Felsefe hakkında her şey…

Tin’in dışavurumu olarak sanat

19.10.2022
421

1770 yılında Almanya’nın Stuttgart kentinde dünyaya gelen G. W. F. Hegel, 1831 yılında Berlin’de ölmüştür. Başlıca eserleri arasında Tinin Görüngübilimi, Hukuk Felsefesi ve Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi yer alır. Üniversitede verdiği konferanslara dayanan Tarih Felsefesi, Estetik, Din Felsefesi, Felsefe Tarihi kitapları ise ölümünden sonra yayınlanmıştır.

Hegel idealist bir düşünür olarak “hakiki olan şey İdea’dır” görüşünü benimser (Hegel, 1994: 110). O, aynı zamanda bir sistem filozofudur; sistemli bir bilgiye dayanmayan bir felsefenin bir bilim meydana getirmediğini, sadece içerik olarak bireysel bir duyuş biçimi veya tarzı ortaya koyduğunu belirtir (Hegel: 1976:29). Bu nedenle, onun estetik görüşünü genel metafiziği içinde daha iyi anlamak için sistemini oluşturan temel kavramlardan biri olan Tin kavramını açıklamak gerekir.

Almanca Geist sözcüğünün karşılığı olan Tin, kimi metinlerde Zihin (Mind), kimi metinlerde de Ruh (Spirit) olarak karşılanmaktadır. Hegel felsefesinde Tin, genel anlamda insan zihnini ve onun ürettiklerini ifade eder. Bu anlamda Tin, doğanın karşıtıdır. Tin, subjektif tin ve objektif tin olmak üzere iki şekilde kendini gösterir. Subjektif tin bireysel psikolojik yaşamın tamamını kapsar. Özü bakımından tinsel bir varlık olan insan bilinç ve özgürlük sahibidir. Ancak bu bilinçlilik ve özgürlük tek tek insanlarda doğuştan var olmadığı gibi, insan türü bakımından da başlangıçta mevcut değildi. Bütün bunlar tarihsel süreç içerisinde gelişmiştir. Kendi egoizmi içinde tutkularının ve kör içgüdüsünün egemenliği altında olan sübjektif tin ilkin başkalarının kendi benzerleri olduğunu anlayarak özgürlüğün yalnızca kendisi için olmadığının farkına varır ve onu başkaları için de ister. Böylece objektif tin halk veya devlet şeklinde ortaya çıkmış olur. Bu anlamda objektif tin bir sosyal grubun geleneğinde veya yasalarında varlık bulan, grup üyelerinin bilinç ve karakterinde yerleşmiş ortak tindir.

Mutlak tin ise sanat, din ve felsefeyi kapsar. Bireysel tinin kendine dönerek varlığının temelinde güzel, Tanrı ve hakikat ideallerini bularak onların gerçekleşmesinde Mutlak ruh olur. Subjektif tin sonlu olmasına karşın, mutlak tin sonsuzdur. Hegel’e göre sanat, din ve felsefe aynı zemin üzerinde bulunur. Mutlak Tin’in bu üç alanı “yalnız nesnelerini bilince taşıyışlarının biçimleri bakımından birbirlerinden ayrılırlar” (Hegel, 1986:153).

Hegel, bu kuramsal temelde görüşlerini sanat tarihine, sanat türlerine ve onların ortaya çıkışına uygulayarak açıklamaya çalışır. Şunu açıkça belirtebiliriz ki Hegel’le birlikte sanat felsefesi salt soyut temellendirmeler yerine sanat eserleri üzerinden konuşarak ve örneklendirerek yapılmaya başlanmıştır. Hegel’in Hint, İran ve Mısır gibi Doğu sanatından; antik ve modern dünyadan örnekleriyle Batı sanatı üzerine yaptığı ayrıntılı betimleme ve yorumlar onun sanat felsefesini farklı kılan özelliklerden biridir. Bu nedenle, sanat üzerine yazıları başta sanat tarihçileri olmak üzere çeşitli kesimlerden sanatçıların ilgisini cezp etmiştir.

