Talcott Parsons ve Yapısal İşlevselcilik

Parsons sosyolojinin kurucularının farklı görüşlerini birleştirerek bütüncül bir sosyoloji teorisi geliştirmeye, özellikle Weber’in bireyciliği ile Durkheim’ın bütüncülüğünü bütünleştirmeye çalışmıştır.

Amerikan sosyolojisinde kendisinden önce baskın olan bireyci anlayışa karşılık kendi yapısal işlevselci sistem kuramı çerçevesinde toplumu bir sistem olarak ele almıştır.

Parsons’ın çalışmalarının genel olarak; (a) toplumsal eyleme odaklanan çalışmaları, (b) yapısal işlevselci yaklaşımı ve (c) modern sitsem kuramı olmak üzere üç evrede incelenebileceği ileri sürülmektedir (Poloma, 1993:148). Bu ünitede de Poloma’nın yaptığı sınıflandırma takip edilerek Parsons’ın çalışmaları üç evre şeklinde ele alınacaktır.

Parsons’ın Birinci Evresi: Toplumsal Eylem

Parsons kariyerinin ilk dönemlerinde özellikle Durkheim, Marshall, Pareto ve Weber’den etkilenmiş, Toplumsal Eylemin Yapısı (1937) adlı eserinde bu kuramcıların düşüncelerini sentezleyerek tek bir kuramda bütünleştirmeye çalışmıştır (Poloma, 1993:148). Parsons’ın eylem anlayışı, özellikle çalışmalarının ilk evresinde Weber’in tanımladığı rasyonel toplumsal eylemle paralellik göstermektedir. Hatırlayacak olursak Weber sosyolojiyi “Toplumsal eylemin yönü ve sonuçları hakkında nedensel bir açıklamaya ulaşmak için onu yorumlayarak anlamaya çalışan bir bilim.” olarak tanımlamıştır ve böylece sosyolojinin konusu olarak toplumsal eylemi belirlemiştir. Weber, çağdaş toplumda eylemin rasyonel olma eğiliminde olduğunu ileri sürmektedir. Eylemin rasyonel olması, en uygun araçlarla sonuca ve amaca ulaşmak anlamına gelmektedir.

Parsons’a göre eylemler, yaşayan organizmalar olan insanların davranışlarından türerler. Yaşayan organizmalar olarak insanlar kendi zihinleri içinde olduğu kadar dış gerçeklikle de etkileşime girerler. Bir davranışın eylem haline gelmesi için; (a) davranışın beklenen bir amaca yönelik olması, (b) toplumun norm ve değerleri tarafından düzenlenmiş olması, (c) enerji, çaba ya da motivasyon yatırımı içermesi ve (d) belirli bir durumda gerçekleşmesi gerekir (Chaudry ve Venugopal, 2004:14-15). Örneğin derse girmek için bisikletle okula giden bir öğrenciyi düşünelim. Öğrenci, derse girmek için okula gitmeyi amaçlamaktadır, bu davranış da toplumdaki norm ve değerlere uygundur. Davranış belirli bir durumda gerçekleşmektedir, öğrenci bisiklet üzerinde yoldadır. Bisikleti kullanmak ve amacına ulaşmak için hem fiziksel olarak enerji sarf etmekte, hem de bisiklete binme becerisini kullanmaktadır.

Parsons’a göre sosyal sistemde eylemler rol temelinde örgütlenirler. Rol, aktörlerin diğer aktörlerle etkileşime girmesini gerektirir ve bireyin eylemini bir bütün olarak eylem sistemi ile birleştiren temel birimdir. Rolün ilk ögesi, rol beklentisidir. Rol beklentisi, aktör ile diğer aktörler arasındaki karşılıklılık ilişkisidir. Rollerin ve rol beklentilerinin davranışsal ve kültürel yönlerini motivasyonel yönelim ve değer yönelimi belirler. Diğer bir deyişle toplumda her aktörün ikili bir kapasitesi vardır ve eylemleri de motivasyonlara veya değerlere yöneliktir. Motivasyonel yönelimde aktör kendisi, egosu olarak diğer aktörlerle kendi amacı doğrultusunda etkileşime girer ve eylemini dış koşullar ve kendi ihtiyaç ve planları doğrultusunda gerçekleştirir. Böylece motivasyonel yönelimde aktör diğer aktörlerle kendi amacı doğrultusunda etkileşime girer.

İkinci yönelim olan değer yöneliminde ise aktörün kendisi diğerlerinin amaçları açısından bir role sahiptir. Değer yönelimi değer standartlarına, estetiğe, etiğe ve düşünceye dayanır. Motivasyonlar eylemi kişilik sistemine bağlarken, değerler de kültürel sisteme bağlar. Bu nedenle motivasyonel yönelim bireyin yalnızca dürtülerini ya da psikolojik yönlerini içerirken değer yönelimi kültürel sistemi içerir (Chaudry ve Venugopal, 2004:16-17). Ancak bireysel davranışın psikolojik ve kültürel yönleri birbirleri ile ilişkilidir ve birbirlerine bağımlı olduğu için motivasyonel yönelim ile değer yönelimi de birbirinden tamamen izole olmuş değildir, birbirleriyle ilişkilidir. Diğer bir deyişle bir aktörün eylemi hem aktörün kendi motivasyonuna hem de değerlere yönelik olabilir.

Görüldüğü gibi genel olarak toplumsal yapılara odaklanan bir düşünür olan Parsons bireysel eylemle ilgilendiği ilk dönem çalışmalarında bile asıl olarak bu eylemleri belirleyebilecek koşullara, diğer bir deyişle bireylere yol gösteren toplumsal değer ve normlara odaklanmaktadır. Sosyolojinin toplumsal eyleme olduğu kadar toplumsal yapıya da önem vermesi gerektiğini düşünen Parsons, bu düşüncesini toplumsal eylem anlayışında ortaya koymakta ve belirli bir toplumsal eylem biçiminin ortaya çıkması için yapısal özellikler ve bağlılık (kolektif yargı) aracılığıyla bir değerin oluşması gerektiğini ileri sürmektedir (Poloma, 1993:149).

Parsons’ın İkinci Evresi: Yapısal İşlevselcilik

Parsons’ın çalışmalarının ikinci evresinde Weber’in etkisinden çok Durkheim ve Pareto’nun etkisinin görüldüğü ve eylemden çok yapının tanımına daha fazla ağırlık verildiği söylenebilir. Parsons, çalışmalarının ikinci evresinde Durkheim’ın işlevsel ve organizmacı bakış açısından etkilenerek toplumu belirli parçalardan oluşan canlı bir organizma gibi görmekte, Pareto’nun sistem anlayışından etkilenerek de toplumu bir bütün olarak dengede görmektedir. Parsons, çalışmalarının ikinci evresinde toplumsal eylemi yalnızca sosyal sitemlerin kurulmasında işlev gören bir öge olarak ele almış (Poloma, 1993: 150) ve daha çok Pareto’nun sosyal sistem anlayışını geliştirmekle ilgilenmiştir.

