Felsefe hakkında her şey…

Estetik yargı nedir?

Estetik yargı nedir?

Estetik nesnelerle ilgili bir ifade kullandığımızda yani bir doğa nesnesi ya da bir sanat yapıtına estetik bir yüklem yüklediğimizde bir yargıda bulunmuş oluruz. Bu yargı bir değer yargısıdır. Başka bir deyişle estetik fenomen dile geldiğinde özneye ait bir değer yargısı oluşur. Gerçeklikle ilgili yargılar “Su H²O’dur” gibi herkesin üzerinde anlaşabileceği türden yargılardır. Değer yargıları ise bir değerlendirme sonucu oluştukları için gerçeklikle ilgili yargılardan farklıdırlar. Değer yargıları arasında en yaygın olanlar etik ve estetik değer yargılarıdır.

Yirminci yüzyılda dil çözümlemelerine yönelen felsefi sorunlar analitik (çözümleyici) estetik alanı da etkilemiştir. Cohen’in de saptadığı gibi (2005: 35) analitik estetik içerisinde estetik yargılarla ilgili olarak sorulan yaygın sorulardan biri estetik yargıları estetik olmayan yargılardan nasıl ayırt edeceğimiz sorusudur. Diğer önemli bir soru da on sekizinci yüzyıldan beri sorula gelen estetik yargıların öznel mi nesnel mi olduğu sorusudur.

Estetiğin dilini anlayabilmek için betimleyici terimlerden yola çıkabiliriz. Estetik bir betimleme yapıldığında “X, Güzeldir” (örneğin “Mona Lisa tablosu güzeldir”, “Önümdeki dağ manzarası güzeldir”) yargısındaki “güzel” sözcüğü yerine “zarif”, “iyi bestelenmiş”, “dengeli”, “büyüleyici”, “incelikli” gibi sözcükleri ya da estetik bağlamlarda kullanılan pek çok sıfatı kullanırız. Örneğin, güzel bir havada seyrettiğim yemyeşil bir manzaraya bakıp “ne kadar canlı ve taze görünüyor” dediğimde genel olarak düşündüğüm şey bu manzaradaki yeşilliklerden hayvanlara iyi yem çıkacağı değildir. Bu betimlemede “taze ve canlı görünmeyi” estetik bir yüklem olarak kullanmışımdır. Benzer şekilde bir kadın portresine bakarak “zariftir” yüklemini kullanırsam büyük ihtimalle resmedilen kadının kıyafetlerine, duruşuna ya da ressamın klasik güzellik anlayışına gönderme yaparım.

Estetik özne ve estetik yüklem(ler)den oluşan estetik yargılar “X, A’dır” biçiminde dile gelirler. Bu kalıptaki ‘X’ doğal bir nesne ya da bir sanat yapıtını, ‘A’ ise estetik bakışı yansıtan sonsuz sayıda sıfatı (estetik yüklemi) dile getirmektedir (Townsend 2002: 45). Buna göre estetik yargının “X, A’dır” kalıbındaki ‘X’ yerine bir nesne ve ‘A’ yerine de bir estetik yüklem konarak oluşacağını söylemek isteyebiliriz. Ancak buradaki sorun şudur: ‘A’ yerine konabilecek sonsuz sayıda sıfat söz konusuyken bu sıfatların estetik yüklemlere karşılık geldiği nasıl anlaşılacaktır?

‘Neşeli’, ‘hüzünlü’, ‘cıvıl cıvıl’, ‘korkutucu’, ‘yumuşak’, ‘masum’ gibi terimler gündelik yaşamımızda olduğu gibi pek çok farklı bağlamlarda kullanılan terimlerdir. Eğer bu terimler aynı zamanda estetik yüklemler olarak da kullanılabiliyorsa burada bir sorunla karşı karşıyayız demektir: Yüklemin estetik anlamda kullanılıp kullanılmadığı nasıl belirlenecektir? Townsend’in verdiği örneğe bakalım ve “X, A’dır” biçimindeki iki cümleyi inceleyelim:

“David neşelidir.”

David Hume portresi neşelidir.”

Birinci cümledeki ‘neşelidir’ terimi David adında birinin duygusal durumunu betimleyen bir yüklemken ikinci cümledeki ‘neşelidir’ terimi belirli bir portrenin stilini betimleyen bir yüklemdir. Bu saptamalarla yüklemlerin ne zaman estetik yüklemler olduğunu çözdüğümüzü sanabiliriz. Diyebiliriz ki örneklerden de anlaşıldığı üzere sadece estetik nesneler estetik yüklem alırlar. Yani estetik nesnelerin betimlemelerinde kullanılan yüklemler doğal olarak estetik yüklemler olacaktır (Townsend 2002: 46).