İlk kez Baumgarden tarafından kullanılan ‘estetik’ sözcüğü Hegel’in güzel sanat üzerine ders verdiği yıllarda (1823-1829) yeni yeni yaygınlaşmaktaydı. Hegel, salt bir ad olarak güzeli ifade etmesi için estetik sözcüğünü kullanmanın bir sakıncası olmadığını belirttikten sonra, kendi amacını ifade eden sözcüğün Sanat Felsefesi, daha açık ifadesiyle Güzel Sanat Felsefesi olduğunu vurgular. Bu tercih aslında salt bir sözcük tercihi değil, Hegel’in estetiğe bakışından kaynaklanan bir tercihtir. Her şeyden önce Hegel, doğa güzelliğini estetik ya da sanatsal güzelin incelemesi alanının dışında tutar. Ona göre güzellik doğrudan tinsel olanla ilişkilidir; yani Tin’in dışavurumu, nesnelleşmesi, duyular dünyasında görünüşe çıkmasıdır. Sanat eseri kendi başına bir duygu içermez; hatta bir sanat eseri kendi başına dışsal bir nesne olarak ele alındığında o ölüdür: “Bir sanat eseri, ancak tinden kaynaklanmakla ve artık tinin bölgesine ait olmakla sanat eseri olur; o, tinsel olan tarafından kutsanmış ve yalnızca tin ile uyum içersinde meydana getirilmiş şeyi ortaya serer” (Hegel, 1994: 29).

Böyle olunca, tinle doğrudan ilişkili olmayan doğa güzelliği değil, sanat güzelliği sanat felsefesinin asıl inceleme alanına girer. Sanat güzelliğinin tinden doğmuş olması ona doğal güzellik karşısında daha yüksek derecede güzellik kazandırır: “Sanat güzelliği tinden doğmuş ve yeniden doğmuş güzelliktir; tin ve ürünleri, doğa fenomenlerinden ne kadar yüksekse, sanat güzelliği de doğa güzelliğinden o kadar yüksektir.” (Hegel, 1994: 2). Görüldüğü gibi, Hegel sanatsal güzele odaklanarak geniş anlamda sanat felsefesi yapmaktadır. Ancak, böyle bir sanat felsefesinin sanatçılara sanat üretimi için reçeteler veya kurallar vermek gibi bir amacı yoktur. Onun amacı, sanatın ne olduğunu felsefi olarak bilmek; sanatın amacını tespit etmek; güzeli tanımak, onun kendisini gerçeklikte ve sanat eserlerinde nasıl gösterdiğini belirlemeye çalışmaktır.

Hegel’e göre sanatsal güzellik her zaman doğal güzellikten üstündür. Çünkü, sanatsal güzel tinden doğmuş bir güzelliktir.

Peki, Hegel’e göre sanatın amacı nedir? Her şeyden önce Hegel, sanatın taklit olmadığını açıkça ifade eder. Zeuxis’in resmettiği üzümler, güvercinlerin canlı sanarak gagalayacakları kadar gerçekçi olmaları bir başarıyı gösterse de sanata doğayı taklit etme gibi bir amaç yüklemek boşunadır. Çünkü bu anlamda sanat doğayla yarışamaz. Ona göre, doğayı taklit etmeye çalışan bir sanat bir filin ardından sürünmeye çalışan solucana benzer. Dahası, taklit biçimsel bir ilkeye dayandığı için sanatın amacı taklit olduğunda “nesnel güzelliğin kendisi ortadan kalkar” (Hegel, 1994: 44). Öyleyse, sanatın amacı, insan zihninde var olanı duyum, duygu ve esinlenme alanına çıkarmaktır.

Hegel’e göre sanatın doğayı taklit etmek gibi bir amacı olamaz.

Hegel, sanatın taklit olmadığı görüşüyle Platon ve Aristoteles’ten tamamen farklı düşünür. Buna karşın, Aristoteles’in katharsis kuramını benimsediğini görüyoruz. Ona göre, en kaba anlamda sanatın insanın içtepilerin açlığını doyurma, tutkuların evcilleştirilmemiş gücünü ve arzuların azgınlığını yatıştırma işlevi vardır. Bu yolla insan kendini tutkularının tutsağından kurtararak aynı zamanda da bu tutsaklığın dışına ve üzerine yükselir. Bu yatıştırma, başlangıçta, örneğin bir gözyaşıyla acının azalması olarak ortaya çıkabilir; sonra doğrudan kendi içsel duygusunu sözcüklerle, resimlerle, sesler ve şekillerle ifade bulur.