Parsons ilk çalışmalarında toplumsal eyleme odaklanırken daha sonra toplumların yapısına ve işlevlerine odaklanmaya başlamıştır. 1947 yılında yazdığı “Sosyolojik Kuramın Konumu” adlı yazısında sosyolojide bir kuram olarak işlevselciliğin önemini vurgulamış, 1951’de de işlevselci yaklaşım açısından son derece önemli bir eser olan “Sosyal Sistem” adlı kitabını yayımlamış ve bu eserinde Pareto’nun sosyal sistem anlayışını geliştirmeye çalışmıştır.

Parsons sosyal sistemi, toplumsal eylemin örgütlendiği yollardan biri olarak görür, eylemlerin yalıtılmış olarak değil, belirli kümeler içinde gerçekleştiğini ve bu eylem kümelerinin de sistemleri oluşturduğunu ileri sürer. Parsons dört eylem sistemi olduğunu belirtir. Bunlar (a) davranışsal organizma, (b) kişilik sistemi, (c) sosyal sistem ve (d) kültürel sistemdir. Sosyal sistem bir bütünse toplum tarafından, kısmi ise aile, eğitim, din kurumu gibi daha küçük üniteler tarafından temsil edilir (Poloma, 1993:151). Parsons’a göre sosyal sistemin temel birimi statü-rol bileşimidir. Statü, sosyal sistemdeki yapısal pozisyondur, rol de bu pozisyondaki aktörün yaptıkları, gösterdiği davranışlardır. Bununla birlikte statü ve rol bileşeni, aktörlerin değil, sosyal sistemin özelliğidir ve sosyal sistemin yapı taşlarından biridir. Sosyal sistem içindeki pozisyonu açısından aktör, “düşüncelere ve eylemlere sahip birey olarak değil, statü ve rollerden meydana gelen bir bütün şeklinde görülür” (Ritzer, 2008: 243-244). Daha açık bir ifadeyle, birey, toplumsal sistemde statü denilen bir yere/konuma sahiptir ve rol aracılığı ile uygun davranışlarda bulunarak sistem tarafından bu statüye ilişkin olarak konan normlara uyar.

Parsons’a göre sosyal sistemlerin özellikleri şunlardır: (1) Sosyal sistemlerin diğer sistemlerle uyumlu bir şekilde işleyebilecek şekilde yapılandırılmaları ve aktörlerinin ihtiyaçlarının çoğunu karşılamaları gerekir. (2) Sosyal sistemler varlıklarını sürdürebilmek için (a) diğer sistemlerden destek görmeye, (b) dile ve (c) üyelerinin yeterli derecede katılımda bulunmasına ihtiyaç duyarlar. (3) Sosyal sistemler, potansiyel olarak bozuk olan davranışlar üzerinde en azından asgari düzeyde kontrol sahibi olmalı, eğer çatışma çok yıkıcı hâle gelirse çatışmayı kontrol altına almalıdır (Ritzer, 2008: 244).

Parsons’a göre sosyal sistemler her zaman bir dengeye ve istikrara ulaşma eğilimi taşırlar. Özellikle çok çeşitli rol ve normların olduğu modern toplumda sosyal sistemin bütünleşmesini sağlayan ve bütünlüğü koruyan dengedir. Denge kavramını Pareto’dan ödünç almış olan Parsons’a göre, “denge durumundaki bir toplum, çatışmanın olmadığı, herkesin kendisinden, yani kendi rollerinden ne beklendiğini bildiği ve bu beklentilerin sürekli olarak karşılandığı bir toplumdur” (Cuff vd., 1989:46). Bu şekilde kusursuz bir denge durumuna ulaşmak pratikte olanaklı değildir, ama Parsons’a göre bütün toplumlar sürekli olarak bu denge durumuna ulaşmak için çaba gösterirler. Diğer bir deyişle denge durumu gerçekte ulaşılabilen bir durum olmasa da toplumlar denge durumuna erişmeye çalışırlar. Peki, acaba toplumlar denge durumuna nasıl, hangi araçla ulaşmaya çalışmaktadırlar? Denge durumuna ulaşmak için toplum, toplumsallaşma ve toplumsal kontrol süreçlerini araç olarak kullanır. Toplumsallaşma sürecinde bireyler rolleri gereği kendilerinden ne beklendiğini öğrenir ve bu beklentileri karşılayacak şekilde toplumsallaşırlar. Bireylerin bu rol beklentilerine uymadıkları durumlarda da toplumsal kontrol mekanizması devreye girer ve rol beklentilerine uymayan bireyleri cezalandırarak düzeni korumaya çalışır. Diğer bir deyişle toplum, düzenini koruyarak denge durumuna ulaşmaya çalışır. Mükemmel denge durumundaki bir toplumda toplumun norm ve değerleri bireyler tarafından tam olarak içselleştirilmiş olacaktır, bu da bireylerin kişilikleri ile toplumsal yapı arasında zorunlu bir ilişki olacağı anlamına gelir (Cuff vd., 1989:46).

Parsons, çalışmalarının bu evresinde toplumsal sistemi çözümlemek için bir araç geliştirmiştir. Bu araç, eylemi ya da toplumsal sistemdeki rolleri sınıflandırmak için kullanılan “kalıp değişkenler”dir.