Nitekim örneğimize geri dönersek, ‘David’ estetik bir nesneye karşılık gelmediği için kendisine yüklenilen sıfat da estetik değildir. Oysaki ‘David Hume portresi’ ünlü bir filozofun resmidir, yani bir sanat eseri olarak estetik bir nesnedir. Bu nedenle de bu nesneye yüklenilen bir sıfat ister istemez estetik olacaktır. Ne var ki bu çözümün sorunlu olduğunu ikinci cümledeki yüklemi değiştirerek rahatlıkla anlayabiliriz:

“David Hume portresi kare biçimindedir”.

‘David Hume portresi’ estetik bir nesnedir ancak ‘kare biçimindedir’ yükleminin estetik bir yüklem olmadığı ortadadır. Böylece tek bir karşı örnekle estetik nesnelere yüklenen her sıfatın bir estetik yükleme karşılık geldiği iddiası çürütülmüş olur (Townsend 2002: 46). Peki sorunu çözmek için başka bir yoldan gidilebilir mi?

Townsend’e göre sorununun çözümü yüklemlerin nasıl kullanıldıklarında yatmaktadır. Townsend’in önemli bir saptaması kimi estetik yüklemlerin eğretilemeli (metaforik) olarak kullanılmalarıdır. Yukarıdaki örneğimizi hatırlarsak, “David Hume portresi neşelidir” cümlesindeki ‘neşelidir’ yüklemi eğretilemeli olarak kullanılmıştır. Her eğretileme estetik olmasa da yine de eğretilemeler estetik yüklemler konusunda önemli ipuçları verirler. Townsend’in önemli bir saptaması da yüklemlerin estetik anlamda kullanıldıklarını anlamada değerlendirme yapan kişinin bizzat işin içinde olması ve baktığı şeyi doğrudan anlamasıdır. “Yüklemlerin estetik anlamda kullanılması, işin içinde olmayı ve doğrudan anlamayı zorunlu kılar.” Bir başkasının David Hume portresini neşeli bulması bu resmi anlamam konusunda benim için bir şey ifade etmeyebilir. Oysa aynı portrenin kare biçiminde olduğunu yine bir başkasından öğrensem resmi görmeme gerek kalmadan ne demek istenildiğini anlarım (Townsend 2002: 46-48). Bu ikinci saptamanın yine de iki önemli sorunu gündeme getirdiğini de göz ardı etmemek gerekir. Birinci sorun estetik yüklemlerin belirlenmesinde “ikna”nın gerekli olmasıdır. Kişi baktığı şeyi doğru anladığına ikna olmalıdır. Oysaki “ikna” da estetik bir yön bulunmaz. İkinci bir sorun da yapılan incelemenin “bak ve gör”e dönüşmüş olmasıdır. Estetik olanı gören bir duyumuzun olup olmadığı ise son derece şüphelidir (Townsend 2002: 51-52).

Bu sorunlara rağmen ikna konusu Townsend’i eleştirilerdeki estetik yargıların incelenmesine götürmüştür (54-65). Buna göre üç tür estetik değer yargısı vardır:

1) Biçimi “A, B’den daha iyidir” olan karşılaştırmalı yargılar. Örnek: “Hamlet Othello’dan daha iyidir” (aynı yazarın iki oyunu karşılaştırılır); “Shakespeare, Christopher Marlowe’dan daha iyidir” (Elisabeth döneminden iki yazar karşılaştırılır); “Shakespeare gelmiş geçmiş en iyi yazardır” (Shakespeare diğer tüm yazarlarla karşılaştırılır).

Bu örneklerin ortak noktası hepsinin de olgularla ilgili değer yargıları olmalarıdır. Hamlet’in ve Othello’nun Shakespeare’e ait eserler olduğu bir olgudur ancak bunlardan birinin diğerinden “daha iyi” olduğunu söylemek söz konusu olguyla ilgili bir değer yargısıdır. Olgular söz konusu olduğunda kanıt gösterilebilir ancak değer yargılarıyla ilgili olarak gösterilecek bir kanıt yoktur. Olgulara değer yargısı yüklemek ancak bir kuramla ya da bir seçimle olanaklıdır.

