Kültürel Çatışma Nedir? Kültürel Çatışmalar

felsefe Nedir

Bireylerin doğumundan ölümüne dek uzun vadede seyreden bu kültür etkisinin ne yön alacağına dair bir kural yoktur. Birey, kültürel durumları kendince yaşar, kendince yaşantılar oluşturur.

Zaten, kültürel bir etkilenme sürecinde bir kültür öteki bir kültürün etkisiyle evrim ve değişim sürecine girerse bunu kültürlenme olarak adlandırıyoruz. Ama bu kültürlenme tek yönlü bir yol izleyip egemen kültür kimliğine bürünerek ulusal ve yerel kültürleri istila edercesine yok ediyorsa saldırgan bir özellik kazanmış demektir.

Bu şu anlama gelmektedir: Egemen kültürler, zayıf, yoksul kültürler üzerinde uzun vadeli bir “şiddet” uygulayarak ötekinin kültürünü yıkma işine girişebilir ve hatta onu yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir.

Güney Amerika’da bu şekilde birçok yerel dil kaybolmuştur. O hâlde, politika ve kültür ilişkileri özel bir durum arz etmektedir ve ortak iradenin akıl olması gerektiği ve ötekinin kültürünü anlamanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Yeni kültür felsefesi anlayışlarında kültürü merkezileştirerek iktidarların güdümünde egemen kültüre dönüştürme eğilimleri eleştirilmektedir. Dünya kültür belleğini yaşatma esastır.

Kültür aynı zamanda insan hayatının düzenleyicisi bir değerdir. Bu nedenle kültür, siyasal ve ekonomik sistemlerle zaman zaman çatışmalı ilişkiler kurmuştur. Tarih, din kökenli rejimlerden totaliter sistemlere dek kültürü baskı altında tutma anlayışına tanık olmuştur ve olmaktadır. Bu da insanlar arasında eşitsizce ödüllendirmeyi, cezalandırmayı beraberinde getirmiş ve kültürün bir norm sistemine dayalı olarak tarafsız gelişemeyebileceği tezini ortaya koymuştur. Bir kültür içinde yaşayan topluluklar kendi kültürleri içindeki farklı kültürlerin inançlarından, adetlerinden, hayat tarzlarından mutlaka etkilenmiştir. Her ne kadar çatışmalar olsa hatta şiddetli gerçekleşse de, hiçbir kültür, etkileşimden, değişimden ve çekişmelerden kendisini koruyamaz. Kültürün değişik yönlerden gelen etkilere kapalı olduğu, değiştirilemez bir bütün oluşturduğu düşünülemez. Örneğin bugün içinde yer aldığımız küreselleşme aynı zamanda her tür kültürel iletişimdir. Bununla birlikte, farklı kültürlerin varlığını kabul etmek, kültürel çeşitliliği olumlu karşılamak, yazık ki her zaman istenildiği biçimde cereyan etmemektedir.

Bununla birlikte, farklı kültürlerin varlığını kabul etmek, kültürel çeşitliliği olumlu karşılamak, yazık ki her zaman istenildiği biçimde cereyan etmemektedir. Farklı kültürlere saygı gösterme çok kolay olmamaktadır. Bir topluluğun ya da bireyin kendi kültürünün değerlerini yüce ve tek kabul ederek farklı kültürleri kendi değer sistemiyle yargılaması (bu çoğu zaman küçümseme ya da tehlikeli görme şeklindedir) etnosentrizm (etnik merkezcilik) olarak adlandırılır. Bunun sonucunda korku kültürü egemen olur: zenofobi (yabancı korkusu, yabancı düşmanlığı) başlar. Bu anlayış, başka kültürleri ötekileştirme ve zaman zaman da aşağılama alışkanlığı kazandırdığı için günümüzde evrensel insan hakları çerçevesinde hukuksal açıdan takibat altındadır. Gelişmiş Batı toplumlarının karşılaştığı göçmenler sorunu en ciddi sorunlardandır.

Avrupa, geçmişte oldukça gelenekçi muhafazakâr bir ülkeler topluluğu olduğu halde, acaba nasıl oldu da önemli bir ekonomik, kültürel, teknolojik, askeri ve siyasi güç oldu sorusu araştırılmaya değerdir. Ünlü tarihçi Fernand Braudel’e göre, Batı, 15. yüzyılın sonlarından itibaren dünya ekonomisinde merkez konumundaydı. Ekonomik gücünü yeni ortaya çıkan köle ticaretiyle sağlıyordu, çünkü kölelerin çalıştırıldığı Meksika Peru ya da Brezilya maden ocaklarından çıkarılan altın, gümüş, gemilerle İspanya limanlarına getiriliyor ve buradan tüm Avrupa’ya ihraç ediliyordu. Hatta Osmanlı İmparatorluğuna ve Uzak Asya’ya dek bile gidiyordu. Bu ekonomiyi ancak istilalar, savaşlar ya da büyük çaplı salgın hastalıklar sarsabilirdi. Nitekim öyle olmuştur. Moğol istilaları, uzun yıllar süren savaşlar, veba salgını tüm Batı Asya’yı ve Avrupa’yı neredeyse yok etmiştir.

Fernand BRAUDEL (1902-1985): Sosyal-Kültürel tarihlerin yazılabileceğini araştırmalarıyla kanıtlayan Fransız tarihçi. İkinci Dünya Savaşında esir tutulduğu Alman kamplarında yazdığı Akdeniz Uygarlıkları (1949) adlı dev eserinde, iklim gibi coğrafi yapıları, gündelik hayatın zorluklarını, gündelik hayatta kullanılan her tür araç gereci tarihin öznesi yaparak incelemesi, tarihte alışılmış olan zaman mekân ilişkilerini altüst etmiştir. Buna göre, Akdeniz bölgesinde kültürel siyasal, vb. etkilenmeler açısından Akdeniz Bölgesinin belli sınırları yoktur; sınırlar konudan konuya, kullanılan eşyalardan eşyalara göre değişmektedir, yani anlatılan sabit bir Akdeniz yoktur. O topraklarda kültürler içiçedir. Maddi Medeniyet ve Kapitalizm adlı kitabında da krallar, saraylar, savaşlar dışında kalan halkın, devletin varlığını nasıl sırtında taşıdığını, bunların hangi mekanlarda ve zamanlarda hayat zorluklarının devam ettiğini inceleyerek kapitalizmin varlığını ve yapılanmasını sorgular. Braudel 18. yüzyıla dek modern bir devletin olmamasını kapitalizmin gelişmiş olmamasına bağlar.

Kaynak: T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2299, AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1296

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*