Kalıp Değişkenler

Toplumsal değişme açısından Tönnies toplumları cemaat ve cemiyet şeklinde, Durkheim ise mekanik dayanışmaya dayalı küçük homojen topluluklar ve uzmanlaşmış işbölümünün olduğu organik dayanışmaya dayalı kalabalık, heterojen toplumlar şeklinde ayırmaktadır. Bu ayrımlar tarihsel değil, analitik ayrımlardır, yani tarihin belirli dönemlerine karşılık gelen özellikler olarak görülmemelidirler. Bu toplum tipleri farklı değerlere sahiptir ve aynı toplumun farklı bölümlerinde her ikisi de görülebilir (Collins, 1988: 64). Parsons, klasik sosyolojide bulunan bu ikili toplum tiplemesinden esinlenerek toplumların norm ve değerlerini sınıflandırmak amacıyla bir şema geliştirmiştir. “Kalıp değişkenler” olarak adlandırılan ve iki tip kalıp değişken grubu içeren bu şema aracılığıyla bütün norm, değer, rol ve kurumlar sınıflandırılabilir ve toplumların bütünleşme ve denge düzeyleri ölçülebilir. Daha basit bir şekilde ifade edecek olursak, bireyler rollerini oynarken rol beklentilerinin toplumda ne derece kurumsallaşmış olduğuna ve bu rollerin temelinde bulunan norm ve değerleri ne derece içselleştirdiğine bağlı olarak motivasyonel yönelim ile değer yönelimi arasında kalarak ikileme düşebilirler; bu durumda bir seçim yapmaları gerekir. İşte kalıp değişkenler şeması, bireylerin bu durumda seçebilecekleri norm ve değerleri iki grup olarak göstermektedir (Chaudhry ve Venugopal, 2004: 19). Diğer bir deyişle Parsons bu şemayla iki teorik toplum tipi arasındaki yapısal farklılaşmayı beş boyutta değerlendirerek toplumun yapısını belirleyen kalıp değişkenleri ortaya koymaya çalışmıştır. Bu bakımdan modern toplumun yapısal özelliklerini taşımayan küçük toplulukların temel değer sistemi A tipi kalıp değişkenlerle nitelendirilir, bu tip kalıp değişkenler duygusal tatmin gibi dışa vurumcu değer ve normların özelliğidir. Diğer taraftan endüstrileşmiş ve bürokratikleşmiş modern toplumların temel değer sistemi ise amaca ulaşma, görevleri yerine getirme gibi araçsal değer ve normların özelliği olan B tipi kalıp değişkenlerle nitelendirilir. Parsons’a göre toplumsal değişme A tipi kalıp değişkenlerden B tipi kalıp değişkenlere yöneliktir (Cuff vd., 1989:50-51).

i) Niteliğe karşı performans: Bu değişken, bireylerin sahip oldukları statünün verili statü mü edinilmiş statü mü olduğu ile ilgilidir. Nitelik, aktörlerin niteliklerini, özelliklerini vurgularken performans aktörün başarılarını vurgular. Aktör rolünü ve rolünün getirdiği amaçları kendi niteliğine mi (verilmiş statü), yoksa kendi başarısına ve performansına mı (kazanılmış statü) atfetmektedir? Örneğin bir kişi sahip olduğu pozisyona ırkı, etnik durumu ya da cinsiyeti nedeniyle gelmişse ve arkadaşlarını da aynı ırktan ya da etnik gruptan seçiyorsa bu nitelik ilişkisine, ırk ya da etnik grubuna bakmadan sadece konuşmaktan hoşlandığı insanlardan seçiyorsa bu performans ilişkisine örnektir.

ii) Yaygınlığa karşı belirlilik: Bu değişken, bireyin karşı karşıya olduğu kişi ile ilgili genel bir değerlendirme mi, yoksa sadece söz konusu işle ilgili olarak mı değerlendirme yaptığı ile ilgilidir. Örneğin bir doktor hastası hakkında genel bir değerlendirme yapmaz, onunla ilgili toplumsal, mali, siyasal bilgilere sahip olmaz, doktorun hastaya yönelik davranışları sadece aralarındaki işle sınırlıdır. İlişkilerin bu şekilde yapılan işle sınırlı olması belirliliktir. Diğer taraftan aile, akrabalık ya da arkadaşlık ilişkileri gibi ilişkilerde aktörler birbirleriyle sınırlı ve belirli şekilde değil, daha genel ilişkilere girerler. Bu ikinci tip ilişkilerde etkileşim herhangi bir işle sınırlı değildir, geniş kapsamlı ve esnektir, bu da yaygınlık olarak ifade edilir.

iii) Özgüllüğe karşı evrensellik: Bu değişken aktörün kişileri ve durumları kendisiyle olan özgül ilişkilerine ve duygusal standartlarına göre mi, yoksa bilişsel ve evrensel standartlara göre mi değerlendirdiği ile ilgilidir. Örneğin eleman arayan bir birey, işe alacağı kişiyi kendi arkadaşlarından ya da akrabalarından biri olduğu için seçiyorsa özgül değerlendirme yapıyor, diğer taraftan yüksek vasıf düzeyine sahip olduğu, işi iyi yapabileceğini düşündüğü için seçiyorsa evrensel değerlendirme yapıyor demektir.

iv) Duygusallığa karşı duygusal tarafsızlık: Bu değişken, aktörün içinde bulunduğu durumla olan ilişkisini değerlendirdiği rol davranışlarında görülür. Birey kendi duygusal tutumlarının davranışını etkilemesine izin veriyor, yani kendi duygularını tatmin etmeye yöneliyorsa duygusallık, duygularını disipline ederek sadece işin yapılmasına odaklanıyorsa duygusal tarafsızlık söz konusudur. Toplumdaki birçok rolde bu ikilik karşımıza çıkar, örneğin anne-çocuk ilişkisinde güçlü bir duygusallık vardır, ama bu ilişki aynı zamanda disiplini, yani duygusal tarafsızlığı da gerektirir. Yine de genel olarak anne-çocuk ilişkisi duygusallık özelliğine sahiptir. Diğer taraftan örneğin öğrenci-öğretmen ilişkisi, bazı durumlarda duygusallık gerektirse de genel olarak duygusal tarafsızlık özelliği taşır.

v) Kolektif yönelime karşı bireysel yönelim: Bu değişken, bireyin sadece kendi kişisel düşünce ve kararlarına, özel çıkarlarına mı yöneldiği yoksa içinde bulunduğu grubun ortak çıkarlarına mı yöneldiği ile ilgilidir. Burada önemli olan aktörün ahlaki standartlara ne derece uyduğudur, çünkü aktörün seçimi kendi doyumunu sağlasa da bu doyum daha fazla sayıda insanın ve genel olarak topluluğun iyiliğine olmayabilir. Birey bir dereceye kadar özgeci, fedakâr bir şekilde de davranabilir. Örneğin sosyalist toplumlardaki kalıp değişken kolektif yönelimdir, kolektif çıkarlar bireylerin kendi kişisel doyumlarından daha ön plandadır (Chaudry ve Venugopal, 2004:20).

Parsons’a göre bu kalıp değişkenler bir toplumdaki rol beklentilerinin doğasını tanımlar ve üyelerin çoğunun rollerini hangi yöne doğru seçtiklerini gösterir. Böylece bir bütün olarak sosyal sistemin doğası hakkında bilgi sağlar. Örneğin bir sosyal sistem olan aile içinde rol beklentileri duygusal, kolektif yönelimli, özgül, niteliğe dayalı ve geneldir. Diğer taraftan bir iş örgütünde (iş örgütleri de sosyal sistemlerdir), örneğin bir şirkette rol beklentileri duygusal olarak yansız, birey yönelimli, evrensel, başarıya dayalı ve belirlidir. Bununla birlikte gündelik yaşamda aktörlerin bu kalıp değişkenler arasında yaptıkları seçimler bu örneklerdeki kadar kesin ve net değildir.