2) Biçimi “A, B’dir” olan mutlak yargılar. Örnek: “Hamlet müthiş bir oyundur “ (Hamlet’i bir değer ölçeğine yerleştiriyorum); “Hamlet müthiştir çünkü ahlaksal olarak karmaşıktır”. (Ahlaksal karmaşa özelliğinin Hamlet’i değerli kılan bir özellik olduğunu söylemiş oluyorum.)

Verdiğimiz ikinci örnek birincisine göre daha belirli bir yargıda bulunmaktadır. Eğer daha da fazlasını dile getirmek istiyorsam da sözünü ettiğim ahlaksal karmaşayı oluşturan özelliklerden bahsedebilirim. Örneğin, Hamlet’in babasının hayaletiyle konuştuktan sonra öc alma olayına hemen girişmemesi, Hamlet’in kararsızlığının karakterinden mi yoksa nesnel koşullardan mı ileri geldiğinin tam olarak belli olmaması gibi.

Her iki örneği de mutlak yargı örneği olarak verdik. Belirtmemiz gerekir ki buradaki “mutlaklık” bağlamından bağımsız bir mutlak gerçeklik, mutlak değer anlamında bir mutlaklık değildir. “Mutlak yargılar, kendilerine karşı çıkılamaz ya da söylenebilecek son sözler anlamında mutlak değildir.” Townsend’in sözünü ettiği türden mutlaklık, dikkatimizi ayrıntılara yönelterek yargılarımızı bir temele dayandırmamız anlamında bir mutlaklıktır. Hem karşılaştırmalı hem de mutlak yargılar eleştirel yargılardır. Buna göre bu tür yargılar hem nesnenin çözümlenmesinde hem de olguların değerlerle ilişkilendirilmesinde yardımcı olurlar. Üçüncü tür bir estetik yargı ise farklı değerler alanıyla ilişkilidir:

3) Belirli bir biçimde olmayan, kendi içinde değer taşıdığına inanılan ve “estetik duygunun kendine yönelik” olan estetik deneyim yargıları. Örnek: Değerli olan Hamlet oyununun kendisi değil benim Hamlet oyunuyla ilgili yaşadığım deneyimdir. Burada sorduğumuz soru yargıda dile getirdiğimiz şeyin nesnenin kendisiyle mi yoksa bizim o nesne ile ilgili deneyimimizle mi ilgili olduğudur. Eğer ikincisiyse “estetik değer” den anlaşılan şey “duygunun değeri”dir. Örneğin ben söz konusu nesneyle ilgili bir deneyime sahip olduğum için bu deneyim değerlidir (benim için değerlidir). Yaşamıma anlam katar, bana zevk verir, kendimle ilgili yaşadığım karışıklıklara çözüm sunabilir. Bu yönüyle estetik değer bazen dinsel deneyime benzer. “Duygunun değeri” anlamındaki estetik değerlerle ilgili tartışmak pek olanaklı değildir çünkü bu değerler kendimizle ilgilidir. Herhangi bir estetik nesnenin müthiş olup olmadığıyla ilgili tartışabiliriz ama bu nesneyle ilgili duygularımızı tartışmak pek olanaklı değildir. Örneğin bir kimse günbatımını izlemeyi önemli görüyorsa ve bunun kendisi için bir değer taşıdığını söylüyorsa onunla bu konuyu tartışmam olanaklı olmaz. “Olsa olsa yanlış nesnelere değer yüklediğini, daha değerli olan başka deneyimlerin bulunduğunu söyleyebilir ve böylece sorunu karşılaştırmalı bir yargıya dönüştürmeye çalışabilirim.”