Hegel, bu yatıştırma işlevinin yanı sıra, sanatın bir başka işlevinin, eğitim ve ahlaki ıslah işlevinin olduğunu belirtir. Sanatın insan eğilimlerini ve içtepilerini ahlaki mükemmelliğe hazırlama gibi rolü de vardır. Ancak Hegel, sanatın bu iki temel işlevinin, yani arzuların azgınlığını azaltma ile eğitim ve ahlaki ıslah işlevlerinin, sanatın özsel amaçları arasında yer almadığını belirtir. Çünkü, aksi düşünüldüğünde, sanatın hakikatin örtüsünü açma amacının ortadan kalkacağını vurgular. Ona göre, “eğitim, arıtma, iyileştirme, mali kazanç, şöhret ve onur için mücadele gibi başka amaçların, sanat olmak bakımından sanat eseriyle hiçbir ilişkisi yoktur ve bunlar sanat eserinin doğasını belirlemezler” (Hegel, 1994: 54).

Hegel, sanatın tarihsel olarak sembolik, klasik ve romantik olmak üzere üç farklı gelişim aşamasına sahip olduğunu belirtir. Bu üç aşamadan sembolik dönem hakikatin güzellik ideası olarak İdeal’e ulaşma çabasını; klasik dönem ona ulaşmayı; romantik dönem ise onu aşmayı temsil eder. Burada, sembolik aşama eski Hint, İran ve Mısır kültürlerinde ortaya çıkan sanat anlayışını kapsar. Hegel, bu dönemde sanatın tam olarak sanat niteliğine sahip olmadığını, bir anlamda sanat öncesi bir aşama olduğunu söyler. Bu aşamada İdea, salt resmetme arayışı olarak kendi belirlenmemişliği ve bulanıklığı içinde tuhaf, zevksiz ve kibirli bir biçimde; diğer varlıları boş ve değersiz kılacak şekilde kendini ortaya koyar. Bu nedenle, İdea ile sanat nesnesi arasında tam bir uygunluk yoktur ve İdea kendini tam olarak açımlayamaz. Kendi ifadesiyle, sanatın bu ilk gelişim aşamasında:

“İdea, doğal şekilleri ve bizzat gerçeklik fenomenlerini, belirsizlik ve ölçüsüzlük halinde abartır; onların içinde sendeler, kıpır kıpır hareket eder, onlar üzerinde şiddet uygular, onları çarpıtır ve doğal olmayan şekillere sokar ve onların fenomenal görünüşlerini, kullanılan biçimlerin yanılmışlığı, sınırsız genişliği ve görkemi aracılığıyla İdea’ya yükseltmeye çalışır. Çünkü İdea, burada az ya da çok hala belirlenimsiz ve şekilsizdir” (Hegel, 1994: 76).

Klasik sanat aşamasında ise sembolik dönemdeki İdea’nın belirsizliği, anlam ve şekil arasındaki kusurluluk giderilmiş; İdea özgür ve tam uygun gerçeklik biçiminde sunulmuştur. Klasik sanatta içeriğin kendisi bizzat somut idea olarak dışa vurmuştur. Bu nedenle İdea ile onun sanatsal nesnesi arasında tamamen bir uygunluk vardır.

Romantik sanat ise klasik sanat döneminde sağlanmış olan İdea ile onun gerçekliği arasındaki bu uygunluğu yeniden iptal ederek onun ifade tarzının ötesine ve üstüne çıkar. Bu aşamada sanat duyusal görüyle değil, duyguyla iş görmeye başlar. Bu içsel dünya kendi uzlaşımını kendi içsel tininde bulan öznel bir iç derinlikle, kendi duygu derinliği içinde dış görünüşe çıkar. Romantik sanatta İdea ile şekli arasında tam uygunluk bozulmuştur ama İdea, tin ve yürek olarak kendinde mükemmelleşmiş biçimde ortaya çıkmıştır.

Kaynak: ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ, s. 112-115, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2574, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1544; Kitabın Yazarları: Prof. Dr. Demet TAŞDELEN, Prof. Dr. Aslı YAZICI

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...