Parsons’ın Üçüncü Evresi: Genel Sistem Kuramı

Parsons, çalışmalarının üçüncü evresinde genel bir sistem teorisi geliştirmeye çalışır, teorisi bu nedenle ‘genel’ ya da ‘büyük’ teori olarak adlandırılan teorilerden biri olarak kabul edilir. Parsons’ın teorisi sadece sosyolojiyle sınırlı değildir çünkü Parsons ekonomi, siyaset bilimi, biyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi ‘yaşayan sistemler’ hakkında çalışmalar yapan birçok bilimi birleştirecek bir teori geliştirmeye çalışmıştır (Poloma, 1993:156).

Parsons, sosyal sistem kavramı hakkındaki faydacı, idealist ve pozitivist görüşleri değerlendirmiş ve kendi bakış açısını geliştirmiştir. Faydacılar, insanların eylemlerini haz ilkesine göre düzenlediklerini savunurlar. Bu yaklaşıma göre sosyal sistemler, bireylerin kendi ihtiyaçlarını ve arzularını düzenli sistemlerle bütünleştirme yönündeki rasyonel dürtülerinin bir ürünüdür. İdealistler ise toplumsal eylemi toplumsal ruhun gerçekleşmesi olarak görürler. Örneğin, idealizme göre demokrasi bir ulusun ruhunun isteklerinin gerçekleştirilmesi sonucunda oluşan bir sistemdir. Pozitivistlere göre ise toplumsal eylemde değerlere ve çeşitliliğe yer yoktur. (Chaudhry ve Venugopal, 2004:11-14). Parsons Faydacı yaklaşımı, bireylerin rasyonel seçimlerine fazla ağırlık vererek kolektif değerleri göz ardı etmekle, toplumsal eylemi toplumsal ruhun gerçekleşmesi olarak gören idealist yaklaşımı değerlere ve düşüncelere fazla önem vererek sosyal pratiklerin önemini gözden kaçırmakla ve pozitivist yaklaşımı da toplumsal eylemde değerlere ve çeşitliliğe yer vermemekle eleştirmiştir (Chaudhry ve Venugopal, 2004:11-14). Genel olarak Durkheim’ın bütüncülüğünü, Weber’in bireyselcilik anlayışını ve Pareto’nun her şeyin dengede olduğu sistem anlayışını birleştirerek kendi sosyal sistem anlayışını geliştirmiştir.

Parsons’ın genel sistem kuramı, biyoloji, psikoloji, antropoloji, ekonomi ve siyaset bilimi gibi yaşayan sistemler üzerine çalışan tüm bilim dallarının konularını birleştirmeye çalışmaktadır.

Faydacı yaklaşıma göre insanlar, başkalarının zararına da olsa kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan, bu amaç doğrultusunda hesaplar yaparak eylemde bulunan bencil varlıklardır. İnsanlar sürekli olarak birbirleriyle savaş halindedirler, çünkü bir bireyin kazanması, diğer bireylerin kaybetmesi anlamına gelmektedir. Faydacı yaklaşımın en önemli temsilcilerinden olan Hobbes bu nedenle toplumsal düzenin temelinde insanların kendini koruma ihtiyacının yattığını savunur. Ona göre toplum, insanların kolektif olarak kendilerini korumak amacıyla ve birlikte barış içinde yaşayabilmek için yaptıkları bir sözleşme sayesinde oluşur. Parsons bu görüşe karşıdır, toplumsal düzenin temelinde bu zorunluluğun değil, insanların paylaştıkları ortak değer ve inançların olduğunu düşünür. Faydacı yaklaşımın aksine insanların amaçlarının tesadüfi, gelişigüzel amaçlar olduğuna inanmaz. Durkheim ve Weber gibi bu amaçların toplumsal olarak edinildiğini ve birbirleriyle ilişkili olduklarını, bireylerin amaçlarının bireysel olmaktan çok ortak olduğunu, ortak olarak edinildiğini ve toplumsal düzenin de bir zorunluluktan değil, insanların paylaştıkları ortak değer, amaç ve inançlardan doğduğunu ve birçok insan tarafından paylaşıldığını savunur. Kısaca Faydacı yaklaşımın aksine Parsons’a göre toplumsal düzen, insanlar sadece kişisel çıkarlarını savundukları, kendilerini korumaya çalıştıkları ya da sadece mevcut kurallara uymak zorunda oldukları için değil, bu kuralların, norm ve değerlerin doğru olduğuna inandıkları ve bu nedenle bunlara uymayı gerçekten istedikleri için işler. Parsons, toplumsal bir savaşın çıkmasını ve toplumun dağılmasını engelleyen şeyin düzen yani sistemin işleyişi olduğunu düşünür. Her sistemin işleyebilmesi için karşılanması gereken belirli işlevsel zorunluluklar vardır.

İşlevsel Zorunluluklar ve Sistemlerin İşlevleri

Parsons’a göre bütün yaşayan sistemlere özgü olan dört işlevsel zorunluluk vardır. Bunlar, her canlı sistemin yaşayabilmesi, hayatta kalabilmesi için karşılanması gereken gereksinimlerdir. Bütün sistemlerde karakteristik olan bu dört işlevsel zorunluluk; (A) uyum (adaptasyon), (G) amaca ulaşma, (I) bütünleşme, ve (L) gizil kalıp koruma şeklinde sıralanır. Bir sistemin varlığını sürdürebilmesi için bu dört zorunlu işlevin yerine getirilmesi şarttır. Şimdi bu işlevsel zorunlulukların ne anlama geldiğini inceleyelim (Ritzer, 2008: 241; Chaudhry ve Venugopal, 2004: 23-24):

(A) Uyum (adaptasyon): Adaptasyon, sistemin çevresi ile olan ilişkilerinin düzenlenmesi işlevidir. Her sistem, gereksinimleri doğrultusunda değişerek kendi dışındaki çevreye uyum sağlamak ve çevresinden kendi gereksinimlerini karşılamak zorundadır. Kısacası uyum, sistemin çevresinde bulunan kaynakları kendisine kazandırması ve bu kaynakları kendi içinde dağıtması işlevidir. Her sistem içinde bu işlevi yerine getiren bir alt sistem vardır. Sosyal sistemin bir örneği olan toplumsal sistemin aşağıda verilen açılımında, toplumsal sistem içinde uyum işlevini ekonomi sisteminin yerine getirdiğini görebilirsiniz.

(G) Amaca Ulaşma: Amaca ulaşma, sistemin çevresiyle kurduğu ilişki sayesinde belirli hedeflere ve amaçlara ulaşmasını sağlayacak kaynakların harekete geçirilmesi ve bu amaçlar içinde öncelikli olanların belirlenmesi işlevidir. Benzer şeklide aşağıda açılımı verilen toplumsal sistem içinde amaca ulaşma işlevini politika alt sisteminin (veya sosyal toplulukların) yerine getirdiğini göreceksiniz.

