Felsefe hakkında her şey…

İslam felsefesinin tarih ve tarihçilik anlayışı

02.11.2022
648

Bir medeniyetin düşünce yapısı, onun hangi değer dizilerinden hareketle nasıl bir toplumsal yaşama zemin hazırladığının anlaşılmasına yardımcı olur ve bu düşünce yapısı içerisinde tarihin önemli bir rolü vardır. Bir medeniyetin tarihi, onun temsil ettiği değerleri ve bu değerleri yansıtan düşünce ürünlerini kapsamalı, yani düşünce yapısını yansıtmalıdır. İslâm tarihi yapıtlarında da yukarıda vurgulanan bilgi anlayışının yansımaları görülmektedir. Bu adımda, İslam’ın temel tarih görüşünün ne olduğu ve İslam Medeniyeti’nde ‘tarih’ ile neyin anlaşıldığı, İslam’da tarihçiliğin nasıl bir gelişim izlediği ve tarih düşüncesinin beslendiği kaynakların neler olduğu, tarihin konuları olarak nelerin ele alındığı ve tarihçilikte hangi yöntemin/ yöntemlerin izlendiği sorularını yanıtlamaya çalışacağız.

Tarihin neden yararlı bir bilgi alanı olduğu sorusuna birincil kaynaktan verilecek bir yanıt, İslâm’ın tarihe ve tarihçiliğe verdiği önemi yansıtır: Tarih, İbnü’l- Esir’e göre, geçmişe ilişkin “önemli” olayların detaylarıyla aktarılmasıdır (İbnü’l- Esir 1985, s.2). Tarihin dünyadaki yararları, İbnü’l-Esir’e göre, şöyle sıralanabilir: 1. Ölümsüzlüğü seven insanı geçmişin olaylarıyla tanıştırır, bir araya getirir, 2. Hükümdarlar tarih sayesinde geçmişten ders alarak toplumu yönetme biçimlerini gözden geçirirler, 3. Tüm insanlar, tarih okuyunca, geçmişten ders alır ve gelecek için kendi hayatlarında izleyecekleri yola ışık tutar, geçmişin deneyim ve birikiminden yararlanırlar, 4. İyi bir ifade ve güzel bir dil ile anlatılan tarih, kişilerin ahlâk duygularını canlandırarak, insanları iyiyi benimseme, kötüyü de reddetme konumuna getirir (İbnü’l-Esir 1985, s. 4-5).

İbnü’l-Esir’e göre tarihin sonsuz yaşam (âhiret) için yararlı yönleri de şunlardır: 1. Dünyadaki hayatın çalkantılarını, değişkenliğini ve sonluluğunu görüp ders alabilen insan, kendini sonsuz yaşam yolculuğu için kurtarıcı bir biçimde donatmaya-İbnü’l- Esir’in ifadesiyle “âhiretin mutluluk evine girmeye”-yönelir; 2. Peygamber ya da kral bile olsa her insanın ölümlülüğü göz önüne alındığında, tarihte gerçekleştiği görülen olayların kendi başına da gelebileceği çıkarımında bulunan insan, kıyâmetle birlikte başlayacağı sonsuz yaşamı için en iyi ahlâk özelliklerini kazanmaya, yani dünyadaki zor ve sıkıntılı durumlara sabırla katlanmaya yönelir (İbnü’l-Esir 1985, s.6).

Muhsin Mehdî, İslâm’ın tarihe ya da tarihçiliğe verdiği önemi, Peygamber’in vurgulamış olduğu şu yargıya dayandırır: Dünyanın, önceden Allah tarafından belirlenen, dolayısıyla, bakıldığında açıkça görülebilecek tarihî bir düzeni vardır (Mehdî 1964, s. 133). İslâm Tarihi: İlk Dönem başlıklı çalışmasında Sabri Hizmetli’nin, İslâm toplumlarında tarihçilik etkinliğinin ve tarih araştırmalarının esasını neyin ya da nelerin oluşturduğu sorusuna, “Peygamber’in İslâm’a davetinin içerdiği tarihî bilgiler oluşturur.” biçiminde verdiği yanıt, Mehdî’nin yaptığı vurguyla uygunluk göstermektedir (Hizmetli 1999, s. 31-33). Peygamber’in yaşayışı ve kişiliği, kendi döneminde ve sonrasında her türlü tarihsel akışın yolunu, ayrıca Müslümanlar’da ilk tarih yazımının da merkezini oluşturmuştur (a.y.).