Analitik estetik içerisinde estetik yargılarla ilgili olarak sorulan yaygın sorulardan biri olan “estetik yargılar estetik olmayan yargılardan nasıl ayırt edilebilir” sorusunun nasıl yanıtlanabileceği konusunda bir fikrimiz oluştu. Şimdi son olarak diğer önemli bir soru olan “estetik yargılar öznel mi yoksa nesnel midir” sorusu üzerinde biraz duralım. Kant’ın estetik deneyim konusunda biçimci görüşü savunduğunu söylemiştik. Estetik yargı konusunda da öznelciliğin yolunu açmıştır. Estetik yargı ilk olarak detaylı bir şekilde Kant tarafından ele alınmıştır. Kant estetik yargıyı beğeni yargısıyla aynı anlamda kullanır. Beğeni ise “güzeli yargılama yetisidir.” “Bir nesneye güzel diyebilmek için neyin gerekli olduğunu beğeni yargısının çözümlemesi ortaya çıkarmalıdır.” Beğeni yargısı bir bilgi yargısı yani mantıksal bir yargı değil estetik bir yargıdır ve “onunla belirlenim zemini öznel olmaktan başka türlü olamayanı anlarız” (Kant 2011: 53). Demek ki beğeni yargıları mantıksal yargılardan öznel olmalarıyla ayrılırlar. Öznel olmalarının en belirgin nedeni de zevk duygusuna dayanmalarıdır. Zevk duygusuna dayanan estetik yargılar öznel olmaları nedeniyle de doğrulanamazlar. Örneğin Picasso’nun bir tablosunun güzel olduğu yargısını bahçemdeki gül ağacının çiçek açıp açmadığını doğrulayabildiğim gibi doğrulayamam. Ancak Robinson’un da vurguladığı gibi, Kant’a göre beğeni yargıları her ne kadar öznel olan zevk duygusuna dayansalar da evrensellik iddiasındadırlar. Bunun nedeni, söz konusu zevkin tüm rasyonel insanlarda ortak olan imgelemle anlama yetisinin uyumlu oyunu sonucu ortaya çıkan “çıkarsız” bir zevk olmasıdır (2005: 74). İşte Kant bu nedenle güzel olanı hoş olandan, yararlı olandan ayırmak istemiştir. “Kanarya şampanyası hoştur” demek “Benim için hoştur” demektir. Buna göre hoş açısından geçerli olan ilke şudur: “Herkesin kendi (duyu) beğenisi vardır. Diğer taraftan güzel yargısında durum değişir. Dinlediğim bir konser ya da gördüğüm bir mimari yapı için “benim için güzeldir” yargısında değil “benim için hoştur” yargısında bulunulur. Eğer bir kimse, bir şeyin güzel olduğunu söylüyorsa “başkalarında da tam olarak aynı hoşlanmayı bekler; yalnızca kendisi için değil, ama herkes için yargıda bulunur ve sonra Güzellikten şeylerin bir özelliği imiş gibi söz eder.” Başkalarından da bu yargısına katılmasını bekler. Eğer kendisininkinden farklı bir yargıya varan olursa da onları kınar. Estetik yargılar işte bu anlamda “öznel bir evrensellik” taşırlar (Kant 2011: 63-64). Kant estetik yargılar konusunda her ne kadar öznelciliği savunmuş olsa da bu öznelciliğe evrensellik kazandırma anlamında farklı bir yol izlediği de bir gerçektir. Daha önce de dediğimiz gibi Kant’ın estetik görüşü detaylı olarak daha sonra ele alınacaktır. Şimdi ise son olarak daha önce estetik özellikler konusunda görüşlerine yer verdiğimiz Frank Sibley’in estetik yargının nesnelliği konusundaki düşüncelerine değinelim.

Sibley’e göre estetik yargılar estetik kavramları nesnelere uygulayan yargılardır. Sibley beğeniden Kant’ın anladığından farklı bir şey anlar. Kant’a göre beğeni nesnelerle ilgili varılan yargılardan zevk alabilme yeteneği iken Sibley’e göre beğeni (“Estetik Özellikler” bölümünde de söz ettiğimiz gibi) estetik terim ve kavramları kullanabilme yeteneğidir. Benzer şekilde Kant’a göre ‘güzel’ terimi nesnenin yargılayan kişide belirli bir zevk duygusu uyandırmasına karşılık gelirken Sibley’de yargılanan nesnenin bir özelliğine karşılık gelir. Dolayısıyla “güzel”, “zarif ”, “şık” ve benzeri terimlerin hepsi de estetik terimlerdir ve nesnel özelliklere karşılık gelirler. Ancak sadece beğeni sahibi olanlar bu özellikleri fark edip nesnelere doğru bir şekilde uygulayabilirler (Cohen 2005: 36).

Sibley’e göre üç tür estetik yargı vardır: 1) tipik olarak estetik bir terim (“zarif ”, “dengeli”, “şatafatlı” gibi) kullanan estetik yargılar. 2) estetik bir terim kullanmayan estetik yargılar (“yeterince solgun değil”, “çok fazla karakter var” gibi). 3) değer biçen estetik yargılar (şeylerin estetik anlamda iyi ya da kötü olmaları, mükemmel ya da sıradan olmaları gibi). Sibley yalnızca ilk iki yargı türüyle ilgilenmiştir. Ona göre bu iki yargı türü en yaygın kullanılan ve en önemli estetik yargı türleridir. Eleştirmenlerin de en çok kullandığı ve uğraştığı yargı türleridir. Bu iki yargının da en önemli özelliği estetik algıyı gerekli kılmasıdır: İnsanların bir eserdeki zarafeti görmesi gerekir, müzikteki coşkunluğu duyması gerekir, bir romanın gücünü hissetmesi gerekir. Estetik yargı estetik algı olmaksızın bir takım kuralların uygulanmasıyla oluşamaz (Sibley 1965: 135-137).

