelesi, siyasal yaşamda kadınların karşı karşıya oldukları eşitsizliğe her şeyden önce soyut bir adalet kavramı ve doğal haklar temelinde yaklaşmaktaydı. Böylece ilk ve öncelikli olarak kadınların erkeklerle yasal olarak birebir eşitliği savunulmaktaydı. Bu yaklaşım 20. yüzyılın ilk yarısındaki kadınlar lehine yasal dönüşümlerin temelini oluşturmuştur; ancak bunun ötesinde bir içeriğe sahip olduğunu ileri sürmek pek olanaklı değildir (Yaraman, 1999, s.13).

I. Dünya Savaşı’nın ardından 20. yüzyıl boyunca gerek Batı’da gerekse Batı’nın siyasi ve ekonomik etkisi altında olan dünyanın diğer bölgelerinde, milliyetçilik ve modern ulus devletin kurumlarının ortaya çıktığı ideolojik gündemler, kadın hakları sorununun ele alındığı genel çerçeveyi oluşturmuştur (Sancar, 2012, s.38). Ulus devletleşme süreçlerinin dünyanın farklı yerlerinde farklı şekillerde gerçekleşmesi, kadınların oy hakkı talebinin farklı ideolojik gündemler içinde ifade edilmesine yol açmıştır. Örneğin, kadınlara oy hakkını ilk tanıyan ülkelerden olan Finlandiya, kadın haklarını devlet eliyle uygulamaya başlaması nedeniyle “devlet feminizmi”nin ilk örnekleri arasında gösterilmektedir. Geç ya da tamamlanmamış ulus devletleşme süreçleri yaşayan İtalya, Almanya gibi ülkelerde kadın hakları gündemi, otoriter milliyetçi ideolojik yapılar içinde şekillenmiştir (Sancar, 2012, s.70-71). Benzer şekilde, sömürge ya da güçlü Batı nüfuzunun hissedildiği Mısır, İran, Afganistan, Hindistan, Sri Lanka, Endonezya, Filipinler, Çin, Vietnam, Kore, Japonya gibi ülkelerde feministler, milliyetçi hareketlerin içinde yer almışlar, ulusal direniş hareketleri ile kadın özgürlüğü hareketi birbirinin ayrılmaz bir parçası olarak görülmüştür (Jayawardena, 1986, s.8). Bu ülkelerde karşımıza çıkan devlet feminizmi devlet iktidarının otoriter uygulamalarını meşrulaştıracak bir işlev de üstlenmiştir (Hatem, 1999). Sömürge sonrası milliyetçi hareketler, modernleşme, ulus devletin kurulması ve kadın özgürlüğünün gerçekleştirilmesi hedeflerinin bir arada ele alındığı tarihsel örneklerdir.

Öte yandan, 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, siyasal alanı da kapsayan eşitlik talebi, biçimsel, yani yasalar düzeyinde eşitlik hedefinin ötesine geçerek, yasal dönüşümlerin günlük yaşam pratiğine girebilmesi amacıyla toplumsal yaşamın cinsiyetçi yapısını, yani ataerkil düzeni sorgulama çabasına dönüşmüştür (Yaraman, 1999, s.13). Siyasal alan da erkek egemen yapısı ve ataerkil dili ve değerleri öne çıkaran nitelikleri nedeniyle bu sorgulamanın odağında yer almıştır.

Kaynak: Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, s. 36-37, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3925 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2720

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...