Josef Horovitz, İslâmî Tarihçiliğin Doğuşu adlı çalışmasında, İslâm’da tarih yazıcılığının ilk örneklerine Siyer-Meğâzî literatüründe rastlanabileceğini öne sürmüştür (Horovitz 2002, s. 7). Horovitz’e göre İslâm tarihi hakkında nitelikli bilimsel-akademik araştırmaların yapılabilmesi için, İslâm’da her türlü tarih yazıcılığının çıkış noktasını oluşturan Siyer-Meğâzî literatürünün ve bu literatüre geçmiş çalışmaları yapan düşünürlerin bilinmesi önemlidir (Horovitz 2002, s. 7). Ünlü İslâm tarihçisi ve coğrafyacısı Mes’ûdî Mürûcu’z-Zeheb’de Siyer-Meğâzî yazarları arasında şu önemli isimleri saymıştır: Vehb İbn Münebbih, Muhammed İbn İshak, El-Vâkıdî (Mes’ûdî 2004, s. 21). Mes’ûdî bu yazarlardan “ilk tarih yazarları” olarak bahsetmiştir (a.y.).

Horovitz’e göre, Arap literatüründe Peygamber’in söz ve davranışlarının kaynakları sayılması gereken üç alan, hadis, siyer ve tefsirdir (Horovitz 2002, s. 19). Bu alanların her birinde ana unsur, gönderimli (isnâdlı-referanslı) rivâyet sistemidir; her üç alanda da referansı (rivâyetin sahibi) metinden önce gelen biçim kullanılmıştır (a.y.). Siyer kitaplarında, hadisler tarafından işaret edilen olayların olduğu zamana göre rivâyetler zamandizinsel (kronolojik) olarak verilmektedir (a.y.). Kısacası, tarih haberleri ve bu haberleri okuyarak elde edilen bilgi temelde kaynaklardan nakil ölçütü ile değerlendirilmiştir. Tâberî, Vâkıdî, Mes’ûdî, Belâzurî gibi tarihçilerin kendilerinden sonra gelen İbnü’l-Esir, İbn Kesir, hatta İbn Haldûn gibi tarihçiler için kaynak değerine sahip olması da bu bakış açısıyla açıklanabilir.

Tâberî, Kur’ân’da gökler, yer ve bunlar arasındaki varlıkların-insan dahil- yaratılmış olduğunu bildirdiği altı günün her birinde neler yaratıldığı sorusunu topladığı rivâyetlerle yanıtlamıştır (Tâberî 1965a, s.55-73). Tâberî’nin bu konudaki rivâyetlerden çıkardığı bir yorum şöyledir: “…Bu rivâyetlerden kabule şayan ve doğru olanı, Tanrı’nın yeri Pazar günü, göğü Perşembe günü, yıldızları, güneşi ve ayı cuma günü yaratmış olduğuna dair olan rivâyettir. Çünkü, İbn Abbas’ın Tanrı elçisinden rivâyet ettiği hadis sahih bir hadistir” (Tâberî 1965a, s.58). Bu durumda sorulması uygun olan soru, insanın ne zaman yaratıldığı ve yaratılış sürecinin neresinde olduğu sorusudur. Tâberî’nin bu soruya verdiği yanıt şudur:

“Tanrı, Cuma gününün son saatinde, alelacele, Âdem’i yarattı. Kıyamet de bu saatte kopar..” (Tâberî 1965a, s.56, 67).

Âdem’in ne vakit yaratıldığı; cennette ne kadar kaldığı ve ne zaman yeryüzüne inmiş olduğu sorularının yanıt bulması, insanın bu dünyadaki serüveninin, dolayısıyla tarihliliğinin başlangıcı hakkında bir açıklamaya kavuşmayı sağlayacaktır. Tâberî’ye göre: “Tanrı Âdem’i cuma günü yaratmış, aynı günde onu cennetten yere indirmiş; Âdem cuma günü tövbe etmiş ve ölmüştür…” (Tâberî 1965a, s.144). Pek çok İslâm tarihçisi için kaynak değeri taşıyan Tâberî’nin (yakl. 838-923) Tarihu’r-Rusûl ve’l-Mülûk (Peygamberler ve Melikler/Krallar Tarihi) yapıtında önsözünü tamamlayan şu sözleri, onun tarihte izlediği yöntemi yansıtmasına ek olarak, bu yöntemin İslâm Medeniyeti’nde fazlasıyla önem verilen “kökene yakınlık” ve “hakikatin değişmezliği” çerçevesine ne kadar uygun olduğu hakkında da bize önemli bir ipucu sağlar:

“Bu kitabımızı çalışan bilsin ki; burada anlatmaya karar verdiğim konular hakkında söylediğim her şey, açıkça belirlenmiş haberlere ve isim isim râvîlerine nispet ettiğim rivâyetlerden (âsâr) naklettiklerime dayanıyor. Ben, çok sınırlı durumlar dışında, ne aklî deliller yoluyla anlamaya girişiyorum ne de sezgilerimle çıkarımlar yapıyorum. Çünkü geçmiş insanlarla ilgili bilgi ve şimdikiler hakkındaki mevcut haberler bu insanları bizzat görmeyen ya da yaşı itibarı ile onlara yetişmemiş olan kimse tarafından elde edilemez. İkinci durumda bilgi, rasyonel akıl yürütme ya da sezgisel çıkarımla değil, râvîlerin ya da nakledenlerin sözlerinden elde edilebilir. Eğer biz bu kitapta okuyucunun hiçbir şekilde kendisine sağlıklı bir amaç ya da hakikat bulamayacağı ölçüde, duyduğunda kabul edilemez ya da rahatsız edici olduğunu düşündüğü bir haberi zikredecek olursak bilsin ki bu bizim hatamız değildir; aksine bu, haberi bize nakledenlerin birisinin sorumluluğundadır. (Bu tür haberleri) biz, onların bize sunduğu şekilde, yalnızca naklettik” (Tâberî 1965a, s.7-8).

Tâberî’nin kendi adına konuşmama ya da eleştirel tavrını ortaya koymama tercihi, İslâm Tarih Metodolojisi’nin yazarı Stephen Humphreys’e göre, o dönemde ilim adamı gözüyle bakılan pek çok yazarın aslında derleyici olmaktan öteye gidemediği kanısına da vardırılabilir (Humphreys 2004, s. 102-103). Fakat, yine Humphreys’e göre, Tâberî’nin bu tavrını dindar bir alçakgönüllülük ya da katı nesnellik yerine, erken dönem İslâm kültüründeki bilgi anlayışıyla ilişkilendirmek daha uygun görünmektedir: İlk dönem İslâm kültüründe tarihçinin yapması beklenen asıl görev, genel olarak hukuk, din ya da siyaset açısından önemli olduğuna inanılan geçmişin olaylarının nesnel bilgisinin aktarılmasıdır. Bu tür bilgi-yani ilim- güvenilir otoritelere kadar götürülen olayların anlatılarından oluşur (a.y, s. 103). Robert Simon da Tâberî’nin kendi adına konuşma cesareti sergilememesini ya da eleştirel tavrını ortaya koymama tercihini değerlendirirken, Joseph Schacht’ın göstermiş olduğu üzere, kökleri İmam Şâfiî’ye dayanan “naklî ilim” geleneğine işaret eder ve Tâberî’nin tarihe ilişkin yapıtını Kur’ân tefsirine destek oluşturmak üzere planladığı düşüncesinden hareketle, Tâberî’nin yukarıdaki alıntıda örneklenen tavrına getirilebilecek açıklamada Humphreys’e katılır (Simon 2002, s. 109).