(I) Bütünleşme: Bütünleşme, sistemi oluşturan parçaların eşgüdümü ve uyumu ile ilgilidir. Daha açık bir ifadeyle bütünleşme sistemin kendisini oluşturan bütün parçalarının etkin bir şekilde işleyebilecek şekilde bir arada tutulması ve parçalar arasındaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesi işlevidir. Aynı zamanda uyum, amaca ulaşma ve gizil kalıp koruma arasındaki ilişkinin yönetilmesi ile de ilgilidir. Aşağıda açılımı verilen toplumsal sistem içinde bütünleşme işlevini de toplumsal komünitelerin yerine getirdiğini görebilirsiniz.

(L) Gizil kalıp koruma: Gizil kalıp koruma, belirli bir düzene ve norma göre sistem içerisindeki eylemin devamlılığının ve düzenliliğinin sağlanması işlevidir. Aşağıda açılımı verilen toplumsal sistem içinde bu işlevi güvenlik sisteminin yerine getirdiğini görebilirsiniz.

AGIL Şeması
AGIL Şeması

Bu işlevsel zorunluluklar; (1) sistemin kendi gereksinimleri ile mi yoksa çevreyle olan ilişkisindeki gereksinimleriyle mi ilgili olduklarına göre “içsel-dışsal” olarak ve (2) bir amaca ulaşmakla mı yoksa bu amaca ulaşmak için gerekli olan araçlarla mı ilgili olduklarına göre “amaçsal-araçsal” olarak ayrılırlar. Uyum ve amaca ulaşma, sistem dışındaki durum ve taleplerle ilgiliyken gizil kalıp koruma ve bütünleşme sosyal değerleri korumak ve duygusal gelişimi kontrol etmekle, yani sistem içindeki durumlarla ilgilidirler (Cuff vd., 1989:41).

AGIL adıyla da anılan bu dört işlevsel zorunluluk, biyolojik, toplumsal veya psikolojik, bütün sistemlerde görülür. Parsons’ın sosyal sistemi, toplumsal eylemin örgütlendiği yollardan biri olarak gördüğünü ve diğer sistemlerin de davranışsal organizma, kişilik sistemi ve kültürel sistem olduğunu belirtmiştik. Parsons’a göre bu dört eylem sisteminin her biri yukarıda AGIL şeklinde belirtilen işlevsel zorunluluklardan birini üstlenmiştir (Ritzer, 2008: 241). Şimdi bu eylem sistemlerinin hangi işlevsel zorunlulukları yerine getirdiklerini inceleyelim.

Davranışsal organik sistem: Davranışsal organik sistem uyum işlevini üstlenir, dış dünyaya uyum sağlar ve dış dünyayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürür. Her ne kadar Parsons davranışsal organizmayı dört eylem sisteminden biri olarak tanımlamış olsa da bu sistem üzerinde çok fazla durmaz. Bu sistem, diğer sistemler için gerekli olan enerji kaynağını sağladığı için gereklidir ve genetik oluşuma dayalı olsa da bireyin yaşamı boyunca devam eden koşullanma ve öğrenme süreçlerinden etkilenir. Parsons önceleri davranışsal organizma olarak adlandırdığı bu sisteme daha sonra “davranışsal organik sistem” adını vermiştir (Ritzer, 2008: 241,248).

Kişilik sistemi: Kişilik sistemi, sistemin amaçlarını tanımlayarak ve bu amaçlara ulaşmak için kaynakları harekete geçirerek amaca ulaşma işlevini yerine getirir. Kişilik sistemi, hem kültürel sistem hem de sosyal sistem tarafından kontrol edilen bir sistemdir ancak yine de kısmen bağımsız olduğu bir alana sahiptir. Parsons, kişiliğin temel içeriğinin sosyal sistemden ve toplumsallaşma yoluyla kültürden oluştuğunu, buna rağmen kişiliğin kendi organizması ile kurduğu ilişki ve kendi yaşam deneyiminin özgünlüğü nedeniyle bağımsız bir sistem haline geldiğini savunur (Parsons 1970:82). Parsons’a göre kişiliği oluşturan temel bileşen ihtiyaç eğilimleridir. Bunlar bireyleri eylemde bulunmak üzere motive eden en önemli ögelerdir. Parsons ihtiyaç eğilimlerinin güdülerden farklı olduğunu vurgular, güdüler doğal eğilimlerdir ve daha çok biyolojik organizmanın parçası olarak kabul edilmektedirler. İhtiyaç eğilimleri ise aynı eğilimlerin doğal olarak değil, eylem sürecinde edinilmiş biçimlerdir. Başka bir deyişle bu eğilimler, sosyal çevre tarafından şekillendirilmiş olan güdüler olarak tanımlanabilirler. Buradan da anlaşılacağı gibi Parsons’ın kuramında aktörler, güdüler ve kültürün bir birleşimi tarafından oluşturulan ihtiyaç eğilimleriyle şekillendirilen pasif bir imaja sahiptirler. Parsons’ın bireyi pasif konumda bırakması ve kişiliği tanımlarken ihtiyaç eğilimlerine odaklanması çeşitli açılardan eleştirilmiş, özellikle psikoloji disiplininden kişiliği zayıf ve yetersiz bir şekilde tanımladığı, bu şekilde tanımlanan bir kişiliğin işlev göremeyeceği şeklinde önemli eleştiriler almıştır (Ritzer, 2008:247-8).

Kültürel sistem: Kültürel sistem, aktörleri eylemde bulunmak için motive edecek normları ve değerleri sağlayarak gizil kalıp koruma işlevini üstlenir. Kültürün toplumsal dünyanın, diğer bir deyişle eylem sisteminin çeşitli ögelerini bağlayan temel güç olduğunu ileri süren Parsons, diğer sistemleri olduğu gibi kültürel sistemi de diğer eylem sistemleriyle olan ilişkisi üzerinden açıklar. Dolayısıyla kültür, “aktörlerin yöneldikleri, kişilik sistemi içinde içselleştirilen düzenli bir semboller sistemi ve sosyal sistemdeki kurumsallaşmış kalıplardır” (Ritzer, 2008: 246). Sosyal sistem içinde norm ve değerlerin içinde yer alan, kişilik sisteminde ise aktör tarafından içselleştirilen kültür, böylece aktörler arasındaki etkileşime aracılık ederken kişilik sistemi ile sosyal sistemi bütünleştirir. Kültür bu açıdan kısmen de olsa diğer sistemlerin bir parçası, bir bileşeni olma özelliğine sahiptir. Bununla birlikte kültürel sistem sadece diğer sistemlerin bir parçası olmaktan ibaret değildir, bilgi, sembol ve düşüncelerin toplumsal olarak biriktiği yer olarak kendi ayrı mevcudiyetini sürdürür. Kültür bir sosyal sistemden diğerine yayılma yoluyla, bir kişilik sisteminden diğerine de öğrenme ve toplumsallaşma yoluyla aktarılabilir, bu sembolik özelliği, diğer eylem sistemlerini kontrol etmesini sağlar (Ritzer, 2008: 246).