Estetik kavramları kural ya da şart olmaksızın uygulamamıza rağmen yine de konuşarak, tartışarak yargılarımızı desteklemeye, doğrulukları konusunda başkalarını ikna etmeye çalışırız. Estetik yargıların haklılandırılmaları konusunda eleştirmenler özel yollar izlerler. Bir eleştirmen verdiği yargılarla bir nesnedeki estetik özellikleri görmemizi sağlar. Peki eleştirmenler bunu nasıl yapmaktadır? Sibley yedi tane yoldan söz eder: (Sibley 1959: 442-444).

  • Estetik-olmayan özelliklere işaret ederek; örneğin, “bu renk lekelerini, oradaki koyu kütleyi, o çizgileri fark edin.” Bu şekilde kolayca görülebilir özelliklere dikkat çekerek izleyicinin resmin sıcak mı dinamik mi aydınlık mı olduğunu görmesi sağlanabilir. B gibi bir şeyi görmesi A gibi farklı bir şeyi dile getirerek sağlanabilir. Burada A sağlıklı gözlere, kulaklara ve zekaya sahip birinin farkına varabileceği (estetik-olmayan) özelliklere, B ise nesnedeki estetik özelliklere karşılık gelir.
  • İnsanların görmelerini istediğimiz özellikleri dile getirerek; örneğin, bir resme işaret ederek “çizimin ne kadar sinirli ve hassas olduğunu fark edin” ya da “çizimdeki enerjiyi ve canlılığı görün” denebilir. Doğrudan fark edilen özellik dile getirilir ve böylece bu özelliği daha önceden görmeyenin görmesi sağlanır.
  • Estetik özelliklerle estetik-olmayan özellikler arasındaki bağlantıyı göstererek; örneğin, “bu ve öteki çizgiyi fark ettin mi ve buradaki ve oradaki parlak renk noktaları…resme canlılık, enerji vermiyor mu?” gibi
  • Benzetme ve metaforlar kullanarak; örneğin, “ışık parıldıyor, çizgiler dans ediyor, her şey bir eda, bir hafiflik, bir şenlik” ya da “tuvalleri ateş, çatırdıyor, yanıyor, tutuşuyor” gibi
  • Tezat, karşılaştırma ve anıları kullanarak; örneğin, “bunu daha açık sarı yaptığını, sağa kaydırdığını varsay,” “bunda bir Rembrandt kalitesi olduğunu düşünmüyor musun?” gibi
  • Tekrar ederek; örneğin, aynı çizgilere ve şekillere dikkat çekerek, aynı kelimeleri ya da aynı benzetme ve metaforları tekrar ederek. Böylece zamanın geçmesi, aşinalık, daha dikkatli dinlemek, daha sağlam bakmak, daha yakından bakmak yardımcı olabilir.
  • Sözel olarak dile getirilenlerin dışında davranışlarımızı da kullanarak; örneğin, konuşmamıza uygun ses tonu, ifade, kafa sallama, bakış ve jestler eşlik eder. Bir eleştirmen kimi durumlarda konuşmak yerine bir kol hareketiyle daha çok şey ifade edebilir. Yerinde bir jest bir resimdeki şiddeti görmemizi sağlayabilir.

Estetik yargıların haklılandırılmaları konusunda Sibley’in görüşlerini temel alarak eleştirmenlerin izlediği yolları gördük. Bu yollar aynı zamanda estetik beğeniye sahip olan herkes için de uygulanabilir yollar. Son olarak bu bölümden yola çıkarak Sibley’e katılarak estetik yargıların rasyonel nedenlerle değil estetik algı temelinde gerekçelendirilerek bir tür nesnellik kazanabildiklerini söyleyebilir ya da Kant ile birlikte bu yargıların öznel olduklarını ancak herkes tarafından kabul görmesi beklenecek şekilde oluşturulabilir olması anlamında da evrensel olduklarını iddia edebiliriz.

Kaynak: ESTETİK VE SANAT FELSEFESİ, s. 18-23, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2574, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1544

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...