Tâberî’nin temsil ettiği anlayıştaki sorun şu biçimde özetlenebilir: Metin eleştirisi, olayı aktaran tarihçinin kişilik özellikleri (güvenilirlik, dürüstlük vb.) ile birlikte bazı temel niteliklere, yani zekâ, deneyim, neden-sonuç ilişkileri ekseninde olayların birbiriyle bağlantısını kurma yeteneğine, kısacası, aktardığı tarih olayını değerlendirmek için gerekli altyapıya sahip olmasını gerektirmektedir. İşte İslâm tarihçiliğinde ve bilinen tarihçilerin yapıtlarında çoğu kez bu altyapı zayıf kalmış, asılsız pek çok rivâyet de kişi eleştirisinin yöntemde yeterli görülmesinin bir sonucu olarak tarih kitaplarında yer almıştır (Humphreys 1991; 2004; Y. Yıldırım 1990, s. 47). Aslında metin eleştirisi, sistematik bir düzende, başlı başına bir yöntem oluşturacak biçimde olmasa da uygulama örneklerine rastlanmış bir yöntemdir. Gustave Edmund Von Grunebaum, Medieval Islam başlıklı çalışmasında, Mes’ûdî (öl. 956), İbn Miskeveyh (öl. 1029) ve Bîrûnî (öl. 1061) gibi tarihçilerin yapıtlarında bu yöntemin uygulanmasına yer yer rastlandığını öne sürmüştür; Zeki Velidi Togan da Tarihte Usûl adlı yapıtında Grunebaum ile aynı düşünceyi paylaşmaktadır (Grunebaum 1953, s. 339-340; Togan 1985, s. 147, 154 vd.). Tâberî’nin Tarihu’r-Rusûl ve’l-Mülûk yapıtının The History of Al-Tabari adıyla İngilizce’ye çevrilmesi projesinde editör olarak görev yapan Ehsan Yar-Shater, İngilizce çeviri dizisi için yazdığı önsözde Tâberî’nin yaratılıştan 915 yılına kadar gerçekleşmiş olayları, İslâm’ın doğuşu, Peygamber’in hayatı vb. unsurları da kapsayacak biçimde anlattığını; bu arada, yapıtın 3. yüzyıldan 915 yılına kadarki Sâsânî İmparatorluğu tarihini de kapsadığını belirtmiştir (Yar-Shater 1989, s. ixx). Bu belirleme, Tâberî’nin İslâm tarihinden önceki dönemler için Sâsânî kaynaklarından yararlandığı izlenimini uyandırmaktadır.

Tarih olayları hakkında yer verdiği hadis rivâyetlerinin hacmi Tâberî’ninkine göre bir hayli az sayılabilecek olan İbnü’l-Esir’in anlatımında, yeryüzünde farklı insan tiplerinin görülmesinin altında yatan nedene de dikkat çekilmiştir (İbnü’l- Esir 1985, s.21-22). El-Kâmil fi’t-Târih adlı yapıtının önsözünde İbn’ül-Esîr, kaynağının Tâberî olduğunu söylemiş, onu “anlaşmazlık hâlinde araştırmacıların başvurduğu büyük bilgin ve tarihçi”, ayrıca “..gerçek önder bir imam, büyük bir bilgin, her yönü ile dikkat ve doğruluk timsali, tam inanç sahibi bir zat..” olarak nitelemiş ve ona büyük güven duyduğunu bildirmiştir (İbn’ül-Esîr 1985, s. 2-3). Tâberî’de eksik kalan noktaları diğer ünlü tarih kitaplarından tamamladığını bildiren İbnü’l-Esir’in tarih yazımında izlediği yol şöyle özetlenebilir: 1. Önemli olaylar bütünlüğünden koparılmayacak ve detaylı olarak anlatılacak, 2. Olayların aktarımında zamandizin sırası korunacak, 3. Daha az önemli olaylar, geçtiği yılın önemli olaylarının arkasına eklenecek, 4. Her yıl sonunda o yıl ölen bilginler ve önde gelen kimseler bildirilecektir (İbn’ül-Esîr 1985, s. 2-3). Bir başka İslâm tarihçisi İbn Kesir’in El Bidâye ve’n-Nihâye adlı yapıtı da yaratılışın başlangıcı, tüm yaratıklar, Peygamberler tarihi, Peygamber dönemine kadarki İsrailoğulları ve cahiliye Araplarında ortaya çıkmış olaylar, kendi zamanına dek meydana gelmiş ve etkili olmuş olaylar gibi konulardan oluşmuştur. İbn Kesir, El Bidâye ve’n-Nihâye adlı yapıtında yazım için izleyeceği yolu, yani yöntemini ve temel kaynaklarını şu sözlerle dile getirmiştir:

“…Bu konularla ilgili kitab, sünnet, yapıtlar ve âlimler nezdinde menkul bulunan haberlerden nakiller yapacağım. O âlimler ki, peygamberlerin mirasçılarıdırlar… Biz, İsrailiyat haberlerinden ancak…şeriat sahibi tarafından izin verilenleri nakledeceğiz…Aslında dayanılacak yer, Allah’ın kitabı ile Resûlullah’ın sünnetidir. Sünnetten de nakli sahih veya hasen olanları nakledeceğiz…” (İbn Kesir 1994-I, s. 3).