Sosyal sistem: Sosyal sistem kendisini oluşturan parçaların bütünleştirilmesi işlevini üstlenir. Parsons’a göre bir sosyal sistem, çeşitli bireylerin en azından fiziksel ya da çevresel anlamda birbirleriyle etkileşimde bulundukları bir çoğulluk durumudur. Parsons’a göre sosyal sistemlerin üç temel özelliği olduğu söylenebilir.

Sosyal sistemler: (1) İki ya da daha fazla aktörün etkileşimini içerir ve sistemin odağı, etkileşim sürecinin kendisidir. (2) Söz konusu etkileşim belirli bir durumda meydana gelir. (3) Sosyal sistemler içinde kolektif bir amaç yönelimi ya da ortak değerler ve beklentiler hakkında bir uzlaşma vardır (Chaudhry ve Venugopal, 2004 15-16).

Sosyal Sistemin Bir Örneği Olarak Toplum

Yukarıda belirtildiği gibi Parsons sosyal sistemi daha genel bir sistem olan eylem sisteminin bir parçası olarak ele almaktadır. Bu çözümlemede sosyal sistem kavramı bütün kolektiviteleri kapsayan bir kavram niteliğinde kullanılmıştır. Çeşitli sosyal sistemler arasında özellikle önemli olan toplum, diğer sosyal sistemleri içeren, kendi bireysel ve kolektif ihtiyaçlarını karşılayabilen üyelerden oluşan, kendi kendine yeterli bir sistemdir. Okullar, aileler, ticari kurumlar gibi çeşitli toplumsal sistemler, toplumun alt sistemleridir. Parsons, genel olarak sosyal sistemlerin yapısında gördüğümüz AGIL şemasını bir sosyal sistem olan topluma da uygular. Buna göre toplum, yerine getirdikleri işlevler açısından dört yapıdan/alt sistemden oluşmaktadır.

(A) Ekonomi, emek, üretim ve tahsis-dağıtım yoluyla çevreye uyum (adaptasyon) sağlama ve çevreyi dönüştürme işlevini üstlenen yapı ya da alt sistemdir. (G) Politika ya da politik sistem olarak adlandırılan alt sistem, toplumsal amaçları takip ederek ve aktörleri bu amaçlara ulaşmaları için harekete geçirerek amaca ulaşma işlevini yerine getirirken (I) Toplumsal komünite(ler) (veya sosyal toplulaklar) ise bütünleşme işlevini üstelenir ve toplumun çeşitli parçalarını koordine eder (Ritzer, 2008:245). Toplumsal komüniteler kolektif bir kimlik ve aidiyet duygusunun gelişmesini sağlarlar. Çatışma ve sosyal bölünmeyi engelleyerek bütünleşmenin oluşmasını sağlarlar. Örneğin, din davranış kalıplarını, medya iletişimi, kanunlar, mahkemeler, polis ve hapishaneler de sosyal kontrolü sağlarlar. Özetle bütünleşme işlevini yerine getiren toplumsal komüniteler arasında toplum üyelerinin uymak zorunda olduğu kuralları sağlayan kanunlar ve normlar yer almaktadır. (L) Güvenlik sistemi, toplumsallaşma sürecinde toplumsal norm ve değerleri (kültürü) aktörlere aktararak ve bu norm ve değerlerin aktörler tarafından içselleştirilmesini sağlayarak gizil kalıp koruma işlevini üstlenir. Özetle, gizil kalıp koruma (L) işlevini yerine getiren güvenlik sistemi altında temel kültürel kalıpları üreten ve toplumsallaşma sürecinde bunları bireylere aktaran kurumlar yer almaktadır.

Hem gizil kalıp koruma (L) hem de bütünleşme (I) sistemin içindedir, sadece toplum içindeki iç ilişkilere giren alt sistemlerdir. Adaptasyon (A) ve amaca ulaşma (G) ise dışsaldır. Adaptasyon işlevini yerine getiren ekonomi araçtır, çünkü ekonomi sistemi dış dünyayla ilişki kurar, dış dünyadan aldığı girdileri sistemin fiziksel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde ekonomik olarak dönüştürerek hizmete sunar, böylece çevresini dönüştürmüş ve kendi ihtiyaçlarına uyarlamış olur. Amaca ulaşma işlevini karşılayan politika ise hem amaçtır hem de sadece toplumun içinde ilişki kurmadığı, hem fiziksel dünyayla hem de diğer sistemlerle dış ilişkiler kurduğu için dışsaldır.

AGIL şeması genel olarak sistemler için yaratılmış bir şema olduğu için topluma uygulandığı gibi, toplumun alt sistemlerine de uygulanabilir. Örneğin yukarıdaki şemalarda görüldüğü gibi ekonomi sistemi ya da politika sistemi de kendi alt sistemlerine sahip sistemlerdir ve bu sayede bu sistemler de AGIL şemasına oturtulabilirler. Ekonomi ve politika sistemlerinin kendi alt sistemleri de kendi alt sistemlerine bölünebilirler, ilkesel olarak bu alt sistemler sonsuz sayıda olabilir (Collins, 1988:60). Örneğin politika sistemi içindeki yasama işlevini ele alalım, yasama kurumlarının kendilerinin de işlevsel zorunlulukları yerine getiren alt sistemlerini saptayarak AGIL şemasına oturtmak mümkündür.

Durkheim gibi toplumu ahlaki bir birlik olarak gören Parsons’a göre bu alt sistemlerin toplumda hangi biçimde ortaya çıkacağı, o toplumun değer sistemine bağlıdır. Toplumsal kurumlar gibi bütün alt sistemler de rollerden meydana gelir, örneğin işçi, iş veren, yatırımcı, yönetici gibi roller ekonomi alt sistemini karı, koca, çocuk gibi roller aile alt sistemini meydana getirir. Bu rollerin nasıl oynanacağı, hangi durumlarda hangi davranışların uygun olduğunu belirten kurallara, yani normlara bağlıdır. Bu nedenle bir toplumun normları ve bu normların dayandığı değerler sistemi, alt sistemleri oluşturan rollerin içeriğini belirleyerek alt sistemlerin o toplumda nasıl bir yapıya sahip olacağını da belirlemiş olur. Örneğin bazı toplumlarda çocukların reşit olduktan sonra ailelerinden ayrıldıklarını, bazı toplumlarda ise çocukların kendi ailelerini kurana kadar ebeveynleriyle birlikte yaşadıklarını görebiliriz. Bu durum bu toplumların değer sistemlerinin ve normlarının, buna bağlı olarak da çocuk ve ebeveynlerin rollerinin birbirinden farklı olmasından kaynaklanır. Sonuçta farklı toplumlarda ebeveyn ve çocuk rollerinden oluşan aile alt sistemi birbirinden çok farklı şekillerde ortaya çıkar, diğer bir deyişle aile yapıları farklılık gösterir.

Toplumsal Değişme

Parsons’a göre toplumsal değişme temel olarak toplumdaki bireylerin içselleştirdikleri norm ve değerlerin değişmesidir. Ancak Parsons, pasif birey anlayışı nedeniyle bu değişimde de yapının önemini vurgulamaktadır.

Genel olarak Parsons’ın aktörleri toplumsallaşma sürecinde pasif alıcılar olarak gördüğü kabul edilmektedir (Ritzer, 2008:244). Çocuklar toplumsallaşma sürecinde sadece nasıl davranmaları gerektiğini değil, aynı zamanda toplumun norm ve değerlerini, yani genel ahlakını da öğrenmektedirler. Aslında, aktörler değerlere ve içinde bulundukları toplumsal ortamın koşullarına göre seçim yaparak eylemde bulundukları için tamamen pasif değildirler. Ancak toplumsallaşma muhafazakâr bir süreçtir, çünkü sosyal sistem bir yandan ihtiyaç eğilimlerini şekillendirir, diğer yandan bu ihtiyaçların karşılanabileceği araçları da yaratıcılığa fazla yer bırakmadan kendisi sağlar, böylece çocuklar sistemin içinde ve mevcut haline bağlı kalırlar (Ritzer, 2008:244). Çocuklukta toplumsallaşma sürecinde öğrenilen ve içselleştirilen norm ve değerler çok geneldir ve çocukları yetişkinliklerinde karşılaşacakları belirli durumlara hazırlayamazlar. Parsons buna dayanarak toplumsallaşma sürecinin daha özgün deneyimlerle yaşam boyu sürmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Ancak toplumsallaşmanın ileriki aşamalarında bireyler farklı norm ve değerlere ihtiyaç duysalar bile çocuklukta öğrenilen norm ve değerlerin sabit kalacağını, büyük ölçüde yaşam boyunca mevcudiyetlerini koruyacaklarını düşünmektedir.

Parsons, genel olarak sistem içindeki aktörden çok bir bütün olarak sistemle ilgilenir, aktörlerin sistemi nasıl yarattığı ve koruduğuna değil, sistemin aktörü nasıl kontrol ettiğine odaklanır.

Toplumsallaşma süreci yaşam boyu devam edecek olsa da sosyal sistem içinde büyük bir bireysel farklılık ve çeşitlilik vardır. Ancak Parsons üç nedenden ötürü bu bireysel farklılıkların sisteme ve düzene yönelik bir tehdit olduğunu düşünmez. İlk olarak, (i) mutabakatı sağlayacak, aktörleri uygun davranmaya sevk edecek çeşitli toplumsal kontrol mekanizmaları vardır ve bu mekanizmalar kullanılarak bireylerin davranışları kontrol edilebilir. Bununla birlikte Parsons’a göre toplumsal kontrol mekanizmalarının idareli kullanıldığı sistemler daha iyi işleyen sistemlerdir. Bu düşüncenin altında da Parsons’ın toplumsal düzenin temeli olarak bireyleri belirli davranışlara zorlamanın değil, bireylerin toplumun değer ve normlarını içselleştirmeleri ve bunlara uygun davranışlarda bulunmalarını görmesi yatmaktadır. İkinci neden, (ii) sistemlerin belirli ölçüde farklılığa ve sapmaya hoşgörü gösterebilmeleri gerekir, çünkü esnek sistemler hiçbir sapmayı ya da farklılığı kabul etmeyen katı sistemlere oranla daha güçlüdürler. Son olarak (iii) sosyal sistem, farklı kişilikteki insanlara, sistemin bütünlüğünü tehdit etmeksizin kendilerini ifade edebilecekleri geniş bir rol çeşitliliği sunmalıdır (Ritzer, 2008:245). Sistemin varlığını ve dengesini sürdürebilmesini sağlayan temel mekanizmalar toplumsallaşma ve toplumsal kontroldür. Sistem içinde toplumsal kontrolün kendi içinde bir hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşiye göre en üstte (i) değerler, daha sonra (ii) normlar, daha sonra (iii) roller ve son olarak da (iv) yaptırımlar yer alır (Collins, 1998:61). Örneğin, bir toplumun en önemli değerlerinden birinin başarı olduğunu düşünelim. Bu durumda başarılı olma, temel kültürel kalıplardan biri olacaktır. Genel değerler belirli normları şekillendirecektir, örneğin başarılı olma toplumda baskın bir değerse, bu değer okulda ya da iş yerinde çok çalışmak gibi normlar haline dönüşecektir. Bu normlar, bireylerin okuldaki ya da iş yerindeki rollerini belirleyecek, rolünü normlara uygun oynayanlar yüksek notlar, terfi ya da zam gibi ödüllerle ödüllendirilecek, normlara uygun olmayanlar ise düşük notlar ya da terfi edememe gibi olumsuz yaptırımlara maruz kalacak, yani cezalandırılacak, böylece çok çalışma normu güçlenecektir.

Parsons’a göre bir sosyal sistemin istikrarını sağlayan sadece o sistemin üyelerine dayattığı ya da toplumsal kontrol mekanizmalarıyla zorladığı kural ve düzenlemeler değil, toplumsal olarak onaylanmış değerlerin ve beklenen davranış kalıplarının içselleştirilmesidir (Chaudhry ve Venugopal, 2004: 32). Bu içselleştirme de toplumsallaşma süreciyle gerçekleşmektedir. Çocuklar, ailede başlayan toplumsallaşma sürecinde toplumun temel değerlerini içselleştirerek kişiliklerinin bir parçası haline getirirler. Böylece kendi kişiliklerinin ihtiyaç eğilimleri, toplumun temel değerleri tarafından şekillendirilmiş olur. Bunun sonucunda bireyler, toplumun kendilerinden talep ettiği şeyleri ister ve bunlara ihtiyaç duyarlar. Eğer toplum için başarı temel bir değerse, o halde çocuğun kişiliği de başarılı olma ihtiyacı duyacak şekilde gelişecektir (Collins, 1988: 62). Parsons’ın teorisinde erkek çocukların sporda başarılı olmaları ve meslek rollerini benimsemeleri, kız çocuklarının ise şefkatli olmayı öğrenmeleri ve anne rolünü benimsemeleri buna örnek verilebilir. Sapkın davranışta bulunanlar Parsons’a göre yeterince sosyalleşememiş olan, toplumun norm ve değerlerine yeterince bağlılık göstermeyen bireylerdir. Sapma, baskın değer sistemi açısından tanımlanır ve hastalıklı bir durum olarak görülür (Cuff vd., 1989:47). Bu açıdan bakıldığında toplumsal değişme, aktörlerin içselleştireceği değerlerin değişmesi olarak görülebilir.