Tarih olaylarını bölüm bölüm, devir devir, hatta belirli bir konu çerçevesinde ele alması bakımından Mes’ûdî’yle benzeşen El-Belâzurî de yalnızca İslâm fetihlerini anlattığı tarih yapıtı Fütûhu’l-Buldân’da, Tâberî’nin izlediği söylenen yönteme uymuştur. El-Belâzurî, bu durumu adı geçen yapıtının başında şöyle ifade etmiştir: “..Hadis, Siyer ve ülkelerin fetihleriyle uğraşan bilginlerden bir topluluk bana haber verdi; ben de onların sözlerini bazen aynen naklettim veya kısalttım, bazen de bir kısmını diğeriyle karşılaştırarak bütünlemeye çalıştım” (El-Belâzurî 2002, s.1). Fütûhu’l-Buldân’ ın bütününe bakıldığında, gerek aynı gerek farklı konularla ilgili 1000’in üzerinde rivâyetin toplandığı ve rivâyetlerin aktarımından önce kimlerden rivâyet edildiğinin-yani kaynakların-sıralandığı görülmektedir (El-Belâzurî 2002). Dolayısıyla El-Belâzurî’nin, yaratılıştan kendi zamanına kadar gerçekleşen olayları hadis rivâyetleri biçiminde ve zamandizini içerisinde aktaran Tâberî’den tek farkının, yapıtlarında belirli bir konuya-yani İslâm’ın gelişinden sonra İslâm adına fethedilen ülkeler üzerine-yoğunlaşıp tarih olaylarını o konu çerçevesinde anlatması olduğu öne sürülebilir. Humphreys, adı anılan tarihçilerin, erken dönem tarih geleneğinde üretilen çok sayıda hacimli ve farklı malzemeyi sıkıca örülmemiş ama tutarlı tek bir anlatı çizgisine oturtmaya çalıştıkları; bunu yaparak da İslâm tarihinin belirsiz olmayan, yeterince açık bir yorumunu oluşturmayı amaçladıkları görüşündedir (Humphreys 2004, s. 101).

İslâm Medeniyeti’nin başlangıcından İbn Haldûn’a kadarki dönemde gelişen tarihi ve tarihçiliği, tarih tanımları, tarihçiliğin gelişimi, tarih yapıtlarında ele alınan konular ve izlenen yöntem(ler) açılarından ele aldık. Bu bağlamda, İslâm tarihçiliğinde-ilk dönemde ve sonrasında etkisini koruyan bilgi anlayışı temelinde- örneklerine sıklıkla rastlanan yöntemin, rivâyet toplama ve derleme yöntemi olduğunu da görmüş olduk. Bu yönteme göre, rivâyetlerin dayandığı kaynakların sağlam-yani rivâyeti aktaranın kişi özelliklerinin yeterli- olması, o rivâyetlerden derlenen tarih haberlerinin de doğruluğunun temellendirilmesi için gereklidir. Öyleyse tarihin, İbn Haldûn öncesindeki İslâm düşünce geleneğinde daha çok “bir va’z edenden öğrenilen ve nesilden nesle aktarılan” (MR II, s. 436; MU II, s. 781)- yani, naklî ilimler kapsamında değerlendirilmesi uygun görünmektedir. İslâm Medeniyeti ve düşünce yapısıyla ilgili bu noktaya kadar ele aldıklarımızdan yola çıkarak, 1. Dînî bir temelden beslenen ve dinin öngördüğü değerler üzerine kurulan İslâm Medeniyeti’nin Araplar’a ve bu dîni benimseyen diğer toplumlara yeni bir toplum ve yaşam modeli sunduğunu, 2. Bu yaşam modelinin halîfelikle başlayıp saltanatla devam eden devlet örgütlenmelerinde ve devletin çeşitli işlerini yürütmek üzere oluşturulan kurumlarda kökleştirilmesine çalışıldığını, 3. İslâm ile gelen değerlerin bilgiyi ve onun edinilmesini belirleyen esasları derinden etkilediğini ve bu etkinin tarihçiliğe de yansıdığını söyleyebiliriz.

Kaynak: TARİH FELSEFESİ I, s. 58-62, T.C. ANADOLU ÜNİVERSİTESİ YAYINI NO: 2453 AÇIKÖĞRETİM FAKÜLTESİ YAYINI NO: 1425

BİR YORUM YAZIN

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

2005'ten beri çevrim içi felsefe yapıyoruz...