Parsons’a göre sosyal sistemlerde yeni bir dengenin kurulmasını gerektiren, diğer bir deyişle toplumsal değişmeye neden olan temel faktörler; (i) göç, farklı toplumsal gruplarla yapılan evlilikler, doğum ve ölümler ya da üretimin artması gibi nedenlerle demografik yapının değişmesi, (ii) fiziksel kaynakların tükenmesi gibi fiziki çevrede yaşanan değişimler, (iii) bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve (iv) yeni ideolojiler nedeniyle kültürel örüntünün değişmesidir (Chaudhry ve Venugopal, 2004: 36). Toplumsal değişme evrimsel ya da devrimsel şekilde gerçekleşebilir. Evrimsel değişme yavaş ve sürekli bir değişmedir ve kültürel değerlerin rasyonelleştirme ve gelenekselleştirme süreçlerinden geçerek değer ve inançları değiştirmeleriyle gerçekleşir. Devrimsel değişme sistemin dengesindeki ani bir değişim gibi devrimsel hareketlerle gerçekleşir. Parsons buna örnek olarak komünizm ve Nazi hareketlerini gösterir (Chaudhry ve Venugopal, 2004: 38). Parsons’a göre toplumsal değişmenin nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için evrimsel değişme üzerinde biraz duralım.

Kültürel faktörler, değer ve inançların birbirini izleyen ve sürekli bir “rasyonelleşme” ve “gelenekselleşme” sürecine girmesine neden olur ve sosyal sistemi de bu şekilde değiştirirler. Rasyonelleşme, genel olarak toplumsal kurumlara yönelik akılcı, bireysel ve yenilikçi tutumlardır, ancak bir yandan rasyonelleşme süreci işlerken bir yandan da sosyal sistem kendi değerlerini sabit tutma, değişime karşı koruma eğilimindedir. Ancak rasyonelleşme devam ettikçe kazanılan rasyonel değerler zamanla gelenekselleşir, gelenekselleştikten sonra da rasyonelleşme süreci yeniden başlar, yani bu değerlerin yerine de geleneksel olmayan yeni değerler geçer. Böylece toplumdaki kültürel değerler sürekli olarak rasyonelleşme-gelenekselleşme döngüsü içinde yer alırlar.

Sosyal sistemlerin evrimsel değişimi, dört yapısal değişimden meydana gelir. Bu yapısal değişimler (i) farklılaşma, (ii) uyum yeteneğinin artması (iii) kapsama ve (iv) değer genelleştirmesidir (Parsons 1971:26-28). Farklılaşma, toplumlar evrildikçe toplumların alt sistemlerinin yeni sistemler oluşturacak şekilde farklılaşmasıdır. Yeni oluşan bu sistemler önceden var olan alt sistemlere uyumludurlar ancak işlevleri yerine getirme kapasiteleri önceki yapıya göre artmıştır, bu nedenle farklılaşmış olan yapılar sistemin ihtiyaçlarını farklılaşmamış yapılara oranla daha yüksek düzeyde karşılarlar, böylece de farklılaşma dengeli, daha gelişmiş bir sistem yaratır. Örneğin eğitim kurumunu ele alalım. Endüstri devrimi ile birlikte toplum evrildiğinde eğitim kurumu da evrilmiş ve toplumun ihtiyaçlarını daha iyi karşılayacak hale gelmiş, geniş kitleleri yeni gelişen işgücü piyasalarının ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip olacak şekilde eğitmeye başlamıştır. Uyum yeteneğinin artması, toplum evrildikçe sayısı artan alt sistemlerin koordinasyonunu sağlamak için bireylerin daha az gelişmiş olan birimlere olan sınırlayıcı bağımlılıklarından kurtulmaları ve önceden sisteme katkıda bulunmayan bireylerin de sisteme dahil olup uyum sağlamalarının gerçekleştirilmesidir. Örneğin endüstri devriminden önce üretim büyük ölçüde çiftliklerde aile bireyleri tarafından gerçekleştirilirken, endüstri devrimi sonrasında ortaya çıkan fabrikalar, çok daha geniş bir işgücü potansiyeline sahiptirler (Ritzer, 2008: 249). Kapsama ve değer genelleştirmesi ise, farklılaşma ve uyum yeteneğinin artmasıyla birlikte sistemin parçalarının bütünleşmesi sürecinde meydana gelecek problemleri çözecek olan süreçtir. Başka bir deyişle sosyal yapılar ve işlevler giderek farklılaştıkça, toplumun değer sistemi de değişmelidir. Örneğin endüstri devrimi sonrasında hem üretim tarzının hem de aile yapısının değişmesine paralel olarak ailenin bireyin özgürlüğünü sınırlamasına izin veren değerlerin yerine bireylerin kendi işlerini ve eşlerini seçme haklarının sağlandığı bireyci değerler kabul edilmiş (Poloma, 1993:164) ve toplum tarafından onaylanmış ve meşrulaştırılmıştır. Böylece yeni alt sistemlerin diğer alt sistemlerle bütünleşmesi sağlanmış olmaktadır.

Parsons’a göre evrim süreci bütün toplumlarda eşit bir şekilde görülmez, bazı toplumlar evrim sürecini hızlandırabilirken bazı toplumlar kendi içlerindeki çatışmalar ya da diğer sorunlar nedeniyle evrim sürecini geciktirebilir, hatta geriletebilirler.

Her ne kadar Parsons evrimin aşama aşama gerçekleştiğini ileri sürse de düz çizgisel bir evrim anlayışına sahip değildir. Parsons, ayrıntılara odaklanmadan toplumsal gelişmenin genel düzeylerini ana hatlarıyla birbirinden ayırmaya çalışmış ve ilkel, ara ve modern toplum aşamaları şeklinde üç genel düzey belirlemiştir. Bununla birlikte bu düzeyler gelişimsel bir ilerlemeyi değil, farklı yapı tiplerine işaret etmektedir, bu nedenle Parsons’ın toplumsal değişmeyi ele aldığında bile analizini yine yapı ve işleve dayandırdığı, farklı yapı tiplerini ardışık olarak sıraladığı, gerçek bir toplumsal değişme süreci analizi yapmadığı söylenebilir (Ritzer, 2008: 250).

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 3781, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 2595

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*